Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Aşırı 'hâkim parti sistemi': Parçalanmadan kutuplaşmaya

Cumartesi, 16 Haziran, 2018
Erdoğan tarafından “ustalık dönemi” olarak adlandırılan evrede, siyasi rekabetin koşulları giderek sertleşmeye, muhalefet ve protesto kriminalize edilmeye başlanmıştır. Siyasi iktidarın rekabet ve çoğulculuğu mümkün kılan özgürlükler üzerindeki denetimi bu yoldan artmış ve rejim nispeten otoriter bir karakter kazanmıştır. Belki de, bu otoriter eğilimini belirginleştirecek bir “aşırı” sıfatını, “hâkim parti sistemi” başlığının önüne getirmek, günümüz parti sistemini anlatmak açısından en uygun yoldur.

24 Haziran seçimleri parti hayatında köklü bir dönüşüm yaratmaya aday. Dönüşümün ne ölçüde kalıcı olacağıysa seçim sonrası ortaya çıkacak dengelere bağlı. Henüz seçim yapılmamış olmasına rağmen, iki blok halinde örgütlenmiş yedi partinin meclise girmesine kesin gözüyle bakılıyor. İttifaklar sisteminin dışında tutulan HDP’yi de hesaba kattığımızda, mecliste temsil edilen parti sayısı sekizi bulacak. Bu minvalde, seçim ittifakları, çözdüğünden daha çok sorun yaratacakmış gibi görünüyor. Muhtemel sorunların bir kısmı, aşırı parçalanmış bir mecliste yasama süreçlerinde karşılaşılacak güçlüklerle ilgili. Geri kalanıysa, yasama ile yürütme arasındaki ilişkilerin mevcut anayasal çerçevesine bağlı olacak. Bizi bekleyen sorunları kavramak, farklı parti sistemleri arasındaki geçişlerin yaratacağı dinamikleri değerlendirmeyi şart koşuyor.

Parti hayatının bugünkü dinamikleri 1980 sonrası inşa edilen sisteme bir tepki olarak gelişmiştir. 1980 ile 2002 yılları arasında etkin olan siyasi güçler, bir çok partili sistem mantığı içerisinde deviniyorlardı. Sistemin mantığına içkin olan “parçalanma” eğilimi parti siyasetinin temel hareketini yönlendirmekteydi. Buna göre, ilk başta ılımlı ve sürdürülebilir bir mecrada seyreden parçalanma, sonraki evrede aşırı güçlenmiş ve bir tür parti krizine yol açmıştı. 80’lerde üç veya dört parti mecliste temsil edilme olanağına kavuşurken, bu rakam 90’larda beş partiye yükselmişti. Seçim mücadelesine katılan partiler açısından bakıldığındaysa, politik tartışmanın sağında konumlanmış dört büyük partiye, solda görülen iki parti karşı çıkıyordu. Bugünkü HDP’nin o dönemdeki öncellerine başka küçük partilerin de rekabete katılmasını eklediğimizde, siyasi arena bir hayli kalabalıklaşmış gibi duruyordu.

Siyasal hayatın bu ölçüde parçalanması, parti siyasetinin temel gündemini “oyların bölünmesi” meselesine odaklıyordu. Soldaki ve sağdaki bölünme, kendini bu dünya görüşleri üzerinden tanımlayan seçmenlerin temsilinde sorunlar yaratıyordu. Oylar bir araya getirildiğinde, iki kesimin de aslında çok daha yüksek bir temsil olanağına kavuşabileceği açıkça görülüyordu. Diğer yandan, uygulamada olan yüksek seçim barajı, parçalanmanın etkisini daha da katmerleştiriyordu. Her seçimde dikkate değer büyüklükteki bir seçmen kitlesi temsil süreçlerinin dışına itiliyordu. Dar açıdan baktığımızda, parçalanmanın vardığı boyut, hükümetin etkinliğini ve muhalefetin gücünü kısıtlıyordu. Geniş açıdan değerlendirdiğimizdeyse, ülkenin siyasal kültüründe genel bir yozlaşma eğilimini güçlendiriyordu. Bu iki etmen, partiler üzerindeki birleşme baskısını ziyadesiyle artırıyordu. Kimse birleşmenin önündeki engel olarak görülmek istemediğinden, görünüşte tüm siyasi partiler birleşme konusunda mutabıktılar. Ne var ki, beklenen uzlaşma bir türlü gerçekleşmiyordu.

Aslında parti sistemindeki aşırı parçalanmanın yarattığı krizin daha fazla sürdürülemeyeceği açıktı. Çünkü oylardaki bölünmenin kalıcılığı, sadece siyasetçiler arasındaki uzlaşmazlığa bakılarak kararlaştırılamaz. Burada siyasal hayatın iki farklı düzeyini bir arada değerlendirmek gerekir. İlk düzey, siyasal kadrolar arasındaki parçalanma tarafından koşullandırılır. Oylanacak politikalar ve adaylar sistemin bu düzeyinde belirlendiğinden, seçmenler oyunu bu düzeyde yaratılan imkânlar çerçevesinde kullanır. Bu yüzden, siyasi kadrolar arasındaki parçalanma, bir müddet için seçmenler düzeyinde de bir bölünme yaratabilir. Ancak bir başka düzey de vardır ve bu düzeyi bölünmenin seçmen hayatındaki yeri temsil eder. 2002 seçimlerinin parti hayatı açısından önemi, parçalanmanın seçmenler düzeyinde gerçek bir karşılığının olmadığını göstermesinden ileri gelir. M. Yılmaz ile T. Çiller veya B. Ecevit ile D. Baykal polemikleri parçalanma sürecinin anıları olarak hafızalardaki yerini halen korusa da, bu siyasetçiler 2002 sonrasında oluşan parti sisteminde konumlarını koruyamayıp zamanla tasfiye oldular.

Türkiye siyasetinde başka bir dönem böylelikle başlamış oldu. 2002 ile 2017 arasındaki 15 yıla yayılan sürecin başat aktörü AKP olmuştur. Bu dönemde yapılan seçimlerin sonuçları açık bir sistem değişikliğini işaret ediyor. Süreç boyunca beş genel seçim, üç yerel seçim, üç halkoylaması ve bir cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmıştır. Yapılan seçimlerin hepsini, yani on iki seçimi birden AKP kazanmıştır. AKP’nin 2002 yılında elde ettiği seçim zaferi, sonrakilere nispetle bayağı mütevazı sayılır. Oysa mecliste elde edilen sandalye sayısı bakımından AKP daha sonraki seçimlerde elde edemediği bir başarıyı bu seçimde kazanmıştı. Bu asimetri, önceki dönemde aşırı parçalanmış olan siyasal hayatın bir yan etkisi olarak değerlendirilebilir. Diğer partiler oy bölünmesi yüzünden baraja takılınca, toplam oyların sadece yüzde 54,7’si mecliste temsil edilme olanağına kavuşmuş, bu durum da AKP’nin işine ziyadesiyle yaramıştı.

Tek bir partinin seçim başarılarındaki bu süreklilik, birbiriyle ilişkili olan iki dönüşümün hem nedeni hem de sonucu olarak görülebilir. İlk dönüşüm, parti hayatının, bazılarınca “hâkim parti sistemi” olarak adlandırılan biçimde yeniden şekillenmesi oldu. İkinci dönüşümse, siyasetin mantığının “kutuplaşma” eğiliminin etkisi altına girmesi oldu. AKP’nin 2007 sonrası kazandığı seçim zaferleri, seçmen kitlesinin ezici bir çoğunluğunun kutuplara itilmiş olmasından bağımsız anlaşılamaz. Kutuplaşma, siyasal toplumu bölen nerdeyse her eksende etkisini hissettiğimiz güçlü bir eğilim. Seçmenlerin siyasal bilgilenme ve “ötekine güven” ölçütleri açısından yabancılaşması, bu tarz bir kutuplaşmanın ana belirtisini oluşturuyor. Bu tarz bir yabancılaşmanın sonucu, toplumun birbirine teğet geçen kamplara ayrışması, müzakere ve etkileşim yokluğudur. Toplumdaki çatışma dinamiklerini de güçlendiren bu mantık, seçim zaferlerini garantiye almak için AKP tarafından sınır tanımaz bir şekilde kullanıldı.

Hâkim parti sistemleri, seçimleri devamlı tek bir parti kazansa da, iktidarı seçim yoluyla değiştirmenin mümkün olduğu gerçekten çoğulcu ve rekabetçi sistemleri anlatır. Lakin mevcut kutuplaşma eğiliminin seyri, yürürlükteki parti sisteminin demokratik yapısına ciddi kısıtlamalar getirmiştir. İlk evresinde ılımlı bir şekilde uygulanan kutuplaşma siyaseti, özellikle 2011 seçimlerinden sonraki evrede şiddetini giderek artırmıştır. Erdoğan tarafından “ustalık dönemi” olarak adlandırılan bu evrede, siyasi rekabetin koşulları giderek sertleşmeye, muhalefet ve protesto kriminalize edilmeye başlanmıştır. Siyasi iktidarın rekabet ve çoğulculuğu mümkün kılan özgürlükler üzerindeki denetimi bu yoldan artmış ve rejim nispeten otoriter bir karakter kazanmıştır. Belki de, bu otoriter eğilimini belirginleştirecek bir “aşırı” sıfatını, “hâkim parti sistemi” başlığının önüne getirmek, günümüz parti sistemini anlatmak açısından en uygun yoldur.

Parti sisteminde yaşadığımız dönüşümün başlangıç noktasını 7 Haziran 2015 genel seçimleri oluşturur. Çünkü AKP’nin hâkim olduğu ve giderek otoriterleşen parti hayatının sınırlarına 7 Haziran’da varıldı. AKP, diğer seçimler gibi, bu seçimden de birinci parti olarak çıkmıştı. Lakin ilk defa seçim sonuçları tek başına iktidar olamayacağını gösteriyordu. Hükümet için koalisyon zorunluluğu veya teşekkülü, hâkim partinin seçmenleri ile geri kalan seçmenlerin kutuplaştırılması üzerine kurulu olan sistem mantığına kısa devre yaptıran önemli bir unsur oldu. Eğer gereği yapılsaydı, bu seçim zaten uygulamadaki parti sisteminin sonunu kendiliğinden getirecekti. Ama AKP, seçim sonuçlarının gereğini yapmak yerine, dengeleri hükümet gücünü kullanarak kendi lehine çevirme yoluna gitti. Haliyle kısa bir süre sonra yapılan yeni seçimleri kazandı ve hâkim konumunu tekrar pekiştirdi. İktidarın bu yönelimiyle, “seçim yoluyla iktidarın değişebileceği” yönündeki temel varsayım da tartışmalı hale geldi. Kısacası, çanlar artık iyice baskıcı bir karakter kazanan bu parti sistemi için çalmaya başlamıştı.

AKP ve Erdoğan’ın siyasi iktidarını pekiştirecek yeni bir sistem arayışı, parti sisteminin içine girdiği bu kriz koşullarında gerçekleştirilme koşullarını buldu. Öncelikle bir süredir dillendirilen başkanlık sistemine geçiş için ihtiyaç duyulan “çoğunluk mutabakatı” 7 Haziran seçimlerinin bir başka etkisi sayesinde mümkün hale geldi. Kanımca, HDP’nin bu seçimlerden üçüncü parti olarak çıkması ve süreç içinde yapılan koalisyon hesaplarının içine dahil olabileceğini göstermesi milliyetçi-mukaddesatçı kesimlerin “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne razı edilmesindeki temel amillerinden biridir. HDP, o dönemde sadece aldığı yüzde 13,1 oranındaki oyla değil, potansiyel seçmen desteğiyle de bir parlamenter sistem mantığı içerisinde bastırılabilecek bir güç olmaktan çıkmıştı. Oysa seçmen desteğinin yüzde 50 + 1’i formülüne göre işleyen iki turlu bir başkanlık sisteminde, bu sınırlar içinde kalan bir gücü, devletin yürütme erki dışında tutmak her zaman mümkün görünüyordu. HDP’nin “sistem karşıtı” muhalefetinin etkisini , sadece yasama faaliyetleri düzeyine çekerek izole edebilme imkânının görülmesiyle, bugün kendini “Cumhur İttifakı” adı altında lanse eden ve FETÖ karşıtı olma paydasında bütünleşen bu siyasi blokun temel çatısı kurulmuş oldu. Sistem dönüşümünün başlangıcı olması bakımından 15 Temmuz, 7 Haziran’a kıyasla tali kalmış gibi gözükmektedir.

Bütün bu gelişmeleri toparladığımızda karşımıza şu tablo çıkıyor: 24 Haziran’da biri iki turlu ve mutlak çoğunluk kuralına, diğeri tek turlu ve nispi temsil ilkesine dayalı iki seçim bir arada yapılacak. Seçimlerde, mevcut ittifaklar sayesinde kurulan iki büyük blok karşımıza çıkacak: Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı. Bunlardan ilki, başkanlık sisteminin kazanımlarını kurumlaştırıp pekiştirmeyi, ikincisiyse parlamenter sistemin restorasyonunu vaat ediyor. HDP bu blokların dışında tutuluyor. Diğerleri için fiilen anlamını yitiren baraj, HDP önüne dikilmiş bir engel. Eğer HDP barajı geçerse mecliste sekiz parti olacağı için, meclis çok partili bir yapı kazanacak. Başkanlık seçiminin iki turlu yapısıysa, parti sistemini mevcut bloklar ekseninde kutuplaşma yönünde etki edecek gibidir. Bu durumda ortaya çıkacak parti sistemini, eğer seçim sonuçları sürdürülebilir dengeler yaratırsa, “iki kutuplu çok partili sistem” olarak adlandırmak mümkün. Bu yeni sistem, ilk dönemdeki parçalanma eğilimini, ikinci dönemin kutuplaşma eğilimiyle bir araya getiriyor. İki çözümsüzlüğün toplamındansa doğacak tek bir sonuç vardır: Daha büyük çözümsüzlük.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI