Suyun Sesi: ‘Oscar Amca’ için bir masal…

Cuma, 16 Şubat, 2018
Guillermo del Toro’nın 13 dalda Oscar adayı filmi “Suyun Sesi”, sahne tasarımı ve görsel kusursuzluğuna rağmen sanki her ödülleri götürmek için planlandığı duygusu vermekten kurtulamıyor. Bizi asıl rahatsız eden şey filmin bir ödül avcısı haline gelmesi için yapılan plancılık; yönetmenin bildiği sinemayı, bütün birikimini buna vakfetmesindeki kurnazlıktır kim bilir?

Guillermo del Toro, sinema ve edebiyattaki ‘canavar’ mitini tersine çevirmekte oldukça mahir. Vampirler (Cronos, Blade 2), hayaletler (Şeytanın Belkemiği, Kızıl Tepe), cehennemden gelenler (Hellboy), antik yaratıklar (Pan’ın Labirenti)… Masallarda, kitaplarda ve sinemada bir tür ‘korku’ nesnesi olan bu yaratıklarla ilişkiyi tamamen tersten kurarak onları dünyevi alana indirgeyen, hatta ‘kötülüğün’ gerçeküstü değil, dünyevi ve insanlardan kaynaklı olduğunu gösteren bir yönetmen kendisi. Bunun tek istisnası Chuck Hogan ile birlikte yarattıkları çizgi roman serisi ve bu seriden çekilen televizyon dizisi muhtemelen. “The Strain”in canavarları (vampirler) gerçekten kötü ve dünyayı ele geçirmek için insanlığı yok etmek isteyen karakterler olarak temsil edildi (en azından dizide) seri boyunca.

‘ÖTEKİLER’ ÇETESİ

Hakkını ilk elden teslim edelim. Meksikalı yönetmen, sinemada masal anlatma konusunda yaşayan en büyük isimlerin başında geliyor. Üstelik masalları yapı bozuma uğratarak kendisi ayrı bir yer de ediniyor. Bu hafta sinemalarımıza konuk olan ve Venedik’te ve Altın Küre’de kazandığı ödüller dışında bu yıl 13 dalda Oscar’a aday olarak büyük sükse yapan “Suyun Sesi”nde de (The Shape of Water) bildiğinden şaşmıyor Del Toro.

Bu kez Soğuk Savaş dönemi, 60’ların başında yüksek güvenlikli bir devlet laboratuvarında temizlik görevlisi olarak çalışan Elisa’nın hikayesini izliyoruz. Dilsiz olan Elisa her gününü birbirinin aynısı rutinlerle yaşayan, evde klasik dönem Hollywood filmleri izleyerek hayal kuran bir kadın. En yakın arkadaşları apartman komşusu eşcinsel ressam Giles ve iş yerinde kendisini koruyup kollamak dışında bir tür tercümanlığını da yapan Afrika-Amerikalı Zelda. Böylece filmin daha başında artık siyaset alanında etkisini giderek kaybeden ve kendisi de bir klişeye dönüşmeye başlayan üç ‘öteki’ ile tanışıyoruz.

Elisa’nın çalıştığı laboratuvarda çok gizli işler dönmektedir ve bir gün bu sırlardan birisi kahramanımızın hayatını sonunu kadar değiştirir. Amazon yerlileri tarafından tanrı olarak kabul edilen insansı bir su yaratığı (Amfibi Adam) acımasız deneylere tabii tutulmaktadır. Buna şahit olan Elisa’nın hikayeye bir başka ‘öteki’ olarak giren Amfibi Adam’a yönelik merakı bir süre sonra karşılıklı aşka dönüşecek, Sovyetler Birliği için ajanlık yapan (alın size bir ‘öteki’ daha) bilim adamı Dr. Robert Hoffstetler’in de yardımıyla Amfibi Adam’ı kaçırma operasyonu hayata geçirilecektir. Amerika’da dilsiz bir kadının, âşık olduğu bir deniz yaratığını, Sovyet casusunun desteği, biri siyah diğeri eşcinsel iki arkadaşının yardımıyla yüksek güvenlikli bir laboratuvardan kaçırması da olsa olsa masallarda olur nihayetinde! Bu denkleme bir de dönemin beyaz yaka ahlaki ve banliyö kültürüyle tam örtüşen hırslı karakter olarak Laboratuvar sorumlusu Richard Strickland eklendiğinde masalın olmazsa olmazı ‘katıksız kötü’ de tamamlanmış oluyor.

KUSURSUZ BİR MASAL EVRENİ

Açıkçası “Suyun Sesi”, seyircilerin büyük bir kısmını etkilemeyi başaracaktır. Aşk hikayesinin dokunaklı ve imkânsız yanları ile izleyiciyi avucunun içine alacaktır ki Oscar’da bu kadar teveccüh gösterilmesinden de belli. Hakkını da yemeyelim, 20 milyon dolar gibi Hollywood koşullarında mütevazı bir bütçe ile çekilen filmin (hali hazırda dünya çapında 75 milyon dolar gişesi var) kusursuz sahne tasarımları, muhteşem görüntüleri ve kurduğu evrenle masalsı bir dünya yaratması ancak Del Toro gibi bir yeteneğin elinde mümkün olabilirdi. Belli ki filmin etkisi de seyirciyi gerçek bir masal evreninin içine çekmeyi başarmış olmasından geliyor. Tabii eğer filmdeki klişe karakterleri, yeniymiş gibi sunulan göndermeleri kafanıza takmazsanız.

ÖDÜL PLANCILIĞI MI?

Filmi Eylül ayında Adana Film Festivali’nde izlediğimiz birkaç arkadaş ile çıkışta ortak olduğumuz tek bir şey vardı. O da filmin duygusunun hiçbirimize geçmemiş olması. Baştan sona seyircide yoğun bir duygu yaratmak için çaba harcayan, bu imkânsız aşkın var olabileceğine inandırmak için muhteşem bir evren kuran Del Toro’nun en azından bizim üzerimizde bir etkisi olmadığı ortaya çıkmıştı. Aradan geçen zamanda bu konudaki fikrim değişmedi. Dolayısıyla filmin zanaat olarak neredeyse kusursuza yakın olduğunun hakkını teslim etmekle birlikte iki ‘öteki’nin üç ‘öteki’nin desteğiyle filizlenen ve ilerleyen aşkına karşı mutlak kötünün engelleme cabalarının; Elisa’nın büyük bir sinema salonun üzerinde oturmasıyla paralel kurulan klasik dönem Hollywood evreninin, belli ki Amerikan iç pazarına yönelik vazgeçilmez klişelerin varlığı filmi ikna edici olmaktan uzak kılıyor.

Sally Hawkins’in akıllara kazınan performansına rağmen Del Toro’nun son dönemde artan megalomanca açıklamaları, Altın Küre ödüllerinde “Buraya gelmek için çok çabaladım” yollu sözleri düşünülünce belki de bizi asıl rahatsız eden şey filmin bir ödül avcısı haline gelmesi için yapılan plancılık; yönetmenin bildiği sinemayı, bütün birikimini buna vakfetmesindeki kurnazlıktır kim bilir?

ORİJİNAL ADI: The Shape of Water
YÖNETMEN: Guillermo del Toro
OYUNCULAR: Sally Hawkins, Michael Shannon, Richard Jenkins, Octavia Spencer, Michael Stuhlbarg, Doug Jones
YAPIM: 2017 ABD
SÜRE: 123 dk.

YAZARIN DİĞER YAZILARI