AKP’nin bayram vitrini

Çarşamba, 5 Haziran, 2019
Uzunca bir süredir kenara çekilmiş (itilmiş) Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin, Köksal Toptan gibi AKP’liler yeniden sahneye çıkıyor. Bir süre önce kamu bankalarının yönetimlerine yapılan atamalarla (Abdülkadir Aksu, Faruk Çelik, Mevlüt Uysal, Sadık Yakut) birlikte düşünüldüğünde, bu hamlenin AKP içindeki sıkıntılara ve özellikle de yeni parti girişimlerine önlem alma ihtiyacıyla ilişkili olması kuvvetle muhtemel.

Başka yerlerde nasıl bilmiyorum ama Türkiye’de şiir okuyandan çok -şair olmasa bile- şiir yazan olduğu hep söylenir. En zor ve en güçlü söz sanatına dair, altı fazla boş bir ilgi olduğu kabul edilir. Öyle defterlere yazılmış mısralardan değil birileri okusun diye kitap haline getirmeyi de kapsayacak “ciddi” ve ısrarlı bir faaliyetten bahsedilir. Bugün yayınevleri artık satılmıyor diye pek şiir kitabı basmaz oldu, kitapçılarda şiir rafları küçüldü ama herhalde şiire ilgi aynı ölçüde azalmamıştır. Belki sosyal medya yeni bir mecra olarak daha öne çıkmış, şiirli paylaşımlar başka alanlara kaymıştır. Neyse ayrıntılı rakamlara sahip olmadığımız bu konudaki genel bilgiler ve yaygın kanaatler sınırında durup bahsedeceğimiz asıl mevzuya dönelim.

Nasıl, Türkiye’de şiire ilgi, yüksek dil sevgisi veya hakimiyeti, hayata bakışta lirik derinlik, ilişkilerdeki yoğun sıcaklık gibi şeylerden beslenmiyorsa, politikaya ilgi de yüksek politizasyondan, hayata müdahale heyecanından kaynaklanmıyor. Şiir nasıl dil zenginliğinin bir çıktısı değil de, ifade zorluklarını aşmanın kullanışlı bir aracı -kolay taklit edilir bir kalıp- haline dönüşüyorsa, politika da değiştirme gücünün önünü açan değil, varoluşu kolaylaştıran -güvenlik ve tatmini aynı anda sağlayan- bir ilişki biçimi olarak işe yarıyor. İster seçimden seçime oy kullanmaktan başka siyasi bir aktivitesi olmayan seçmen olsun, ister kırk yıldır çeşitli partilerde görev yapmış profesyonel siyasetçi olsun, meseleye öncelikle bir ilişki olarak bakıyor. Siyasete yüksek katılım ve heves, etki gücünden çok ilişki gücüyle, hatta bir ilişki formu olmasıyla besleniyor.

Son günlerde Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeliğine atanan AKP’li siyasetçilerin isimlerini ve ardından da uzun suskunluklarını bozan “siyasi” değerlendirmelerini okuyoruz. Uzunca bir süredir kenara çekilmiş (itilmiş) Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin, Köksal Toptan gibi AKP’liler yeniden sahneye çıkıyor. Bir süre önce kamu bankalarının yönetimlerine yapılan atamalarla (Abdülkadir Aksu, Faruk Çelik, Mevlüt Uysal, Sadık Yakut) birlikte düşünüldüğünde, bu hamlenin AKP içindeki sıkıntılara ve özellikle de yeni parti girişimlerine önlem alma ihtiyacıyla ilişkili olması kuvvetle muhtemel. Bu isimlerin çoğunun görevlendirmenin hemen ardından yaptıkları açıklamalarda, verdikleri demeçlerde Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun girişimleri hakkında konuşma ihtiyacı duyması da, bu kanaati güçlendiriyor. Erdoğan’ın AKP tabanında hâlâ kredisi olabilecek -en azından tanınan, bilinen- ağırlıklı isimleri çeşitli görevlerle etrafına toplaması, bugünlerde çok ihtiyacı olan güç tedariki için elbette çok önemli.

Fakat bu hamlelerin, bu ülkede siyasete ilginin yapısından kaynaklanan bir başka hedefi daha var: Erdoğan’ın uzunca bir süredir etrafını boşaltarak kapattığı ilişki kanallarını yeniden açıyormuş görüntüsü yaratmak. İster lidere yakınlıkla, ister devlette etkinlikle bazı temas kapılarının açılacağı/artacağı izlenimi verilmesi, hem bu rollere tayin edilenler için, hem de bu gelişmeyi izleyen sıradan seçmenler için anlamlı. İktidarı “fabrika ayarlarına” döndürecek çizgi değişikliği, bir tür zaaf görüntüsü verecek kabine yenilenmesi veya epey sarsıntıya yol açacak teşkilat revizyonu yerine, etkileri kolay kontrol edilebilir bir “bayram vitrininden” daha hızlı fayda bekleniyor. Hiçbir şey yapmadan yapar gibi görünmek mümkün oluyor.

Bu ülkede kişisel olarak en etkili siyasi propaganda materyalinin “liderle” çekilmiş fotoğraflar olması rastlantı olmadığı gibi, tamamen boş da değil. Bu fotoğraflar liderin dikkatini çekmekten çok -ki zaten çok saçma- aslında seçmene bir ilişki kapısı ve o kapıyı kullanma yeteneği göstermek için. Liderle -ve aslında devletle- ilişki kurabilir, temas edebilir olmak, temsil edilen, politik olarak taşınan iddiaların hepsinden daha etkili. Siyasiler kimlerden güç aldığını veya kimleri temsil etmeye aday olduğunu göstermekten çok, kişisel temas imkanlarını pazarlıyor. Bunun, neredeyse bütün partilerdeki lider merkezli örgütlenme anlayışıyla, bütün siyasi aktörlerin kariyerinin liderlerin iki dudağı arasında olmasıyla, yukarıdan aşağıya doğru biçimlenen siyaset tarzıyla ve fazlasıyla merkezi devlet aygıtıyla yoğun bir ilişkisi var. Ama sadece anti-demokratik yapının mahsulü de sayılamaz. Hatta siyasete yüklenen anlam açısından demokrasi illüzyonunu besleyen bir tarafı bile var.

Son yıllarda Erdoğan etrafında iktidarın yeni biçimlenişi ve son olarak getirilen acayip başkanlık düzeniyle siyasetin bir ilişki formu olması yönü zayıfladı, kapalılık daha sert bir görünüm kazandı. Bir “dava” ve parti hikayesi kalmadığı için, liderin merkezi otoritesini siyasi kaldıraç, taşıyıcı lokomotif olarak kullanma fikri yüzünden Erdoğan’ın etrafı iyice temizlendi. Hukuken sorumsuz liderliğe ek olarak, siyaseten de sorumsuz ve ilişkisiz bir pozisyon imal edildi. Fakat referandumdan başlayarak, partisini ve iktidarı sürükleyen Erdoğan imajının, bir eksiklik ve giderek rahatsızlık yaratmaya başladığı da görüldü. 31 Mart seçimine iktidarın devamıyla ilgili “beka davası” temasıyla ve tamamen kendisini merkeze koyarak giren Erdoğan’ın, alınan sonuçtan çıkarttığı önemli bir ders bu.

Küskün AKP tabanındaki oy hareketliliği meselesi, özellikle 31 Mart sonrasında çok tartışılmaya başlandı. Artık sadece sayısal analizlerde değil, iktidar partisi içindeki açık ve kapalı değerlendirmeler de ciddiye alınması gereken bir potansiyelden bahsediyor. Hatta iktidarın 23 Haziran stratejisini de, bu kesimler üzerinde yoğunlaştıracağı şablon bir yorum haline geldi. Ancak genel olarak iktidar seçmeninde belirgin bir erimeye yol açan küskünlüğün hem kaynakları, hem yarattığı sonuçlar açısından homojen olduğunu söylemek zor. Çok kaba bir sınıflamayla küskünleri şöyle gruplayabiliriz: Memnuniyetsiz misafirler, kötümser pragmatikler ve tatminsiz politikler. Bu genel gruplar da, kendi içlerinde birbirleriyle ekonomik, toplumsal, kültürel olarak çelişen çıkar ve istek öbeklerine ayrılıyor. Bunları ortak kesen rahatsızlık ise, ilişki ve etki kanallarını kaybetmiş olmaları.

Misafirler, ittifak dolayısıyla iktidara dahil olmuş MHP’lilerden muhafazakar Kürtlere kadar yayılan AKP’nin geçici oy tabanını oluşturuyor. Ekonomik krize bağlı reaksiyon veren pragmatiklerin talep ve beklentileri ise, artık karşılanması zor vaatler ve söylem revizyonlarıyla çözülemeyecek bir büyük baskı oluşturuyor. Tatminsiz politik (ideolojik) alanda ise mahcup şikayetçilerden yeterli kararlığı göremeyenlere kadar, yumuşamacılardan – sertleşmecilere yayılan geniş bir yelpaze söz konusu. Bu kesimlerin hepsine dönük ve hepsini kapsayacak merkezi politika değişiklikleri yapmak kolay değil, hatta imkansız. Her bir grup için harici ve dolaylı hamleler yapılmaya çalışıldığını, bu konuda fazla eklektik bir stratejinin uygulamada olduğunu duyuyoruz. Ancak bütün bu çevreleri yatay olarak kesecek ve nispeten hızlı sonuç alınabilecek yol: Riskli değişiklikler yapmadan her bir alan için yeni ilişki kapıları göstermek, açar gibi yapmak. Her kapı, girmeyi umanlar için de, kapıyı tutacaklar için de cazibe yaratabilir.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI