Palu Ailesi’nin aynası

Cumartesi, 12 Ocak, 2019
Mahremiyet teşhirinin, teşhir edilen şeyden uzaklaşma rahatlığını sunan ve asıl meseleyle yabancılaştıran bir etkisi oluyor. Palu Ailesi'nin, kimi kendi kuruntularından, kimi tahrik edilmiş anlamsız korkularla örülü düşünme biçiminin acayipliği de, bu “teşhir yabancılaşması” yüzünden sırları dökülmüş bir aynaya dönüşüyor.

Haftalardır devam eden, doğrudan izlemeyenlerin bile yarattığı tartışmalar dolayısıyla haberdar olduğu bir “Palu Ailesi” meselesi var. Bir ailenin -ilgili başka aile ve insanların da- içinde ve çevresinde gelişen, cinayetten cinsel saldırıya, dolandırıcılıktan büyücülüğe, din istismarından yağmaya kadar uzanan seri suçlarla örülü akıl almaz bir hikaye bu. Çoğu dizi veya filmdeki acayiplikleri aratmayacak ve hayli geniş bir zamana yayılmış olaylar dizisi. Tetiklediği tartışmalar da, yargının işleyişinden Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal koşullara, medyanın sefaletinden politik aktörlerin meseleye dahil oluşuna kadar çok geniş bir alana ve sayısız başlığa yayılıyor. Bir adli soruşturmanın canlı yayında yürütülmesini, hemen hepsi adli soruşturma konusu olmuş onlarca suçun yıllarca sürüncemede kalmış olmasını, olayın içinde yer alanların günlerce stüdyoda anlattıklarını, onları günlerce seyreden ve seyrettirenleri ele alarak onlarca yazı yazılabilir. Zaten günlerdir sosyal medyada süren hareketliliğin dışında, hemen her yönüne dair önemli değerlendirme yazıları da çıktı.

Canlı yayında alkışlarla yapılan gözaltılarla son bulan medya performansı, getirilen yayın yasağıyla da tamamlanmış oldu. Günlerdir stüdyoda yapılan konuşmalar, ortaya atılan iddialar sonrasında yedi kişiyi gözaltına alan yargı ve güvenlik güçleri, aynı zamanda bu insanların yıllardır süren suç serilerini engelleyememiş, korunması gerekenleri koruyamamış, soruşturmaları sonuçlandıramamış olanlar olsa da. Olay bir taraftan iktidar partisinin yönetim toplantısında önemli bir konu başlığı haline gelip yeni yasaklamaların gereği konuşulurken programın sunucusu da Cumhurbaşkanı tarafından bizzat tebrik edildi. Olayın kendisi kadar, canlı yayınlara yansıyan anlatısı, hadiseye gösterilen reaksiyonlar da, içinde bulunduğumuz irrasyonel çalkalanmayla son derece uyumlu. Olayın aktörlerinin hem yarattıkları, hem de içinde sürüklendikleri korkunç ve akıl dışı olaylar dizisi, yargıdan siyasete, medyadan kamuoyuna kadar çarptığı her noktadan anormal sesler çıkarttı. “Palu Ailesi”, trajedinin pek farkında olmadan ifşa ettikleri hikayeleriyle bir sürü yan ve genel hikayeye de ayna tuttu.

Edebiyatın ve her türden hikaye anlatısının, kurgunun en güçlü etkilerinden biri, herkesin kendi hikayesine dair bazen yeni, bazen iyice yerleşikleşen düşünme/hissetme biçimleri/imkanları açması, sorularla -zaman zaman cevaplarla- çeşitlendirmesi. Başkalarının hikayelerine düşkünlük, sadece dışa dönük bir merak güdüsüyle tetiklenmiyor, çoğu zaman kendine doğru yolculuğun kapısını aralıyor. Kurgu hikayelerdeki en tuhaf karakterlerle kurulabilen kolay özdeşliğin sırrı da burada. Ancak, hikayeler gerçek oldukça, gerçek insanların başına gelen -onların yaptıkları- söz konusu olunca, şaşırtıcı bir “uzaklık” devreye girebiliyor, hikayeler hiç ilişki kurulmadan başkalarının meselesi haline dönüşebiliyor. En acayip kurgu kahramanlara öykünebilen insanlar, izlediği haberde -ya da ‘reality show’daki- insanlardan biri olduğunu, olabileceğini hiç aklına getirmiyor. Mahremiyet teşhirinin, teşhir edilen şeyden uzaklaşma rahatlığını sunan ve asıl meseleyle yabancılaştıran bir etkisi oluyor. Palu Ailesi’nin, kimi kendi kuruntularından, kimi tahrik edilmiş anlamsız korkularla örülü düşünme biçiminin acayipliği de, bu “teşhir yabancılaşması” yüzünden sırları dökülmüş bir aynaya dönüşüyor.

Hikayedeki şok edici suçlar kadar dikkat çeken bir başka nokta, çoğu bu suçların da gerekçesi haline gelen korkular. Haftalarca süren canlı yayınlarda en çok tekrarlanan, “neden herkes size düşman olsun, neden herkes size iftira atsın” sorusu oldu. Programın sunucusu, stüdyo konukları, telefonla bağlananlar, uzmanlar, tanıklar hemen herkes defalarca bu soruyu sordu. Çünkü, aile fertleri büyük bir komployla karşı karşıya oldukları, büyü ve dünya dışı varlıklar eliyle saldırıya uğradıkları gibi bir inancın yanında, hasımlarının herkesi kendilerine karşı -ya satın alarak ya korkutarak- iftiraya zorladıklarını iddia ediyorlardı. Onların anlatısı, olağanüstü güçleri kullanan çok güçlü düşmanlar ve kendilerini savunmak için çabaladıkça uğradıkları iftiralar üzerine kuruluydu. Bir de aralarında kendi çocuklarının da bulunduğu casuslar vardı. Ailenin bu akıl dışı, mantık dışı, bilim dışı kolektif paranoyalarına, çok sayıda başka kanıta rağmen her suç isnadını iftira olarak tanımlamalarına, şaşırtıcı bir rahatlıkla tekrar ettikleri inkarlarına, ama aynı zamanda bu süre boyunca açık bir fayda sağlamadan sürüklendikleri zorluklara herkes hayret etti. Bu ipe sapa gelmez iddialar ve savunmaları kimi acıyarak, kimi tiksinerek, kimi öfkelenerek izledi ve çoğunlukla isyan etti.

İnsanların kendilerini ve birbirlerini en mantıksız korkular ve aynı saçmalıktaki gerekçeleri konusunda nasıl ikna edebildiklerini görmek çok şaşırtıcı. Bazılarının fazlasıyla uyanıkça, bazılarının aşırı safça bir motivasyonla birbirlerinin hezeyanlarını nasıl kışkırtabildiklerine şahit olmak çok ibret verici. Bu korkular ve endişelerden kurtulmak için bulunan çareler çok anlaşılmaz. Aidiyet çemberinin dışında kalanlar ve hasımlar için tasavvur edilen suçlamaları dinlemek çok rahatsız edici. Oluşturulan saçma kurguya yönelen her türlü sorudan kaçarak, yine başkalarını adres göstermek çok asap bozucu. Ne kadar soru sorulsa, ne kadar gerçeğe çağrılsalar da sürekli kendilerini tekrar etmekten vazgeçmeyen tavır çok ürkütücü. Bütün bunları ifşa ederek herkesin önünde yapma hevesi çok hayret uyandırıcı. Böylesi acayip bir hikaye karşısında kayıtsız kalmak da çok imkansız. Ama olaydaki aktörlerin “neden” sorusuna cevap vermeden, veremeden, verme gereği duymadan kurduğu mantık, asla vazgeçmediği akıl yürütme biçimi, haftalardır bu olanlara hayret edenlerin gerçekte ne kadar uzağında. Cevap, büyük bir iştahla “neden herkes size düşman olsun, sizinle uğraşsın” diye soranların, neden bütün dünyanın yaşadıkları ülkeye düşman olduğuna ve onunla uğraştığına bu kadar kolay inanabildiğinde saklı. Hayret edilen diğer bütün acayiplikler gibi.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI