Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Yerinden edilen Kürt sorunu

Cumartesi, 31 Mart, 2018
Zorla göç, Kürt sorununu deteritoryalize ederek ülke sathında etkisi hissedilen bir mesele haline getirdi. Bundan sonra Kürt meselesi, devlet aklı tarafından sadece Türkiye’den toprak koparmaya dönük sorun olarak değil, bir bütün olarak toplumu yönetebilme kapasitesiyle ilgili bir mesele olarak görülmeye başlandı.

Modern devletin harcı şiddet yoluyla karılmıştır. Devlet şiddetine süreklilik kazandıran ise izlenen güvenlik politikaları olmuştur. Türkiye’de şiddetin sürekliliği, “devletin ülkesi ve milletiyle olan bölünmez bütünlüğü” ilkesi üzerinden gerekçelendirilir. Bu ilke, egemen gücün bölünmezliğinin tek başına devletin birliğini güvenceye alamayacağının da kanıtıdır. Çünkü her devletin üzerinde hüküm sürebileceği bir ülkeye ve idare edebileceği bir millete ihtiyacı vardır. Yani devletin varlığı için egemen güç dışında iki unsura daha gereksinim duyulur: toprak ve nüfus. Fakat toprak ve nüfusun kendiliğinden ülke ve millete dönüştüğü görülmemiştir. Bugüne kadar kimse var olanı yıkmadan yerine bir şey inşa edememiştir. Modern devletin kuruluşunun, olağan akışı içindeki yaşam dünyası üzerinde yıkıcı bir etki yaratması kaçınılmazdır. Dahası, devletin ülkesi ve milletiyle olan bağının sürekliliği, kökendeki bu şiddetin devamlılığıyla zorunlu bir ilişki içindedir.

Demek ki toprak, nüfusun “düzenlenmesi” ve “yerleştirilmesi” yoluyla vatana dönüştürülür. Vatanın bölünmezliği, insanların bölüklere göre düzenlenmesi ve buna göre yerleştirilmesiyle sağlanır. Türkiye’nin modernleşme tarihi boyunca bu dönüşümün farklı araç ve yöntemlerle gerçekleştirildiği görülür. Mesela kullanılan bir yol, yerleşik hayata mecbur edilmiş aşiret insanlarından vatandaş yaratmaktır. Ermenileri Anadolu’dan “tehcir” edip, Müslümanlara yer açmak da izlenmiş bir yoludur. Türkiye’deki Rum nüfusu Yunanistan’daki Müslümanlar ile mübadele etmek de bu hesaba eklenebilir. Aynı zihniyet, Aşkale’de gayrimüslimler için bir toplama kampı kurmayı da ihmal etmemiştir. Yakın tarihimizde tehcir, mübadele ve kamp gibi şiddet araçları, topraktan bir ülke yaratmanın aracı olarak devreye sokulmuştur. Bu türden araçların kullanımını yönlendiren düsturlar bütününe, devlet lügatında “iskân politikası” adı verilir.

Doğrudan insanların yaşam dünyasına yönelik bir müdahale olmasından ötürü iskân, hakları ihlal etmenin önemli araçlarından biri olarak kabul edilir. Bu aracın Türkiye’nin ihlal rejiminin ikinci evresinde de etkili bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Yani 90’lı yıllar boyunca gerçekleşen “köy boşaltma” uygulamalarını bazı açılardan iskân politikasının tarihsel sürekliliği içinde ele almak mümkün. Köy boşaltmaların yaygınlığı ve gerçekleştiği ölçeğin kitleselliği, daha önceki uygulamalardan hiç de geri kalmıyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) eski genel başkanlarından Hüsnü Öndül’ün dernek araştırmalarına dayandırdığı verilere göre 1993 yılında 874 olan boşaltılan ve yakılan köy sayısı, 1994 yılında bin 500’e ulaşmıştı. Yine İHD verilerine göre, 1991-2001 arasındaki on yıllık zaman diliminde aynı uygulamalara maruz kalan toplam köy ve mezra sayısı 3 bin 428’e yükselmişti. Bu ölçekteki bir uygulamanın büyük bir insan hareketliliği yaratması elbette kaçınılmazdı. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün 2006 yılında yayımladığı “Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması” başlıklı araştırmanın sonuçlarına göre 1986 ile 2005 yılları arasında 14 ilin kırsal kesiminden zorla göç eden insan sayısının 728 bin ile 946 bin aralığında olduğu belirtiliyor.

Varmış olduğu boyutlar açısından tehcir veya mübadele gibi yerinden etme uygulamalarıyla paralellik gösterse de köy boşaltmalar önemli bir açıdan farklılık göstermiştir. Bu uygulamalarda boşaltılan köyler kendi haline bırakılmış, oraya başkaları yerleştirilmemişti. Ayrıca göçe zorlanan köylülere mecburi bir iskân yeri de gösterilmemişti. Onlara dayatılan şey, sadece yaşadıkları yöreyi terk etmeleriydi. Hatta bugünden görüldüğü kadarıyla, daha o zamandan, bir süre sonra “geri dönüş” gerçekleştiğinde, köylülerin nasıl yerleştirileceğine dair bazı tartışmalar dahi yapılmıştı. Zorunlu bir iskân yeri göstermemesi bakımından sürgün veya kamp, geri dönüş ihtimalini gözetmesi bakımından da tehcir veya mübadele uygulamalarından farklılaşan bir yerinden etme politikası benimsenmişti.

Bütün bunlar zorla göç ettirmenin arkasındaki öncelikli amacın, devlet güvenliğiyle ilgili olduğunu söylememize cevaz veriyor. O halde, köy boşaltmaları gayrimüslim topluluklara uygulanan tehcir, mübadele veya kamp gibi yurtsuzlaştırma biçimlerinden ayırt etmemiz gerekiyor. Uygulama, esasen 80’li yıllarda gerçekleşen yaygın ve kitlesel hak ihlallerince koşullandırılmıştı. Bu dönemde ezilen Kürt hareketi, kırsal alanlara çekilmiş ve 80’li yıllar boyunca giderek artan bir ivmeyle devlet otoritesine yeniden meydan okumaya başlamıştı. Devletin tepkisi ise bu girişimin lojistik desteğini ve insan kaynağını oluşturan “çevre faktörlerini” ortadan kaldırmak, yani köyleri boşaltmak yönünde olmuştu. Bu bakımdan, zorla göç ettirme uygulaması, esasen günümüz ihlal rejiminin ikinci evresidir. Nitekim, bu dönemde yargısız infaz, hane yakma gibi yeni yöntemlerin yanı sıra, işkencenin de bir yerinden etme yöntemi olarak kullanılması, bir 12 Eylül mirası olarak görülmelidir. Cizre’nin Yeşilyurt köyünde köylülere dışkı yedirilmesi veya bazı köylerde dayak atma, çıplak bırakma gibi onur kırıcı davranışlar yoluyla insanların göçe zorlanmasını, bu mirasın temsil edici örnekleri arasında sayabiliriz.

Bu evrede insan hakları siyaseti yeni ve karmaşık bir ihlal stratejisince yaratılan sorunlarla yüzleşti. Yerinden etme uygulamaları, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde gerçekleşmişti ve harekete geçirilen insanlar esas olarak Kürt’tü. İlk önce Diyarbakır ve Van gibi büyük Kürt şehirlerine yönelen köylüler, kısa bir zaman sonra daha güvenli ve müreffeh bir yaşam bulmak umuduyla İstanbul, İzmir veya Adana gibi büyük şehirlere akın etmeye başladılar. Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin Kürt sorunuyla ilgili tehdit algısının özünü, Kürt nüfusun belli bir bölgede yoğunlaşması oluşturmuştu. Bu durum, bir yandan Kürt sorununun şiddetini artırıyor, diğer yandan onu bölgesel ve kısmi bir sorun olarak sınırlandırmayı mümkün kılabiliyordu. Zorla göç, Kürt sorununu deteritoryalize ederek ülke sathında etkisi hissedilen bir mesele haline getirdi. Bundan sonra Kürt meselesi, devlet aklı tarafından sadece Türkiye’den toprak koparmaya dönük sorun olarak değil, bir bütün olarak toplumu yönetebilme kapasitesiyle ilgili bir mesele olarak görülmeye başlandı.

Kent hayatına kendi seçmediği elverişsiz koşullarda entegre olmaya çalışan Kürt nüfusun başat deneyimi yoksulluk olmuştu. Yoksulluk hem bir ihlal biçimi olarak zorla yerinden etmenin karmaşık yapısını hem de Kürt sorununun toplumsal bir sorun olarak kazandığı yeni veçheleri görünür kıldı. Kürt köylülerinin göçe zorlanması, sadece onların seyahat, yerleşme gibi özgürlüklerini ortadan kaldırmamıştı. Aynı zamanda barınma, beslenme, eğitim ve çalışma gibi hak alanlarını içeren bileşik ve karmaşık bir ihlal süreci yaratmıştı. Öte yandan, Kürt meselesinin sosyal boyutu, uzun bir süre boyunca bölgeler arası eşitsizlik sorunu biçiminde algılanmış ve kalkınma yoluyla çözülebilecek bir mesele olarak görülmüştü. Oysa şimdi, aynı mekanlarda yaşayan farklı etno-kültürel topluluklar arasında yaşanan eşitsizlikler, meselenin grup haklarının ihlaliyle olan bağını açıkça ortaya koyuyordu. Sokak işleri yapan Kürt çocuklar kadar, ucuz emek gücü olarak görülen inşaat işçileri ve mevsimlik tarım işçileri arasında Kürt nüfusun ağırlığı da Türkiye’de “sınıfın etnikleşmesine” yol açan önemli bir gelişme oldu.

Gerek zorla göçün yarattığı yeni siyasal meseleler, gerek Türkiye’de sosyal sorunun değişmeye başlayan karakteri, o güne kadar “bağımsızlık” ve “bölücülük” tartışması içinden görülen Kürt sorununu, bir insan hakları meselesi olarak yeniden formüle etmeyi mümkün kıldı. Reel sosyalizmin çöküşü, Güney Afrika’da ırk ayrımcılığı rejiminin çöküşü gibi gelişmelerle insan hakları siyasetinin küresel saygınlığının artması da bu yeni bakış açısının güç kazanmasında etkili oldu. Artık Kürt sorunu, demokratikleşme sürecinin ele alması gereken, uzun bir baskı ve ayrımcılık geçmişine sahip, derin bir insan hakları sorunu olarak görülmeye başlandı. Böylelikle, o güne kadar Türkiye’nin iç sorunu ve bir “güvenlik” meselesi olarak kabul gören mesele hızla uluslararasılaştı ve tek başına devletin ele alıp çözeceği bir mesele olmaktan çıktı. Bu dönüşümlerin hem uygulanan ihlaller hem Türkiye insan hakları hareketinin tarihi üzerinde muazzam bir etkisi oldu.

Elbette söz konusu etkilerin tam bir dökümünü yapmanın yeri burası değil. Lakin bütün bu dönüşümlerin özünü insan hakları bilincimizin ağırlık merkezinin bireysel ve sosyal haklardan grup haklarına kayması oluşturmaktadır. Bireysel ve sosyal haklardan farklı olarak grup hakları, bir özelliğinden ötürü aynı gruba ait olan bireylerin kolektif olarak kullanabilecekleri haklardır. Kürtçe isimlere uygulanan yasaklar, yer ve köy adlarının değiştirilmesi, anadilde eğitim ve son olarak yoksulluğun etnikleşmesiyle ilgili tartışmalar, tarih boyunca deneyimlenmiş haksızlıkların bakiyesi ile birleşince, ihlal rejiminin genel karakterini yeni bir bakış açısıyla anlama zorunluluğu da ortaya çıktı.

Buna göre, Türkiye’de hak ihlalleri esasen bireylerin grup aidiyetlerinden ötürü yapılmaktadır. Örneğin, biri Alevi olduğu için işe alınmamakta, özgürlüğünden mahrum bırakılmakta veya örgütlenme hakkı elinden alınabilmektedir. Kısacası bireysel ve sosyal hak ihlallerini güdüleyen temel etmen grup ayrımlarından ileri gelmektedir. Bu yüzden, grup haklarının tipik örneği olan self-determinasyon hakkı da dahil, her türden grup talebi dikkate alınmadan, ihlal rejiminin özüne yönelen bir mücadele yürütmek mümkün olamayacaktır. Bu yeni anlayış, bir yandan insan hakları hareketini kendi içinde bölerken, diğer yandan bir sonraki evrenin meselesini oluşturan “çözüm”, “açılım”, “diyalog” gibi siyasal araçların devreye sokulmasını da koşullandıran bir etmen oldu. Kürt köylülerinin yerinden edilmesi, Kürt sorununun kentlileşmesiyle beraber, bireysel, sosyal ve kolektif hakların birbirini tamamlayan doğasını da karşı konulmaz bir biçimde ortaya koydu.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI