Adana Film Festivali Günlükleri-3: Bugünü olmayan tarih!

Cuma, 28 Eylül, 2018
İlk elden söylemekte sakınca yok. ‘İçine aldıklarıyla’ festivalin şu ana kadarki en iyi filmi Mahmut Fazıl Coşkun’un “Anons”u oldu. Yönetmenlik maharetiyle, aslında bir filmi doldurmayacak hikayesini ustaca kurduğu mizansenlerle genişleten buluşlarıyla, kurduğu atmosferle Coşkun’un zanaat olarak en iyi işçiliğini bu filmde ortaya koyduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

Adana Uluslararası Film Festivali’nin üçüncü gününde dört film seyirciyle buluştu. Dünya Prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan Banu Sıvacı imzalı “Güvercin”in özel bir yeri vardı kuşkusuz. Çünkü filme Adana ev sahipliği yapıyor. Günlük hayatın zorunluluklarından, dayatmalarından kaçarak yaşadığı evin çatısında babasından kalan güvercinlerle ilgilenerek hayatla bağ kuran Yusuf’un hikayesini izliyoruz. Banu Sıvacı, hikayesinin sınırlarını iyi bilerek kamerasının kadrajını da bu sınırların ötesine çıkarmadan etkili bir anlatı kurmayı başarıyor. Genç bir adamın, büyümemekteki ısrarını, ‘büyümenin’ aynı zamanda uyum sağlamakla, boyun eğmekle eş değer olduğunu göstererek anlatıyor seyirciye. Artık sorumluluk sahibi olmanın, bir işe girmenin, ailesinin tanımıyla ‘normal’ insanlar gibi olmanın aslında bir tür kabullenmişlik olduğunu bilinciyle olmasa bile hisleriyle fark eden Yusuf’un hikayesi, hem yılın hem de festivalin en iyi ilk filmlerinden birisi olarak kayıtlara geçti. Umalım, jüri de bu filme kayıtsız kalmasın.

‘KARDEŞLER’İN GÖRÜLEMEYEN KARANLIĞI

Kardeşler

Günün diğer ‘ilk filmi’ ise Ömür Atay imzalı “Kardeşler” oldu. 2006 yılında beş hikayeden oluşan “Anlat İstanbul” filminin “Kırmızı Başlıklı Kız” bölümünü çeken Atay, vicdan duygularıyla yüzleştirmek istiyor seyirciyi. Sevdiği erkekle kaçıp evlenen ablasını tuzağa düşürerek abisi tarafından öldürülmesine neden olan Yusuf (Burada ciddi bir parantez açmak gerekiyor. Evet, burada da karakterin adı Yusuf. Senaristlerin ‘karanlık erkek karakter’ için kolaydan Yusuf adını bulmaları artık bir klişeye dönüşmeye başladı) ile ıslahevinde tanışıyoruz. Bir süre sonra dışarı çıkıp ailesinin yanına döndüğünde hem kendi vicdanıyla hem de suçu onun üzerine yıkan abisiyle bir hesaplaşmanın içine giriyor. “Kardeşler”, ‘namus meselesi’ gibi çokça filme malzeme olmuş bir konuyu kurbanın değil, katillerin gözünden anlatması açısından dikkat çekici. Öte yandan ise kurbanların dünyasını, kendi iç hesaplaşmalarını ve vicdanlarıyla yaşadıkları sorunları anlatmada sorunları olan bir yapım. Karakterlerin özellikleriyle Ömür Atay’ın hikayesi arasında dolaysız bir bağ var sanki. Şöyle ki, genç yaşta böylesine büyük bir suçun parçası haline getirilmiş iki gençten biri unutmayı, diğeri cezasını çekmeyi seçmişken, film de onların ritmine uyum sağlamak ister gibi. Abi Ramazan bu hesaplaşmadan kaçtıkça, film de onu anlıyor ve buna zorlamaktan imtina ediyor. Yusuf’un anlamsız suskunluklarına bakarak “üstüne gitmeyelim şimdi çocuğun, canı sıkkın” der gibi ilerliyor. Hâlbuki böylesi bir vicdan hesaplaşmasının kapısı aralandığında içeri giren seyirci ister istemez daha derinlere doğru bir yolculuk beklentisine giriyor. Yine de Ömür Atay’ın hikayesini derli toplu anlattığını, ne yaptığını bilen bir yönetim ortaya koyduğunu eklemeden geçmeyelim.

TARİH NİYE ANLATILIR?

İçeridekiler

Günün son iki filmi ise kendi kuşağının en önemli yönetmenlerinden geldi. Hüseyin Karabey’in “on yıllık rüyam” dediği “İçeridekiler” ve Mahmut Fazıl Coşkun’un gerçek bir hikayeye dayanan “Anons” filmleri. Bu iki filme geçmeden önce birkaç cümle kurmakta yarar var. İnsanoğlu tarihe dönüp neden bakar? Geçmişin olaylarını, anlatılarını bulundukları yerden çıkarıp bugün yeniden kurarken, onları bir masal gibi mi ele alırız yoksa bugün için bir anlam ifade ettikleri, bugünü anlamamıza yardım ettikleri için mi bir anda gündemimize girerler? Bu sorular, söz konusu iki filmi anlamak için bize rehberlik edebilir. “İçeridekiler”, Melih Cevdet Anday’ın 1965 yılında kaleme aldığı ‘psiko/politik’ oyunundan uyarlama. Tek mekânda geçen film, oyunun aslına sadık kalarak iki perde gibi kurgulanmış. İlk bölümde bir polis şefiyle, hükümet aleyhine bildiri dağıtmaktan gözaltına alınmış ve altı aydır orada bulunan bir öğretmeni takip ediyoruz. Polis şefinin odasında, gerçeklik, iktidar, adalet, aşk, cinsellik üzerine kurulu uzun bir bölüm bu. Karabey, filmin tarihini 12 Eylül’e alıyor ve anlatısını da biraz bunun üzerine kurmaya çalışıyor. Bu bölümde, özellikle de Settar Tanrıoğen’in performansıyla tıkır tıkır işleyen sahneler var. Polisin görevleri, neyin suç olup olmadığı gibi konularla başlayan konuşmanın giderek aşk ve cinsellik üzerine yoğunlaşması, polis memurunun öğretmene karısıyla görüşme fırsatı sunması ve bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği beklentisiyle kuruluyor yapı. İkinci bölümde ise ziyaretçinin gelmesiyle birlikte polis-mahkûm arasındaki iktidar ilişkisi; erkek- kadın üzerinden başka bir biçimde ve ağırlıklı olarak cinsellik üzerinden kuruluyor. Burada “devrimci adam kafayı bu kadar cinselliğe takar mı” türünden tartışmalar yapılacaktır muhtemelen. Takar. Metin de zaten karakterin içindeki duyguların açık bir biçimde dışavurumundan ibaret bir anlamda. “İçeridekiler”, oldukça verimli bir oyun metni. Hüseyin Karabey de 115 dakikalık süresine rağmen seyircinin dikkatini diri tutmayı başarıyor. Devlet-birey; erkek- kadın iktidarının kuruluş biçimleri üzerine düşünmeye de sevk ediyor. Fakat yine de, bütün bunları genel geçer bir tanımlama üzerinden yapmayı tercih ediyor. Anday’ın metninin çarpıcılığının bugünün Türkiye’sinde nasıl bir karşılığı olduğuna dair bir fazla bir şey söyleyemediği gibi seyirci için bu alanı açmakta da isteksiz görünüyor. Geçmiş zamanın bir eseri, bugünün içinde boşlukta sallanıyor, zamansızlaşıyor, sanki önemli bir metin değilmiş de tarihi bir esermişçesine ‘olduğu gibi’ muhafaza ediliyor. Bu ‘tarihi eserin’ memleketin tarihi kodlarına dair neler söylediği seyircinin birikimine bırakılıyor. Son olarak, filmin tek mekân kısıtlamasının aynı zamanda bir olanak olarak da kullanılabileceğini, Hüseyin Karabey’in estetik olarak yeni bir biçim deneme fırsatını kaçırmış olduğunu da ekleyelim.

‘ANONS’ EDİLEMEYENLER

Anons

İlk elden söylemekte sakınca yok. ‘İçine aldıklarıyla’ festivalin şu ana kadarki en iyi filmi Mahmut Fazıl Coşkun’un “Anons”u oldu. Yönetmenlik maharetiyle, aslında bir filmi doldurmayacak hikayesini ustaca kurduğu mizansenlerle genişleten buluşlarıyla, kurduğu atmosferle Coşkun’un zanaat olarak en iyi işçiliğini bu filmde ortaya koyduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu zanaate kurgudaki işlevsellik, oyunculuklardaki sakinlik, senaryodaki absürtlük de eklendiğinde “Anons” açık ara şimdiye kadar izlediğimiz filmler arasında en iyisi. Ancak “Anons”un sıkıntısı anlattıklarında değil de anlatmamayı tercih ettiklerinde daha çok. Kuşkusuz bir filmi, neden bunları anlatmadın diye ‘eksik’ bulmak doğru bir yöntem olmayabilir her zaman ama Türkiye’nin hem yakın hem de geriye dönük 60 yıllık tarihinin kaderini belirleyen en önemli siyasi gelişmelerin başarılan ya da başarılamayan darbelerle kurulu olduğu düşünüldüğünde, böyle bir filmin ‘siyasal’ alana girmeden nasıl kotarılabildiğini de anlamak güçleşiyor. 1963 yılındaki başarısız darbe girişimi sırasında İstanbul Radyosu’nu basarak darbe bildirisini okuma görevi verilen dört subayın absürt hikayesi, yoktan var edilmiş bir öykü olarak büyük bir yaratıcılığın eseri olabilirdi hiç kuşku yok ki. Ama ‘gerçek bir olaydan esinlenmek’ tanımı filmin bir yerlerine sindiğinde o zaman gerçeğin ne kadarının filmin içine girip girmediği, gerçeğin etkisinin bugünün insanları üzerinde nasıl bir iz bırakacağını da görmek istiyor insan ister istemez. Böyle bir girişimin okunacak bildirideki genel geçer gerekçeler dışındaki amaçlarını, karakterleri ülke yönetimini ele geçirecek kadar hırsla dolduran motivasyonlarını göremeyince, ortaya çıkan şey tarihi bir olayın ‘laboratuvar ortamında’ yeniden canlandırılmasından öteye gitmiyor maalesef. Tarihle ve toplumla organik bağları koparılmış, geçmiş ve gelecekten yalıtılmış bir yapı kurunca ortaya çıkan şey ‘politik hiciv’ bile olamadan ‘absürt komedi’ olarak kalıyor. Bunu iyi yapıyor ama filmin ‘anons’ etmemeyi tercih ettiği/edemediği şeyler onu da bu siyasal tarihin bir parçası olmaktan mahrum bırakıyor.

Ulusal yarışma filmlerini son günü Güvercin, Arada, Yuva ve Tuzdan Kaide seyircinin karşısına çıkacak. Yarın bu filmlere kısaca değinip kimlerin ödül kazanabileceği üzerine ‘spekülasyon’ yapabiliriz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI