YAZARLAR

Çöpümüzü çöpünüzle kirletmeyin!

Temel uğraş, küçüğünden büyüğüne kendi çöplüğünü koruma, kurtarma derdinden mustarip. Ya da gözünü başkasının çöplüğüne dikip onu eşeleyip dururken kendi çöplüğünden bihaber, görevini ifa etmenin rahatlığıyla mutlu mesut yaşayıp gidiyor.

Ankara’nın en büyük bulvarlarında bir binanın önünde şöyle bir uyarı levhası: “Kapı önündeki çöp torbalarımıza çöp atmayınız”. Aman ha bu çöp bizim çöpümüz, kendi çöpümüzle karıştırmayın, ‘kirletmeyin’, herkesin çöpü kendine! Zamanı düşünürsek pek bir manidar, pek sembolik bir uyarı!

Hani değişik mahallelerde, uzun yıllardır duvarlardaki ‘buraya çöp atmayın’, ‘buraya işeyen eşektir’ uyarılarını bilirdik ki bu türden uyarılarda, kabul edelim birlikte yaşayabilmenin insanî gereklerine işaret eden bir yan vardı, oysa şimdiki, yeni nesil uyarı çöpümüze çöp katmayınla ‘bırakınız yapalım, bırakınız geçelim’ diyesi. Yeni ‘yeni döneme’ de böylesi yakışır: “Pisliğimize bok atmayın!” Pislik yaparız, ama bundan size ne? Pisliğimiz hepinizi kaplamış, kirletiyor ne gam! Koyver gitsin! Ha uyarılara kulak asmasanız, gereği yapılır, enseniz patlatılır. Gereğini yaptık mı, yaptık; enseleri patlatıyor muyuz, patlatıyoruz, ona göre artık, gerisi sizin bileceğiniz iş!

Ülkenin her kurumundan, her köşesinden oluk oluk pislik akıyor, çöpler dağları buluyor, üstelik kimisi allanıp pullanmış, ha deyince fark edilemiyor, ortalığı burun direğini sızlatan kesif kokular sarmış, nefes almak ne mümkün! Paçaları sıyırıp kurtulmaya çalışan, hele bir de ucundan kıyısından pisliği görünür kılan, üzerine iki kelam eden yanıyor. Bugün olmasa da yarın. Pislik bekçileri, her yana dağılmış espiyonaj ağlarıyla her yerde hizmete hazır ve gereğini yapıyorlar.

Temel uğraş, küçüğünden büyüğüne kendi çöplüğünü koruma, kurtarma derdinden mustarip. Ya da gözünü başkasının çöplüğüne dikip onu eşeleyip dururken kendi çöplüğünden bihaber, görevini ifa etmenin rahatlığıyla mutlu mesut yaşayıp gidiyor. En olmadık, en beklenmedik mahallerden çıkıp büyük pislik akıntılarına akan, onu besleyen pislik derecikleri. Tümü zehirli, bedenleri, bedenlenmeleri zaafa uğratıyor.

Çöp dağlarının yarattığı pisliğin devasa kinetik enerjisi, şeyleri yörüngelerinden, onların değer ve anlam bağlantılarından çekip çıkarıyor, onları dağıtıp savuruyor. İyiliğe, güzele temaslarıyla oluşan, berkitilen ilişkiler, birliktelikler çökeliyor, anlamsızlığın kol gezdiği bir uzamda oradan oraya dolanıp duruyor. Geçmişte veya şimdi maruz kalınan, şiddetine duçar olunan öylesine dehşetengiz olaylar var ki oysa. Fakat bu olaylar, çökelmeyi durdurmak ve dağıtmak demek de olan, bu ilişki ve birlikteliklerin aralarında bağ kurmanın vesileleri yerine, birer deneyime dönüşmek ve ayağa kalkmanın imkânı yerine birbiri peşi sıra hızla geçip gidiyor. Sadece geçici ve kısmi temaslara meydan veriyor. Hiçbirinin ağırlığı yok, dönüm noktaları oluşturabilmenin imkânından yoksunlar sanki. Onları ortaklaştıran yanları ısrarla görmezden gelip herkesin olayı kendisine diyerek önemleri hiyerarşikleştiriliyor, dağıtılıyor, ya sahipleniliyor ya reddediliyor. Ve çökelme, “gerçeğin ve tarihin referansından” hızlı bir savrulmayla artıyor, derinleşiyor. Gerçek ve sivil öldürmeleri, hapsetmeleri, mahkemeleri, soruşturmaları, anmaları düşünelim, bunlara verilen tepkileri bir gözden geçirelim, her birinde o yörüngesizleşme açık ediyor kendini.

Çöplükleri sadece deşip duran avarelere, aylaklara benzeme hali bu, ama avareliğin içerdiği rahatlıktan, aylaklığın uçarı hafifliğinden yoksun. İlişkisizliğin yarattığı huzursuzluk, derin ama dağınık kaygılar, öfkeler dört bir yandan kaplıyor bu hali. Her biri birbirinden dehşet verici bu olayların birinden diğerine, aralarındaki illiyet bağını hiç hesaba katmadan geçip gidiyoruz. Ne onlarda eyleşme ne ikamet etme söz konusu çoğun, böylelikle önemseyerek sahiplendiğimiz, çabamızı hasrettiğimiz olaylar da dayanıksızlaşıyor, yüzeyselleşiyor, sıradanlaştırmadan payını alıyor. ‘Hukuksuz’ diye nitelen her bir olayda ‘hukuksuzluk’ kısmilikle malûl. Ama ile başlayıp “o da, onlar da zamanında şöyle dediler, şöyle yaptılar” diye sıralayarak açıktan ya da gizliden ‘oh olsun’ nidası kaplıyor ortalığı ve böylelikle ‘bizden’ addedilenlere yönelen baskının, şiddetin, yıldırmanın gayri ihtiyari meşrulaştırıldığı gözlerden kaçıyor. Güçlenen o ‘biz’ denilenler değil, her bir ‘bizi’ parçalayarak savuranlar oluyor. Ortaklaşan bir toplumsal ritim yaratmanın imkânları birer ikişer kaybediliyor. İktidar odaklarının çöplüğünde kotarılan ‘yaftalamaları, iltisak’ tanımlarını değişik sıfatlarla her bir ‘biz’ kendinin kılıp aynı yaftalamaların şiddetine maruz kalanların ‘çöplüğüne’ veryansın edebiliyor kolayına.

Baskılara karşı ‘özgürlük’, ‘barış’, ‘adalet’ deniyor. Kim için, ne için? O kısmi ‘biz’ olan için mi? Öyleyse kaybetmek mukadder. Oysa bütün bu yakarışlar insanlara mahsus sözcükler. Bağlar bunları hayata geçirebilir, çöpleri deşmek değil. Pisliklerine, pisliklerindekilere kışt diyenlere ‘gereğini yapanlar’, ‘ense patlatanlar’, ancak bu bağlarla, bu bağların yaratacağı dayanaklarla güçsüzleştirilip geriletilebilir.

Dehşetengiz olaylar karşısında geçip gitmek yerine duraksamak ve fark etmek gerek “o duraksama ânında… dayanıklı bir şeyler” olabileceğini, bağları yeşerten ve geliştiren...


Zeliha Etöz Kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.