Hastaya 'hasta' demek lazım

Çarşamba, 5 Eylül, 2018
Nüfusunun neredeyse yüzde 80'i bu topraklara başka yerlerden gelmiş, bunun saklanan değil övünülen bir şey olduğu bir ülke Türkiye. Bu topraklara girilmesi devlet töreniyle kutlanıyor. Böyle bir ülkede, "dışarıdan gelmiş olma" ayrıştırıcılığının saçmalığı ortada. Asıl şaşırtıcı olan düpedüz ırkçı reaksiyonlar verenlerin yaptıklarının farkına varamayacak fobik bir kuşatmaya girmiş olmaları.

Uzunca bir süredir, hiç normal sayılamayacak şartlarda, son derece zehirli etkilere maruz kalarak ve gerçek çarelere olduğu kadar, sıkıntıları hafifletecek rahatlatıcılara bile erişemeden yaşanan bir ülkede yeni hastalıkların belirmesi, bazı rahatsızlıkların kronik hale gelmesi şaşırtıcı olmaz. Bu şartların hakim olduğu süre uzadıkça, normalde bulaşıcı olmayan hastalıkların yaygınlaşması, geri dönülmez hasarların oluşması da beklenir. Şartların iyileşmesi yerine, giderek daha da ağırlaşması, ciddi halk sağlığı tehdidi yanında, tek tek insanlarda da kalıcı bozulmalara yol açabilir.

Toplumsal bilimler alanında yaşanan sosyo-politik anormallikler genellikle tıbbi patolojinin sahasına giren hastalıklarla tanımlanmaz, metaforik olarak böyle benzetmeler kullanılsa bile genellikle fazla hoş karşılanmaz, daha özel bir kavramsal dil tercih edilir. İnsanlar söz konusu olduğunda kolayca bir hastalık tanısına neden olacak anomaliler, toplumsal ve siyasal alanda ilerleyen bir hastalık olarak değil, yükselen eğilim olarak işaret edilir ve çoğunlukla “haklı” nedenleri bulunmaya çalışılarak tartışılır. Sosyal psikoloji ve siyaset psikolojisi bu konuda zengin bir kavram ve tartışma literatürüne sahip.

DÜZEN HASTA EDER

Bir bütün olarak sosyal ve siyasal süreçleri tarif ederken kullanılan kavramlar, bu süreçlere maruz kalan insan ve insan topluluklarının üzerindeki etkileri açısından yeterince konu edilmez. Akademik alanda önemli çalışmalar olsa da, gündelik dile, gazetecilik analizlerine pek yansımaz. Daha çok politik ve toplumsal çatışma hatlarındaki tarafların birbirleri için kullandığı aşağılayıcı sıfatlar olarak dolaşıma girer. Veya çok genel anlamda “stres” yaratan etkiler başlığında ele alınıp, psikiyatristlere veya kişisel gelişimcilerin “baş etme” yöntemlerine bırakılır. Bazen de, “ne oldu bize böyle” başlığının altına yerleşen popüler metinlerin konusu olur.

Oysa, toplumsal-siyasal süreçler, ekonomik tercihler ve en genel anlamda içinde yaşadığımız düzen, başlı başına bir sağlık sorunu. Fiziki anlamda da, psikolojik anlamda da tüketiyor, çürütüyor ve öldürüyor. Anlatım kolaylığı için kullanılmış metafor olarak değil, doğrudan kelimenin gerçek anlamıyla bir hastalık kaynağı. Ve etkileri de, güçlü bir benzetme imkanı vermekten daha somut sonuçlar yaratan, izlenebilir, hatta ölçülebilir şeyler. İş cinayetlerinden obeziteye, açlıktan kanser vakalarına, sosyopatiden Stockholm sendromuna kadar her alanda görülebilen rahatsızlıklarla “düzen” arasındaki ilişki açık.

Toplumsal ve siyasal süreçler ve ekonomik öncelikler çok uzun bir süredir yukarıdan aşağıya doğru kurulan fiziki ve psikolojik baskı ile belirleniyor. Hem küresel düzen hem özel olarak Türkiye’de yaşananlar anlamında neredeyse kırk yıldır durum daha da sert. Bu genel durumun nispeten yavaşladığı veya geri çekildiği haller, ya konjontürel etkilere ya da geçici reaksiyonlara bağlı olmanın ötesine geçemiyor. İçinde yaşanılan şartlar açısından göreli bir süreklilik ve hatta tutarlılık olduğu söylenebilir: 12 Eylül, kabus 90’lar ve halen sürmekte olan 2000’ler; Özal, Çiller, Erdoğan.

SÜREKLİ TAHAKKÜM

Uzun bir zamandır -hakim aktörleri ve baskı yönü değişse bile- süreklilik arz eden bir baskı ve bütün psikolojik yönlendirme araçları kullanılarak kabul ettirilmeye çalışılan bir çerçeve söz konusu. Laikliği korurken de, ümmet ruhunu ihya ederken de; yabancılara fabrikaları satarken de, “emperyalistlerle ekonomik savaş” verirken de aynı tahakküm dili ve yaygınlaştırma araçları devrede. Muarızlara yönelecek hınç için parlatılan “milli iradeye” de, kazanma dışında kendini ifade alanı tanınmayanlara da hatırlatılan hiçlik duygusu. Sadece kazananın ve kazanmanın konuşulduğu bir yetersizlik hissi.

Tıpkı akut hastalık ataklarında olduğu gibi, toplumsal ve siyasal patolojilerde de, kusma, bayılma gibi koruyucu veya uyarıcı reaksiyonlar görülebiliyor. Ama tıpkı hastalıklarda olduğu gibi, bazen bu belirtilerin neyi işaret ettiği anlaşılamadığı gibi, asıl meseleden ayrıştırılarak çok önemli hale getirildiği de oluyor. Türkiye’nin verdiği tepkiler, garip çıkışlar ve şaşırtıcı durgunluklar açısından tehlikeli rahatsızlıkları işaret ediyor. Bunların bazılarının kronikleşme ve kalıcı hasar aşamasına geldiği, kolay geri döndürülür olmaktan çıkmaya başladığı da ortada. Toplumsal vasattaki erozyon artık rakamlara yansıyor.

Ancak, bu yazıda mesele edilmek istenen toplumsal ve siyasal hastalıklar değil de, bu zemini yaratan şartların tek tek insanları nasıl ele geçirdiği ve hasta ettiği. Örneğin, ırkçılık daha çok modern çağın ama hiç de günümüzün meselesi değil. Dünya çok yakıcı, kıyıcı örneklerle bu sorunu defalarca deneyimledi. Toplumsal ve siyasal olarak nasıl oluştuğu, nasıl beslendiği ve nasıl kullanıldığı konusunda geniş bir literatür var. Fakat, bu eğilimin tek tek insanları etkileme biçimi ve insanların bu etkilere karşı korunmasızlığı ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor.

ETRAFA İYİ BAKMAK

Nüfusunun neredeyse yüzde 80’i bu topraklara başka yerlerden gelmiş, bunun saklanan değil övünülen bir şey olduğu bir ülke Türkiye. Bu topraklara girilmesi devlet töreniyle kutlanıyor. Böyle bir ülkede, “dışarıdan gelmiş olma” ayrıştırıcılığının saçmalığı ortada. Asıl şaşırtıcı olan düpedüz ırkçı reaksiyonlar verenlerin yaptıklarının farkına varamayacak fobik bir kuşatmaya girmiş olmaları. Bu hal, dozu azalsa da bütün çatışma ve ayrışma alanlarında izleniyor aslında. “Hastalık denilerek normalleştiriliyor” suçlamasıyla geçiştirilemeyecek bu hastalıklı hali görmek için çevrenize bakmanız yeterli.

Tanıdığınız, daha önce aklı başında tepkiler verdiğine tanıklık edeceğiniz insanların beklenmedik çıkışlarıyla giderek daha fazla karşılaşmıyor musunuz? Herhangi bir kişi ve durumu önüne sıfat yerleştirmeden konuşmanın imkansızlaştığı idrak atmosferinin anlama ve anlatma sorunlarını görmüyor musunuz? “Her şey bizimle ilgili ama biz herhangi bir şeyle ilgilenmek zorunda değiliz” duygusunun sosyopatik savrulmalarını daha fazla insanda ve çevrede izlemiyor musunuz? En kuvvetli kibir kalkanlarının bile koruyamadığı hınç karşılaşmalarının yıkıcılığını fark etmiyor musunuz?

Koşulların yarattığı veya daha belirleyici olduğu rahatsızlıklar söz konusuysa, sadece bir kesimin bundan etkilenmesi pek mümkün değil. Ve her türlü hastalıkla ilgili iyileşme, fark ve kabul edilmesi ile başlıyor. Artık koşulların değişmesiyle kendiliğinden iyileşmesi zorlaşan ve geniş bir alana yayılan hasarlarla yaşıyoruz. İnkara ve “haklı nedenlere” odaklanmak yerine yüzleşmeye yer açmak, kaybedilenler muhasebesine kendimizde eksilenlerden başlamak önemli. Bir de hastalanmaya başladığını gördüklerimize, “iyisin” yalanı söylememek.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI