Küreselleşme krizinin göstergesi olarak Sarı Yelekliler

Pazartesi, 24 Aralık, 2018
Modern kapitalizmin ilk ortaya çıktığı kıta olan Avrupa, kapitalizmin krizinin yoğun olarak yaşanacağı bir coğrafya olacak ve öyle görünüyor ki bu kriz(ler) derinleşecek. Ama sorun bunu da aşıyor ve şu anda Avrupa genel olarak birden fazla krizle karşı karşıya.

Fransa’da Sarı Yeleklilerin gösterileriyle başlayan olaylar, bu ülkede geçmişteki 1968 yaygın gösterilerine benzetildi. Macron iktidarını kısmen geri çekilmeye zorlayan bu olaylar, yalnızca Fransa ile sınırlı olmayan genel bir yapısal ve küresel krizin her gün yenisi eklenen göstergelerinden biri olarak önem taşıyor. Bu yazıda Fransa’da yaşananların kapitalizmin, onun günümüzdeki yaygın uygulanış şekli olan neoliberal küreselleşmenin içine girdiği krizin göstergeleri olduğunu, AB ve Avrupa’nın yaşadığı çoklu krize yaklaşımın bundan sonraki gelişmeleri etkileyecek önemli bir dönemeç olduğunu tartışacağım.

AB VE KÜRESELLEŞME

Liberalizmin 1990’lara hızlı bir giriş yaptığını, kapitalist sistemin gücünün doruğunda müthiş bir özgüven içinde hareket ettiğini biliyoruz. Küreselleşme genellikle ABD merkezli bir dönüşüm olarak görüldü. Bu kısmen doğruydu ve neoliberal küreselleşmenin bütün unsurları ABD tarafından yalnızca savunulmuyor, yayılması için siyasal, entelektüel ve stratejik baskı mekanizmaları yoğun bir şekilde çalıştırılıyordu. Örneğin, ABD’de her başkan en çok öne çıkan özelliğiyle anılır ve 90’larda Clinton küreselleşmenin başkanı olarak anıldı.

AB projesi her ne kadar Soğuk Savaş koşullarında ortaya çıktıysa da, 1980’lerden itibaren aldığı biçim itibariyle küreselleşmenin gerçek temsiline dönüştü. Hatta, hiper-küreselleşme olarak tanımlanan bütün mal, finans, yatırım ve insani dolaşımın küresel ölçekte sağlanması idealinin kıtasal bir ölçekte gerçekleşmiş ilk örneğiydi AB.

Kanada, ABD ve Meksika’yı içeren NAFTA, AB ile karşılaştırıldığında çok gevşek bir ticaret serbestliğinin ötesine geçememişti.

AB’NİN ÇOKLU KRİZİ

Modern kapitalizmin ilk ortaya çıktığı kıta olan Avrupa, kapitalizmin krizinin yoğun olarak yaşanacağı bir coğrafya olacak ve öyle görünüyor ki bu kriz(ler) derinleşecek. Ama sorun bunu da aşıyor ve şu anda Avrupa genel olarak birden fazla krizle karşı karşıya. Öncelikle Rusya’dan kaynaklanan jeopolitik bir baskı var. Ukrayna krizi, Baltık Denizi’nde artan Rus askeri hareketliliği ile dışa vurulan bu soruna AB henüz bir cevap üretebilmiş değil. İkinci kriz, ABD ile ilişkilerde yaşanan ve ABD’nin özellikle Trump döneminde AB’yi zorlayan tutumundan kaynaklanan bir kriz. Bu ikinci sorun temelde küresel kapitalist sistemin işleyişinin ve bu düzenin ayakta tutulmasının maliyetinin nasıl paylaşılacağına dair sorun. NATO içindeki kibar jargonla belirtirsek burden sharing, yani maliyetin üstlenilmesi sorunu, giderek AB’yi bir ikileme sokuyor. Ya NATO sistemi içinde kalıp katkıyı alınan karar gereği ulusal gelirin yüzde 2’sine çıkaracak. Ya da NATO sistemi dışında kendi güvenlik yapısını kuracak. Her iki durumda da zaten sınırlı ve daralan kaynaklarını savunma alanına harcamak zorunda kalacak.

Üçüncü ve daha büyük sorun ise 2008’de Avrupa’nın güney ülkelerini sert bir şekilde vuran ekonomik krizin etkilerinin devam etmesi. Daha kötüsü bu krizin on yıl sonra merkezi ülkelerini de etkilemesi ve özellikle AB’nin motoru olan Almanya’nın büyüme oranlarında düşme beklentisinin artması. Bütün AB ülkelerinde hem kamu borç stoku, hem de bütçe açıkları giderek büyüyor ve Habermas’ın dediği gibi AB bir “borç birliği”ne dönüşüyor. Bunun AB içinde artan bir memnuniyetsizliğe dönüştüğü biliniyor.

AB HALKLARININ KRİZE TEPKİSİ

ABD’de olduğu gibi, AB ülkelerinde, ekonomik açıdan daha iyi verilere sahip ülkelerde de orta ve alt sınıfların bu büyümeden pay alamamaları sorunun temelini oluşturuyor. Yoksa, örneğin güney ülkeleri haricinde işsizlik oranları çok düşük. Sağın yükselişe geçtiği Almanya’da 3.6, Avusturya’da 5.2, Hollanda’da 4.9, AB’den çıkmak üzere olan İngiltere’de 4.4. Genel ekonomik göstergeler çok kötü olmamakla birlikte halkın alım gücünde ve yaşam koşullarında ciddi bir gerileme var ve değişen iktidarlar bu sorunun çözümüne dair bir umut vermiyorlar. Bu koşullarda AB halklarının tepkisi üçlü bir katman etrafında şekilleniyor: Tepki göçmenlere, kendi hükümetlerine ve AB’ye yöneliyor. Burada özellikle AB küreselleşmenin somutlaşmış hali olarak hedef tahtası haline geliyor. AB halkları için Brüksel, göçmenlerden daha çok tepki çekiyor. Özellikle Yunanistan krizinde, halktan fedakarlık üzerine kurulu (maaşların düşürülmesi dahil) Avrupa Merkez Bankası ve IMF’nin ortak programının empoze edilmesi, İtalya’da AB karşıtı hükümetin mali önlemler için önce Brüksel’e kafa tutup, sonrasında boyun eğmesi gibi gelişmeler bu tepkiyi canlı tutuyor.

Şu anda küreselleşmenin AB ayağında tepki sağ siyasetin yükselişi şeklinde görülüyor ve bu da doğrudan kapitalizmin en iddialı projesini tarihinin en derin krizine sokuyor. Bunun en önemli dönemeci İngiltere’nin birlikten ayrılması olacak ve büyük bir olasılıkla bir öncel yaratacak. Şu anda daha çok Polonya, Macaristan ve Slovakya’da görülen milliyetçi otoriter yükseliş, eğer Batı Avrupa’da iktidara gelirse AB projesi çökecek ve bu ciddi bir olasılık haline geliyor. Bunun anlamı genel olarak küreselleşmenin rafa kaldırılması olabilir. AB projesinin anlamı, artan ekonomik entegrasyonun ve parasal birliğin zaman içinde milliyetçiliği ortadan kaldırması, ulusal hassasiyetleri gidermesi, tek bir pazar etrafında Avrupalılık hissiyatının güçlenmesiydi. Şu anda AB halkları arasında Avrupalılık ortak paydasını Brüksel ve göçmen karşıtlığı oluşturuyor.

AB’Yİ KURTARMA ÇABALARI

Ortaya çıkış dinamikleri açısından bakıldığında AB projesi liberal politikacıların sürüklediği bir ekonomik bütünleşme çabasından çok, muhafazakar siyasetçilerin “Almanya sorunu”nu çözmek ve Soğuk Savaş koşullarında Doğu Bloku karşısında Batı Avrupa’yı ekonomik açıdan güçlendirme amacını taşıyan bir siyasal girişimdi. Zaman içinde AB liberal bir projeye dönüştü. AB halklarının yaşadığı bu derin hoşnutsuzluğu gidermek amacıyla liberallerin başlattığı çeşitli girişimler de oluyor. Bunlardan biri “21. Yüzyılda Kapital” kitabıyla popüler olan Thomas Pikkety’nin öncülüğünde 100 civarında Avrupalı entelektüelin hazırladığı “Avrupa’nın Demokratikleşmesi Manifestosu”. Buna göre zenginlerden alınacak yeni vergilerle oluşturulacak bir para havuzuyla Avrupa üniversitelerinin araştırma geliştirme faaliyetleri desteklenecek, ekonomik büyümeyi tetikleyecek büyük bir yatırım programı finanse edilecek, göçmenlerin koşulları düzeltilecek. Ayrıca, bu demokratikleşme hamlesi doğrultusunda yüzde 80’i ulusal, yüzde 20’si de Avrupa Parlamentosu’ndan olmak üzere yeni bir parlamento oluşturulacak ve vergi toplama, mali ve sosyal konularda karar alma yetkisine sahip olacak. Bu türden zenginden alıp fakire vererek AB’yi kurtarma çabası henüz bir karşılık bulmuş sayılmaz.

Siyasal düzeyde ise Macron AB için yeni bir reform programı sundu. Buna göre bir AB maliye bakanı pozisyonu oluşturulacak, bir euro bölgesi ortak bütçesi oluşturulacak ve AB ölçeğinde ekonomiyi denetleyecek bir kurum oluşturulacak. Ayrıca euro bölgesi ülkelerinden oluşacak yeni bir parlamento kurularak euro ile ilgili kararlarda etkin olacak. Ama bunun için Almanya’nın desteği gerekiyordu ve Merkel bu desteği vermedi.

Bunlar AB’nin giderek derinleşen yapısal sorunlarını çözecek nitelikte çözümler olmayıp, daha çok ameliyat gereken bir soruna yara bandı yapıştırmaya denk düşen öneriler.

AB projesi ve bunun bir uzantısı olarak genel olarak Avrupa fikri ciddi bir varoluşsal krizin eşiğinde. Bunun çökmesinin Türkiye’yi de doğrudan etkileyen küresel sonuçları olacak. Sorun bunun ağır bir kriz yaşaması değil, ultra liberal AB projesi çökerken yerine daha iyi bir şeyin koyulamaması. Bu sonuçlardan biri insan hakları konusunun bir tarihsel araştırma konusuna dönüşmesi ihtimali. ABD Trump dönemiyle birlikte insan hakları konusunu dış politika gündeminden çıkarmıştı. AB’nin de sağ milliyetçi, otoriter, yabancı düşmanı siyasal güçlerin eline geçmesi ve dağılması, dünyada insan hakları ve demokratikleşme sürecinin sonunu getirecek. Bu genel krizden şimdilik sol ve demokratik güçlerin güçlenerek çıkmasının koşulları maalesef ortada görünmüyor.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI