Özlem Akarsu Çelik
Özlem Akarsu Çelik

Meclis Başkanvekili Mithat Sancar: En tehlikeli olan 'yandık bittik' üslubu

Perşembe, 29 Mart, 2018
Prof. Dr. Mithat Sancar ülkedeki umutsuz ve karamsar ruh halinin en çok iktidara yaradığını söylüyor ve “Yandık, bittik üslubu demokrasi mücadelesini zayıflatacak en tehlikeli yaklaşımdır. Umut, insanın kendi kendini aldatması olarak anlaşılmamalı. Tam tersine, mücadele olduğu sürece umut vardır" diyor. Sancar, iktidarın tutunduğu milliyetçilik söylemlerini aşmak için daha milliyetçi söylemler kullanan muhalefet tarzını da eleştiriyor.

Meclis Başkanvekili Mithat Sancar’ı Meclis’teki yeni odasında ziyarete gittiğimde masasının üzerinde bir kitap yığını vardı. Siyaset biliminden sosyolojiye, hukuktan tarihe… HDP Milletvekilliğine Meclis Başkanvekilliği sıfatı da eklenen Prof. Dr. Mithat Sancar, asıl kimliği olan akademisyenliğin süzgecinden geçirdiği bilgiyle toplumun üzerindeki bu umutsuzluk bulutunun nasıl dağıtılabileceğini anlamaya çalışıyor ve özetle şunları söylüyor:

“Yandık, bittik üslubu demokrasi mücadelesini zayıflatacak en tehlikeli yaklaşımdır. Umut, insanın kendi kendini aldatması olarak anlaşılmamalı. Tam tersine, mücadele olduğu sürece umut vardır… Ne zaman yapılacağı belli olmamakla birlikte bu yıl içinde bir erken seçim, yüksek ihtimal görünüyor. Bütün muhalefet partilerinin, demokrasiden, özgürlükten yana derdi olan bütün toplum kesimlerinin enerjiyi yapıcı ve kurucu hedeflere yönlendirmek gibi bir sorumluluğu var. Seçim güvenliği konusunda on binleri, yüz binleri seferber edecek bir çalışma yapma zorunluluğu var. Çaresizlik ve çıkışsızlık telkin eden konuşmalara değil tam tersine ihtiyaç var.”

‘PARLAMENTOYU TERK ETMENİN DEMOKRASİYE KATKISI ŞÜPHELİDİR’

Meclis Başkanvekili olarak “Bu kadar işlevsizleştirilen bir parlamentoda olmanın anlamı yok. Meclis terk edilmeli” diyenlere ve “OHAL koşullarında güvenliği sağlanamayacak bir seçime katılmanın anlamı yok. Seçim boykot edilmeli” önerisinde bulunanlara ne diyorsunuz?

Parlamentoyu demokratik siyasetin tamamıyla özdeş gören anlayışta bir yanlışlık var. Demokratik siyasetin başka imkânlarını kullanarak baskıya, hukuksuzluğa, haksızlığa, adaletsizliğe karşı mücadeleyi yükseltirken parlamentoyu da bunun bir parçası kılmak mümkündür. Parlamentoyu terk etmek, meşruiyet krizinin artık en üst noktaya vardırılabileceği bir konjonktürde etkili bir yöntemdir ve çok bütünlüklü, kapsamlı, detaylı işlenmiş bir alternatif demokratik siyaset programını gerekli kılar. Mesela olağanüstü hâl yöntemlerine karşı geniş bir demokratik sivil itaatsizlik kampanyası başlatırsanız, meclisin de bu açıdan bir anlamı kalmadığını düşünüyorsanız, o zaman belli bir dönem veya dönem sonuna kadar çekilmeniz makul olur; ama bu söylediğim şartların hiçbirini dikkate almadan parlamentoyu terk etmenin ülkede demokrasiye ve özgürlüğe katkısı şüphelidir. Bunlar olmadan parlamentoyu terk etme tartışmalarının içinin dolu olduğunu söyleyemem. Aynı şey seçim boykotları için de belli ölçülerde geçerlidir.

 

Parlamentoyu terk etmeyi başka bir alanla birlikte düşünmemek eksiklik olur, o da seçimlere katılmaya devam edip etmemektir. Bugün parlamentoyu terk ettiğinizde yapılacak seçimlere katılırsanız hem çekilmeyi hem de seçime katılmayı iyi temellendirmeniz gerekir. Dünya örnekleri çerçevesinde baktığımızda bu boykotların çok büyük bir kısmının baskıcı yönetimler üzerinde dönüştürücü bir etkisi olmamıştır. Seçim boykotu tartışmalarında enerjiyi burada harcamak yerine sandıklara, oya ve seçimle bağlantılı bütün siyasi faaliyetlere yönelik bir seferberlik yaratılsa çok daha iyi olur herkes için. Sürekli karamsarlığa ve çıkışsızlığa işaret eden sohbetler konuşmalar, propaganda sadece var olan güçlü, dönüştürücü enerjiyi tüketmeye yarar. Oysa bu enerji daha yapıcı, daha yaratıcı, kurucu bir hedefe yönlendirilebilir. Türkiye’nin yakın tarihinde Oy ve Ötesi benzeri nice güzel girişimler oldu ve ne kadar insan seferber oldu.

Mithat Sancar

‘ERKEN SEÇİM YÜKSEK İHTİMAL GÖRÜNÜYOR’

Önümüzdeki seçimlerin ne zaman yapılacağı belli olmamakla birlikte bu yıl içinde bir erken seçim yüksek ihtimal görünüyor. Bütün muhalefet partilerinin, demokrasiden, özgürlükten yana derdi olan bütün toplum kesimlerinin enerjiyi yapıcı ve kurucu hedeflere yönlendirmek gibi bir sorumluluğu var; seçim güvenliği konusunda on binleri, yüz binleri seferber edecek bir çalışma yapma zorunluluğu var. Çaresizlik ve çıkışsızlık telkin eden konuşmalara değil tam tersine ihtiyaç var.

Seçimi boykot etmenin mantığı, bir meşruiyet tartışması yaratmak. 18 Mart’ta yapılan Rusya Devlet Başkanlığı Seçiminde katılım yüzde 67’de kaldı ama Putin yüzde 76.6 oy olarak Rusya tarihinde bir rekor kırdı ve 4’üncü kez devlet başkanı seçildi. “Başarısı”, Kırım’ın ilhakı, Suriye operasyonu gibi hamleleri sonucu yükselen milliyetçiliğe bağlandı. Ya benzeri bir durum Türkiye’de de yaşanırsa?

Seçim, meşruiyet açısından çok önemli bir kaynaktır. Baskıcı ve otoriter yönetimler, büyük ölçüde serbest görünen seçimler yaptığında ve oradan da çoğunluk elde ettiğinde büyük ve derin bir meşruiyet krizi yaratmak zordur. Meşruiyetin bir biçimsel, bir de içeriksel tarafı var. Özgürlükleri kısıtlayan, yasaklarla, baskılarla devletin şiddet aygıtlarını çok fazla devreye sokarak yöneten iktidarların içeriksel meşruluğunu çok daha rahat zayıflatabilir, çürütebilirsiniz ama eğer gerçekten ciddi hilelerin olmadığı, görünüşte serbest bir seçim yapılabiliyorsa ve buradan da iktidar hâlâ çoğunluk üretebiliyorsa biçimsel meşruiyetini sürdürür. Uluslararası alanda da seçimlerde büyük hile yapmadan başarı elde etmiş, seçimi kazanmış bir iktidara meşru değilmiş gibi muamele yapmak yine pek kolay değil. Türkiye biçimsel olarak demokratik bir hukuk devleti olduğu iddiasındadır ve hâlâ da bu iddiayı sürdürüyor. Bunun da temel dayanaklarından biri seçimlerin yapılıyor olması ve bu seçimlerde yarışın mümkün olmasıdır. Açık otoriter, demokratik olduğunu zaten iddia etmeyen sistemler açısından tartışma farklıdır ama Türkiye bugün Avrupa Konseyi’nin üyesidir. 16 Nisan referandumunda bile bütün o hukuksuzluk verilerine rağmen uluslararası kurumlarda bu referandumun meşru olmadığını kabul ettirmek mümkün olmamıştır, böyle bir resmi karar çıkmamıştır.

‘YANDIK BİTTİK ÜSLUBU, DEMOKRASİ MÜCADELESİNİ ZAYIFLATACAK EN TEHLİKELİ YAKLAŞIMDIR’

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Kerem Altıparmak, yaptığımız söyleşide çok açık anlattı, sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da yargı siyasallaşmış durumda. Bunun en iyi örneği de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’den yapılan başvurularla ilgili tutumu ve aldığı kararlar. “AB değerleri” içler acısı halde değil mi?

Bu doğrudur.

Peki bütün bunlara rağmen umudunuz var mı?

Ülkede durumun kötü olduğu, özgürlükler, hukuk devleti, insan hakları açısından çok kara bir tablo yaşandığı doğrudur fakat bu sorunu, tekrar tekrar anlatmakla çözemiyorsunuz. Kaldı ki bu tablodan şikâyetçi insanlara da sürekli ne kadar kötü durumda olduğumuzu anlatarak bir motivasyon veremiyorsunuz. Bunları tekrar edip çıkış yolları göstermemek aslında rahatsız, huzursuz kitlelerin seçim motivasyonunu bile bozabiliyor. Sandığa gitmeye gerek görmeyecek depresif bir ruh haline giriyor insanlar. Oysa muhalefetin yapması gereken, sürekli çıkış yolları göstermek ve bunları pratikte de kanıtlamaktır. Çıkış yolu gösterdiğiniz zaman 16 Nisan Referandumu’nda olduğu gibi ciddi bir mobilizasyon da yaratabiliyorsunuz. Yandık, bittik üslubu demokrasi mücadelesini zayıflatacak en tehlikeli yaklaşımdır.

‘MÜCADELE OLDUĞU SÜRECE UMUT VARDIR’

Umut soyut bir duygu değildir, vahiy gibi gökten inen bir şey değildir. Umut, üretilen ve yaratılan bir şeydir. Toplumsal ilişkilerden ve dinamiklerden doğan bir şeydir. Eğer kötü gördüğünüz, olumsuz gördüğünüz şeylere karşı mücadele ediyorsanız umut kendiliğinden doğar. Mücadeleyi büyütürseniz umut büyür. İnancınız varsa umut kendiliğinden gelir. Umut, insanın kendi kendini aldatması olarak anlaşılmamalı, insanlara bir gaz verme meselesi olarak görülmemeli. Tam tersine, mücadele olduğu sürece umut vardır. Umudun büyümesi, mücadelenin yaygınlaşmasıyla, ortak değerler ve hedefler için yan yana durabilen, birbirine dokunabilen, birbirine inanç taşıyabilen insanlarla var olur ve büyür.

‘ÇOK BÜYÜK BASKI VAR FAKAT TOPLUM TESLİM OLMUŞ DEĞİL’

Umutsuzluğa kapılmış insanlar, “artık haber izlemiyorum, gazete okumuyorum, delirmemek için ülke sorunlarıyla ilgilenmiyorum vb.” sözler söylüyorlar. Onları bu ruh halinden çıkarmak mümkün mü?

Türkiye’nin yakın geçmişinde bu gidişata, otoriterliğe, baskıcılığa, hukuksuzluğa itirazın çok güçlü yansıma bulduğu örnekler var. 7 Haziran var. Daha üç yıl bile olmadı. Demek ki mümkün bu! 7 Haziran’a giderken ülke bir şenlik ortamındaydı. Farklılıkların birbiriyle buluşması, geleceğe dair umutların yükselmesi, insanların kendilerine güvenlerinin kuvvetlenmesi… Bütün bunları daha yeni yaşadık. Sanki üç asır önceymiş gibi düşünüp davranmanın kimseye faydası yok. Hele mazlumlara, mağdurlara, yoksullara, demokratlara hiç faydası yok. Şunu bilmek gerekiyor, önümüzde ciddi engeller, çok ciddi baskı var, hukuksuzluk çok üst noktada; fakat bu toplum teslim olmuş değil. Muhalefet bu kara tabloyu karamsarlığa dönüştürürse toplumun itiraz potansiyeli çok yüksek kesimlerini de teslimiyete yönlendirir. Asıl büyük sıkıntı orada yaşanır.

‘7 HAZİRAN’I YARATAN DİNAMİKLER ÜÇ YILDA BUHARLAŞIP KAYBOLMUŞ OLAMAZ’

Siz de belirttiniz, 7 Haziran 2015 Genel Seçimi öncesi atmosfer çok farklıydı. Şu an toplumun bir bölümü sürekli ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, söylemlerle adeta hedef gösteriliyor, şiddet sıradanlaşmış durumda, insanların can güvenliği yok.

7 Haziran’a gelinceye kadar da ülkede bu tür karanlık dönemler çok yaşandı. 12 Eylül’den sonra veya 90’larda da o karanlık tabloyu değiştirebilecek bir gücün çıkacağı umudu çok zayıftı ama bu toplumun dinamikleri o dönemlerin üstesinden geldi. Benim kast ettiğim 7 Haziran’ı yaratan bu toplumdaki dinamiklerdir, toplumdaki farklı güçlerdir. Bunlar üç yılda yok olmuş, buharlaşıp kaybolmuş olamazlar! Daha önce de linç ortamları yaşadık; daha önce de Alevi-Sünni, Kürt-Türk kapsamlı çatışmalarının eşiğine kadar geldik. Fakat oralardan çıkmayı başardı bu toplum. Bu toplumda bu dinamik, bu potansiyel var. Üç yılda bunlar bitmiş olamaz.

 

Yaygın ve sürekli çatışma, toplumun dokusunu bozar. Bu doku sadece çok görünen ve çok konuşulan konularda değil görünmeyen kılcal alanlarda da bozulur. Yaygın ve sürekli çatışma sürekli yeniden öfke üretimi için çok uygun bir zemin yaratır. Buna bir nefret dili de eşlik eder. Nefret dili, nefret pratiğine de dönüşür zaten ve bunların hiçbiri yeni değil bu toplum için. Son 40 yılda yaşadıklarımızın bir kısmına baktığımızda toplumsal doku açısından benzer tablolar görebiliriz. Ancak bunlar dönüştürülebilir. Kötülük de iyilik de ilişkiseldir. İnsanlar ne doğaları gereği kötüdür ne de iyidir. Aynı şey toplumlar için de geçerlidir. Kötülüğün üreyebileceği zemin yaygınlaştıkça bireylere de bunun çok yaygın etkisi olur. Bireysel davranışlarda da kötülük yeniden ve sürekli üremeye başlar. Fakat gidişatı kıracak ya da bu kuşatmayı delecek nefes boruları açtığınız anda iyiliğin de kendini yeniden üretmeye başladığını görebilirsiniz.

‘KÖTÜLÜK VİCDANSIZLIĞI DA BERABERİNDE GETİRİYOR’

Hepimize düşen şu: Evet kötülük çok yaygın bir hâl aldı, gündelik hayatta her gün yeni kötülük pratikleriyle karşılaşıyoruz. Belki de tecavüzlerin, çocuk istismarının, kadına şiddetin, yolsuzluğun, hırsızlığın bu kadar normalleşmiş olması bizleri ciddi bir karamsarlığa da itebilir. Toplumun dokusunun esasen kötü olduğu gibi bir kabule de bizi sürükleyebilir. Fakat bu teslimiyet sadece kötülüğü daha fazla üretecek zemini güçlendirir, dinamiklerin serbest kalmasına neden olur. Zaten toplum böyleymiş, kötüymüş anlayışına da psikolojisine de diline de kesinlikle karşı çıkıyorum. Kötülüğün daha fazla hâkim olmasını önleyecek en önemli yol farklılıkların, çoğulculuğun yeniden güçlü bir şekilde görünür kılınmasıdır.

Muhalefet eğer iktidarın totalleştirici yaklaşımına başka totalist anlayış ve dille cevap verirse sadece kötülüğün yeniden ve daha fazla üremesine hizmet eder. Milliyetçiliğe alternatif olarak başta bir milliyetçilik çıkarmaya çalışırsa kötülüğün büyümesine katkıdan başka bir şey yapmaz. İktidarla, savaş dilinin ve şiddet ortamının devamına neden olacak bir yarışa girerse sonunda muhalefetin kendini güvende hissettiğini sanan kesimini de hızla yırtacak çok büyük bir kara kuyu oluşturur el birliğiyle. Çıkış yolu, vicdanı ve ahlakı temellendiren çoğulcu ilişkileri beslemektir. Daha açık söyleyeyim, kötülük vicdansızlığı da beraberinde getiriyor. Vicdan dediğimiz şey öyle insanların içine doğuştan giren verili bir şey değildir. Vicdan da kötülük gibi ilişkiseldir, birbirimizle ilişkimizden ürer. Birbirine kötülüğü frenleyecek bir bakış yöneltebilecek farklı insanların bir arada var olmasına dayanır. Çok büyük çoğunluğu aynı düşünen ve davranan insanlardan oluşan bir toplum kadar tehlikeli bir kötülük kaynağı yoktur. Çünkü birbirine benzeyen insanlar, birbirine kötülük yapıldığı anda uyaracak bir imkâna da zemine de sahip değiller. Kötülükte hemfikir olan insanların birbirini frenlemesi mümkün olmaz.

‘ÇOĞULCULUK, ÖZGÜRLÜK, BARIŞ… DEMOKRATİK MUHALEFET ZEMİNİNİN ORTAK PAYDASI OLABİLİR’

Toplumun çözülüşüne tanıklık ediyoruz. Kimsenin kendinden olmayana tahammülü yok. Bu noktadan geri dönüş mümkün mü?

.

Kötülüğün aldığı boyut bir tür toplumsal çürüme olarak da adlandırılabilir. Bu çürümenin daha rafine bir tanımı vardır: toplumsalın çözülmesi, toplum olmaktan çıkma hâli. Bu toplumsalı yeniden onarmak ve güçlendirmek için dayanabileceğimiz, başvurabileceğimiz en güçlü kaynak çoğulculuğu ve farklılıkların bir arada bulunmasını yeniden sağlamaktır. Çoğulculuk ve özgürlük, Meclis açılış konuşmamda da altını çizdiğim kavramlardı. Çoğulluğu terk ettiğinizde totaliterlik gelir, özgürlüğü terk ettiğinizde otoriterlik gelir. Eğer muhalefet bundan şikâyetçiyse tekilliğe ve baskıya karşı yol ve yöntem bulmak zorundadır.

Bugün otoriter ve totaliter havayı en çok besleyen şey savaş politikasıdır, yüksek dozda milliyetçi hamasettir ve sorunları şiddetle çözme anlayışıdır. Adını vererek söyleyeyim, CHP’nin alternatif olarak öne sürdüğü şeylerin hiçbiri bunlardan farklı bir yere varmıyor. Hatta bu gidişatı daha da teşvik ediyor. Alternatif, tekilliğe karşı çoğulculuk, baskıya karşı özgürlük değerlerini savunmaktan geçer. Elbette her parti bunu kendi programına ve anlayışına göre savunacaktır ama ortak paydanın bu olması gerekiyor. Milliyetçi bir iktidara daha fazla milliyetçilik yaparak muhalefet edemezsiniz. Otoriter bir iktidara tekçiliği ve ötekileştirmeyi teşvik edecek bir tarzla karşı koyamazsınız. Şiddet ve savaş yöntemlerini kutsayan bir iktidara karşı daha fazla şiddeti önererek muhalefet edemezsiniz. Dolayısıyla üç temel değer var: çoğulculuk, özgürlük, barış. Bunu muhalefet olduğunu düşünen, iddia eden her parti kendi programı içinde savunabilir. Bu aslında önümüzdeki dönemde oluşabilecek güçlü bir demokratik muhalefet zemininin de ortak paydası olabilir.

‘BAŞKANLIK KOLTUĞUNDAN MECLİS SIRALARI BOŞ GÖRÜNÜYOR’

Genel Kurulu yönettiğiniz Meclis Başkanlığı koltuğundan Meclis nasıl görünüyor?

Sıralar boş görünüyor. Grup sırasında otururken de Meclis sıralarının çok büyük çoğunlukla boş olduğunu görüyorduk ama bunun nasıl çarpıcı bir tablo oluşturduğunu insan yukarıdan daha iyi görüyor. İktidar partisinin uzun süredir Meclis’i kendi istekleri ve ihtiyaçlarına göre çalıştırmak gibi bir politikası var. Meclis’in kalabalık olduğunu gördüğümüz zamanlar da oldu. Anayasa değişikliği, İç Tüzük değişikliği ve milletvekilliklerinin düşürülmesi oturumlarına denk geldi. İstedikleri zaman seferber ediyorlar, sıralar doluyor ama acil bir ihtiyaçları yoksa büyük çoğunlukla Genel Kurul’a katılmıyorlar.

Muhalefete tahammülsüzlük iktidar sıralarında dikkat çekiyor. Kendilerinin çok hassas olduğu konuları dile getiren milletvekillerine karşı açık bir tahammülsüzlük var. Özellikle Afrin’le birlikte bu konuda farklı herhangi bir değerlendirme yapan bir milletvekiline, ki bunlar çoğunlukla bizim milletvekillerimiz oluyor, derhal sataşıyorlar, sözlü saldırıda bulunuyorlar. Hatta Mahmut Toğrul’un fiziki saldırıya uğrayıp kolunun kırılması bunun en çarpıcı, uç örneği sayılır.

‘PARLAMENTO YASA ÜRETME OTOMATI DEĞİLDİR’

7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan o gece Genel Kurul’da HDP Gaziantep Milletvekili Mahmut Toğrul, Afrin’deki demografik yapının değiştirilmesinin “etnik temizlik” anlamına geldiğini söyledi. Konuşması sonrası HDP Milletvekilleri Toğrul, Garo Paylan ve Müslüm Doğan, 100’e yakın AK Parti milletvekilinin sataşması sonucu çıkan kavgada darp edildiler. O Genel Kurul’da, ki sabah 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü idi, AK Parti Milletvekili Mehmet Uğur Dilipak, HDP Grup Başkanvekili Filiz Kerestecioğlu’na “adam olacaksınız!” diye bağırdı. İktidar, muhalefetten ne istiyor?

.

İktidar partisi Meclis’te uysal bir muhalefet istiyor. Eğer Meclis’ten hızla bir şey geçirme gibi bir programları varsa muhalefetin engelleme yöntemlerine fazlaca kızıyorlar. İktidar Meclis’te çoğunluğa sahip olduğu için Meclis’i istediği gibi dizayn etmeye çalışır. Muhalefet de özellikle engelleme yöntemlerini kullanarak pazarlık gücünü yükseltmeyi hedefler. Muhalefetin engelleme hakkının parlamentoculuk hareketinin temel unsurlarından biri olduğunu kabul etmeye yanaşmıyorlar. Şüphesiz parlamentoyu çalıştırmak bir hedeftir ama parlamento yasa üretme otomatı değildir. Parlamento öncelikle müzakere ve tartışma platformudur, iktidarın bir aygıtı, devletin herhangi bir dairesi değildir. Halkın temsilinin somutlaştığı ve simgeleştiği yerdir ve bütün kuvvetlerin de üstündedir. Demokratik parlamenter gelenek parlamentoyu böyle algılar. Tartışmaların uzamasından, muhalefetin gerektiğinde yoklama gibi yöntemlerle iktidarı frenleme ve müzakereye zorlama taktiklerinden iktidar grubunun rahatsız olması demokratik parlamenter geleneğe olan uzaklığı da gösteriyor. Muhalefetin engelleme tutumunu -literatürde adı olan bir haktır(obstrüksiyon hakkı)- kabullenmekte isteksizler.

Bugün parlamento, iktidar çoğunluğu tarafından büyük ölçüde işlevsizleştirilmiş gibi görünse de hâlâ demokratik siyasetin çok önemli bir alanı ve imkânıdır. Demokratik siyaset şüphesiz sadece parlamentoda yapılmaz ama parlamentonun varlığı ve canlı tutulması demokratik siyaset açısından da vazgeçilmezdir. Ben bu anlayışa uygun davranacağıma dair söz verdim. İktidarın Meclisi hızlı çalıştırma gayreti onlar açısından anlaşılırdır; muhalefetin bu muhalefetin bu kanunlarda değişiklik yapma veya başka konularda bazı isteklerini kabul ettirme çabası ancak müzakere gücünün yükselmesiyle mümkün olabilir. Parlamentoda muhalefetin bu gücünü yükseltecek en önemli araç, engelleme hakkıdır. Demokratik parlamenter anlayışın çok sağlam bir unsurudur.

Parlamento o kadar hiçleşti ki, Anayasa’nın 106’ıncı maddesine göre cumhurbaşkanına vekillik etme yetkisi TBMM Başkanında idi; partili cumhurbaşkanlığını düzenleyen Anayasa değişikliğiyle bu yetki cumhurbaşkanının bizzat seçmiş olduğu cumhurbaşkanı yardımcıları tarafından kullanılacak.

Anayasa değişikliği zaten parlamenter sistemi bitiren bir hamleydi. Zaten sistemin adını da artık parlamenter demokratik sistem olarak koymuyoruz, bu değişikliklerle “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” gibi bir tanımlama buldular. Dolayısıyla parlamentoya ait güçlü yetkilerin budanması bu anlayış açısından son derece normal. Cumhurbaşkanına Meclis Başkanının vekalet etmesi de parlamenter demokratik geleneğin gereğidir. O da ilk seçimlerden sonra ortadan kalkıyor.

İlk yönettiğim oturumda söyledim, parlamentoyu yöneteceğim birleşimlerde üç temel ölçütüm olacak: adalet, hakkaniyet ve demokratik ilkeler. Bundan sonra ne kadar sürer, seçim ne zaman olur bilmiyoruz ama ben bu görevi yürüttüğüm sürece bizim kafamızdaki ideal parlamenter demokratik işleyişe yakın bir pratik ortaya koymaya çalışacağım.

YAZARIN DİĞER YAZILARI