Kapalı iktidara karşı açık siyaset

Çarşamba, 17 Nisan, 2019
İktidar cephesinde -her zaman olduğu gibi- çok bileşenli bir iç çatışma elbette var, hatta bu göründüğünden veya su yüzüne çıktığından daha derin ve zaman zaman iktidarın üzerine inşa edildiği tek adamdan da daha belirleyici. Fakat bu çatışma, iddia edildiği gibi siyasi zeminde yaşanmıyor ve siyasi çizgi farklarından da doğmuyor. Çünkü sürekli olarak başlangıç ilkelerinden, fabrika ayarlarından söz edilen AKP -uzunca bir süredir- artık bir siyasi aktör değil, onun tarafı olduğu bir siyasi alan da mevcut değil.

2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı krizi ve özellikle de e-muhtıra sonrasında biçimlenen çatışmadan, AKP ve Erdoğan ciddi avantaj sağlamıştı. Beceriksizce (veya fazla profesyonelce) sahnelenen kapışmayla iktidarını tescili kolaylaştırılan AKP’nin siyasi rotası ve iktidarın bileşenleri konusu, o tarihten itibaren kapalı bir tartışmaya dönüştü. Dış politika dengeleri, dünya ahvali ve ekonomik trend yanında, iktidarı destekleyen iç dinamikler ve arkasındaki destek konusu canlı bir gündemdi. Ama bir o kadar da manipülasyona ve yönlendirmeye açık hale gelmişti. Çünkü, bu süreçte aktif siyasi aktörlerin neredeyse hepsinin zımni mutabakatıyla -Türkiye’de alışık olunduğu gibi- siyaset kapalı kapılar ardına çekildi. AKP’de iktidar koalisyonunun kanatları da açıktan temsil edilmediği için, siyasi tartışmalar dışarıdan yürüdü. Şekli olarak bile sorgulama ve bilgi üretme işini bırakan medya ile fikir alanını kaplayan “angaje teoriler” de kirli bir sis perdesi oluşturdu. Yaşanmakta olanı anlama çabasının yerini, olanı istenene uydurma gayreti aldı. Girilen yolu ve her gelişmeyi gelmekte olan tehlike olarak işaret eden baskın muhalefet dili de, gerçeklikle daha kuvvetli bir bağ kurmadı, açık siyasetin zayıflatılmasına katkı verdi, kutuplaştırma zeminine gerekçe sağladı. Tek nedenle her şeyi açıklayan komplo teorileri, seri yanlışları mesnetsiz haklı çıkma iddialarına çevirdi. 2010 ve sonrası süreçte, her biri son derece derin ve sert krizler eşliğinde yaşanan pek çok siyasi gelişmeyi anlama çabası, güvenilmez kulis bilgilerine, endişe – karşı endişe hezeyanlarına mahkum kaldı.

Bunları anlatmamın nedeni, her siyasi gerilimde, her krizde ve her seçimde ortaya çıkan kulis haberlerinin yine ortaya dökülmüş olması. İktidarın içindeki kimi odaklar, çeperindeki bazı gruplar niyetlerinden hakikat üretme çabasını, gündemi iterek alan açma gayretini artırmış görünüyorlar. 31 Mart sonuçlarının ve bu sonuçlara yapılan muamelenin yakın ve orta vadede önemli siyasi sonuçlar doğurma olasılığı her türden saklı bilgiye, tahmine dönük merakı kışkırtıyor. Bu meraktan türeyen bilgi talebi de, gerçekliği veya olabilirliği tartışmalı kulis ve yorum arzını tetikliyor. Kabine değişikliği ihtimalleri, seçim yenilgisinin faturasının kime çıkacağı, ittifakın AKP’ye verdiği hasar hakkında konuşulanlar son günlerin en cazip başlıkları. Elbette, bütün bu haber ve yorumlar, iktidar cephesinde İstanbul sonuçlarını kabul etmekle ilgili tavırla ilişkilendiriliyor. Kabullenip ders çıkartmayı isteyenlerle, direnip masayı devirmeyi zorlayanların çatışmasından bahsediliyor. Krizle baş etme stratejileri konusunda ortaya çıkan farklı üsluplar veya baskın çıkmaya çalışan ekipler, bir siyasi çizgi farkı gibi tarif ediliyor. Türkiye’de siyaset gündeminin her dem taze kalan kalıbı da yine tedavüle girmiş durumda: AKP’nin fabrika ayarları. Hiç durmadan yeniden ısıtılan ama pratikte hiçbir karşılığını görmediğimiz bir yalan hikaye anlatılıyor: AKP’nin kuruluş ilkelerine bağlı iyi siyaset ile sonradan dahil olmuş çıkarcılardan oluşan kötü siyasetin çarpışması.

İktidar cephesinde -her zaman olduğu gibi- çok bileşenli bir iç çatışma elbette var, hatta bu göründüğünden veya su yüzüne çıktığından daha derin ve zaman zaman iktidarın üzerine inşa edildiği tek adamdan da daha belirleyici. Fakat bu çatışma, iddia edildiği gibi siyasi zeminde yaşanmıyor ve siyasi çizgi farklarından da doğmuyor. Çünkü sürekli olarak başlangıç ilkelerinden, fabrika ayarlarından söz edilen AKP -uzunca bir süredir- artık bir siyasi aktör değil, onun tarafı olduğu bir siyasi alan da mevcut değil. Siyaset üzerinde etkili bir teşkilatının varlığı ve bir siyasi kimlik kalabalığını seçmen olarak tutuyor olması onun siyasi bir aktör olarak işlev görmesine yetmiyor. Zaten, kurulan ittifakların mimarisinde, sonraki çatışma yöntemlerinde, çözüm sürecinde veya savaş politikasında, görevden alınan belediye başkanlarında, metal yorgunluğu tartışmalarında, ekonomik krize yapılan muamelede, iktidarın belirleyici kadrolarının oluşturulmasında, beka davası stratejisinde iktidar partisinin nasıl bir rolü olduğunu kimse anlatamıyor. Ayrıca, Erdoğan’ı etkileme gücünü geçici taktik hamlelerle yakalamış birilerinin yanlış yönlendirdiği, kendisi iyi çevresi kötü liderlik anlatısının da doğru olmadığını herkes biliyor. Dolayısıyla, herhangi bir ayarla yörüngesi değişecek bir yapıdan pek bahsedilemez. Diğer yandan, iktidarın ve Erdoğan’ın epey uzun süredir yürürlükte olan saldırgan stratejisi de bir özgür seçimin ürünü olmadığı gibi, daha kazançlı olunacağı varsayılan bir tercih de değil. Zorunlu bir savunma.

Seçim sonuçlarının yarattığı zafiyetin ve ekonomik krizin gereklerinin bir siyasi yumuşamaya yol açacağı yolundaki tahmin ve yorumlar da, ne şimdiye kadar yaşananlarla uyuşuyor, ne de bunun işaretlerine rastlanıyor; nihai hamle konusunda ihtiyatlı davranılsa bile seçim sonuçlarıyla kurulan ilişki, sosyal medya paylaşımlarından üretilmiş uyduruk suçlamalarla Mustafa Sönmez’in gece yarısı gözaltına alınması, seçilmiş KHK’lılarla ilgili alınan yasadışı ve keyfi kararlar, kampanyada ilan edildiği gibi muhalefet belediyelerine kuşatma hazırlıkları, Diyarbakır’da parkta oturan Recep Hantaş’ı öldürüp “yanlışlık oldu” denmesi, 805 gündür protestosunu sürdüren Alev Şahin’in eylemine yasaklama kararı ve gözaltı, Hasan Cemal’in Cizre izlenimleri yazısına istenen ceza… Seçim sonrası bir iki haftaya sığanlar bunlar. Ekonomik kriz konjonktürü de, dışarıda olduğu gibi içeride yumuşama sinyalleri vermiyor. “Seçim yenilense de piyasa bize bir şey demez” diyen ekonomi bakanı. Tavana vuran işsizlik rakamları. Göstergeler doğrulamasa da, girilmediği iddia edilen krizden çıkıldığının ilan edilmesi.

Sonuç olarak: İktidarın açık siyasi alanı etkileyecek adımlarına nasıl hazırlandığı hakkındaki bütün bilgiler, duyumlar ve tahminler yine ayıklanması zor bir kirlilikle malul. Tahmin ve yorumlar, sahici siyasi dinamiklere dayandırılmaktan, açık siyasi tartışmalarla ilişkilendirilmekten çok, kapalı kapılar arkasında dönen entrikalara yaslanıyor. Ancak, 31 Mart ile ortaya çıkan tablonun yakın ve orta vadede yaratacağı gelişmeler daha sahici siyasi dinamiklerle ilişkili olacak gibi duruyor. Siyasi alanın yeniden genişletilebilmesi kapısını açan açık siyaset imkanı harcanmaz ise. Gündemin yine kapalı iktidar eline verilmesine izin veren, hatta ekstra imkan açan yaklaşım tekrar üstünlük kazanmaz ise. Buna teşne muhalefet çevreleri de pek dar sayılmaz.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI