Rahip Brunson ve Yorgun Savaşçı

Cuma, 27 Temmuz, 2018
Bugün, bir yandan uluslararası gerilimlerin tehlikeli patikalarında -belli ki haddinden fazla cüretkar- blöfler ve hayallerle yol ararken, diğer yanda içeriyi bastırmak için girişilmiş her türlü hukuksuzluğu karşısına bir zaaf olarak çıkan; “madem her şeyle birlikte yargı da senin uhdende, hadi bakalım gör şu işimizi” denilen yeni rejimin hareket alanının da; bütün bu olan biten karşısında kendi kör kısır gündemi içinde debelenen bir kısım muhalefetin geleceğinin de giderek tükendiğine tanık oluyoruz.

Yorgun Savaşçı, Kemal Tahir’in en iyi değilse de en bilinen romanıdır. ‘Ünü’ biraz da yönetmen Halit Refiğ’in, bu romandan yola çıkarak çektiği ve aynı ismi taşıyan filminin 12 Eylülcüler tarafından yakılmasından gelir. Darbeci generaller, romana sadık kalan filmdeki ‘Ermeni soykırımı’ bahsinden, ‘Atatürk eleştirileri’nden ve ‘Anadolu halkının milli mücadele karşı tutumları’nın gösterilmesinden rahatsız olmuşlar ve filmin tüm kopyalarını yaktırmışlardır. Kurtuluş Savaşı’nı bir pehlivan tefrikası gibi değil de sahici insan hikâyeleri ve dönem ruhuyla anlatan Yorgun Savaşçı, 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, iktidardan düşmüş ve hem Sultan Vahdettin ile yeni İstanbul hükümetinin hem de işgalci İngilizlerin hedefinde olan İttihat Terakki kadrolarının zorlu yeraltı gizlenmelerini anlatarak başlar; Batı Anadolu’da, ‘gâvur’, ‘farmason’ gibi isimlerle lanetlenmiş İttihatçılar ve ‘Millici’lerin, çok ağır koşullarda direniş örgütlemeye çalıştıkları kaotik günlerin bahsiyle devam eder.

İstanbul’da Vahdettin hafiyeleri ve işgalci zabitler tarafından savaş suçlusu olarak aranan İttihatçıların, ağır yenilginin şaşkınlığı ve çaresizlik, ihanet, iç sorgulama ve yılgınlık dolu gizlenme çabaları ve savrulmalarını anlatan ilk bölümde, bir grup İttihatçı asker bir evde saklanmaktayken derin bir sohbetin içine girer. Romanın baş kişisi Cehennem Topçu Yüzbaşı Cemil; savaşın son döneminden başlayarak sorgulanır hale gelmiş Enver Paşa’nın kendinden küçük amcası Halil Paşa ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın tetikçisi Patriyot Ömer, İttihat Terakki’den sert eleştiriler yönelterek yıllar önce kopmuş Doktor Münir’in Caddebostan yalısındaki konağında, yakalanma endişesiyle kulakları kirişteyken, Doktor Münir’in eleştirileriyle bir geçmiş muhasebesine girişirler. İttihatçıların ‘Bücür Paşa’ diyerek sözde şakacı bir küçümsemeyle hor gördükleri, ama canlarını onun evine atarak kurtaracak kadar açık ve ağır yenilginin etkisiyle dinlemek zorunda kaldıkları Doktor Münir, mealen, “Bu savaş girmemenin yolu yok muydu” diye sorar. Halil Paşa, yoktu diye diretir önce. Biraz da Kemal Tahir’in sesiyle konuşan Münir, ustaca sıkıştırır ‘Paşa’yı, “Hürriyeti ve savaşı kim istedi sizden” diye sorar ve gelecek yanıtı kendisi verir ön alarak “Millet diyeceksin”… İhanet, ihbar ve ‘devleti bunlar yıktı’ öfkesinden kaçarak, Caddebostan’da Doktor’un yalısına canını zor atmış olan Halil Paşa, evet millet diye diretecek olur önce. Sonra “millet adına”, “millet” adı altında varsayılan bir iradenin vekaletiyle giriştikleri maceralardan geriye kalan sıkışmışlığı dilini çözer Halil Paşa’nın. “Biz umut olmasa da vuruşmayı seçtik” der, “Kendi gücümüzle kazandığımızı sandık anayasayı…” Sonra göğün başlarına yıkıldığını anlatır: “Gerisi bir kaygan yokuşta, uçuruma yuvarlanmaktan başka bir şey değil… En güvendiğimiz dayanak İslamlık karşımıza çıktı. Getirdiğimiz hürriyetten biz sürekli olarak zarar görürken, ayrılık isteyenler faydalanıyorlardı. Gittikçe daha akılsız, daha kıyıcı olmamız bundandır.”

İttihatçılar, uluslararası dengelerin de katkısıyla elde ettikleri Hürriyet ve iktidarın bir millet vesikasına dayandığını varsayıyorlardı. Topluma ve tarihe bakışlarındaki güdüklük, toplumsal devinimi belirleyen üretici güçlerin ve sınıf mücadelelerinin -bunların yol açacağı sonuçları göremeyecek denli- sadece sezgisel bir malumatına sahip olmaları, son ana kadar “millet arkamızda” diye diye uçuruma sürüklemişti onları.

“Milletin içinden” gelen ihbarlarla yakalanmaktan paçayı yırtıp Anadolu’ya geçebilenleri, başlarını kazığa geçirmek için sabırsızlanan Anadolu’daki “millet” ile karşılaştılar. Kıyıcı iktidarlarının meşruiyet beratı olarak gördükleri “millet”, şartlar son derece olumsuz hale geldiği anda kanlı bıçaklı düşmanları olmuştu.

Yorgun Savaşçı’nın ikinci bölümü bu dramı anlatır. Kaosu ve krizi yöneterek iktidarda kalmayı başardığını düşünen İttihatçılar, Batı Anadolu kasabalarından taşlanarak kovulurken bile geleceğin kendilerine ait olacağına inanmaktadır. Mustafa Kemal’i ve henüz belli belirsiz bir nüve halindeki cumhuriyet fikrini küçümserler. Balkan, Sarıkamış, Filistin, Irak, Suriye bozgunları, tarihsel bakıştan yoksun gözlerini açmaya yetmemiştir. 1915’ten itibaren bizzat kendi kıyımlarıyla yol açtıkları yeni sınıfsal panoramaya rağmen, Halifeliğin korunduğu, devlet-merkezli bir imparatorluk hayal ederler. Dahası, böyle olacağına emindirler. Osmanlı’nın kaçınılmaz yıkım dönemine refakat etmiş asker-sivil bürokrasi ağırlıklı yönetici sınıfının perspektifi, burjuva cumhuriyete yetmez. Oysa Büyük Savaş sırasında güdük de olsa bir ‘milli burjuvazi’nin ortaya çıkmasına, (gayrimüslimlere yönelik) bizzat kendi eylemleriyle yol vermişlerdir. “Milletten aldıkları güçle” tarihin ve toplumun önünde koştuklarını sanarken, güç zehirlenmesi içindeki köhne bir inattan başka hiçbir şeyi temsil etmediklerini göremezler. Yeni burjuva cumhuriyete biat ederek alaşımlanmayanları yok olup gider. Kurmak istedikleri rejimin toplum ve tarih hakikati karşısındaki çöküşüne trajik birer figüran olmaktan başka şansları kalmamıştır.

***

Aslında bu yazının konusu, bugün Meclis’te endam eden ve geçtiğimiz günlerde kürsüdeki Ahmet Şık’a saldırarak/saldırtılarak gündem olan eski Televoleci bir futbolcuya, onun yetiştiği ‘90’lar Türkiyesinin futbol ve lümpen milliyetçilik açılımına; aynı ‘90’ların, popüler kültürden ve onun bir ayağı olarak kurulmuş spordan devşirdiği, her türlü özsaygıdan ve özgün bireysellikten yoksun, gerçekte hiçbir işe yaramazlıkları ile işe yarayan ve çeşitli iktidarlar tarafından kullanılıp atılan figürler olacaktı. Ama dün akşam saatlerinden başlayarak, bugünkü yeni rejimin tüm uluslararası manevralarını müphem hale getiren “Rahip Brunson krizi” üzerine Yorgun Savaşçı romanı ve anlattığı hikâyenin çağrışımları rol çaldı.

 

1919-1923’ün Türkiyesi’nde, yakın zamanın iki büyük politik figürü, Enverci ve Talatçı İttihatçılar ile Sultancı ve Damat Feritçi Hürriyet İtilafçılar, birbirlerinin boğazına sarılmış olarak son bir kez görünüp; bizzat yanında, eteklerinde yer aldıkları uluslararası güçlerin rızası ve hatta teşviğiyle normal ömürlerini tamamladılar. Sonu gelmiş ve ancak içeriye başka dışarıya başka davranarak mumyalanabilen varlıkları, her ikisi için de ve sırayla “en güçlü olduklarını sandıkları anda” tükendi. Varsaydıkları “millet” ya da “ümmet” desteği, tarih ve toplum zembereği boşaldığı andan itibaren bunları savurup attı. Bir dönemi sırasıyla iktidarda ve muhalefette geçirmiş tüm güçler tasfiye oldu.

Bugün, bir yandan uluslararası gerilimlerin tehlikeli patikalarında -belli ki haddinden fazla cüretkar- blöfler ve hayallerle yol ararken, diğer yanda içeriyi bastırmak için girişilmiş her türlü hukuksuzluğu karşısına bir zaaf olarak çıkan; “madem her şeyle birlikte yargı da senin uhdende, hadi bakalım gör şu işimizi” denilen yeni rejimin hareket alanının da; bütün bu olan biten karşısında kendi kör kısır gündemi içinde debelenen bir kısım muhalefetin geleceğinin de giderek tükendiğine tanık oluyoruz.

Bunların hiçbiri belli ki ‘geleceğe’ hazır değiller. Ve ‘gelecek’ ne zaman geleceğini haber vermeden çat kapı geliyor.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI