Umut hakkı

Cuma, 5 Ocak, 2018
Umut hakkı ile tanıştığım yazıda bir yükümlülük ile de tanıştım: devletin, vatandaşlarının vücut bütünlüğünden sorumlu olması. Devletin vatandaşını koruması gerektiğini herkes iyi kötü bilir. Ama bunu şık bir terim olarak karışınızda görünce, korunmanın “vücut bütünlüğünün sağlanması” anlamına geldiğini idrak edince – ruh sağlığı da dahil – son yıllarda ne kadar kırılgan ve korunmasız olduğunuzu bir kez daha fark ediyorsunuz.

Hukuk terminolojisinde, o soğuk yüzüne yakışmayan çok güzel terimler var. Misal, umut hakkı. Ama hukuk terminolojisi işte. İzahı, terimin kendisi kadar şiirsel olamıyor. Uzun süreli veya müebbet hapis cezasına mahkûm olmuşların, kendilerine günün birinde salıverilme, mesela bir aftan yararlanma, iyi halden ceza indirimi gibi bir açık kapı bırakılması hakkını içeriyor umut hakkı. Gerçi literatürde, “uslanma ve topluma dönebilme” hakkı olarak izah ediliyor ve “ehlileştirilme, adam edilme” gibi çağrışımları var ama hayal edebilmeyi, “neden olmasın?” diyebilmeyi sağlıyor.

Okumakta geciktiğim kitaplardan biri olan Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla romanında dört kişiyi katletmekten yargılanan iki mahkûmun hikâyesi anlatılıyordu. Gerçek bir olaydan alınan hikâyede Perry ile Dick, idam cezası almalarına rağmen, infâzı geciktirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı, çünkü şartlı salıverilmeden yararlanabilme ihtimalleri görünüyordu ufukta. Önlerinde benzer örnekler vardı. Onların hikâyesi iyi bitmedi, masum insanların canlarını aldıkları için kitlesel bir acıma hissi uyandırmadılar, adeta sündüre sündüre uzattıkları sayılı günlerini idam sehpasında noktaladılar. Ama umut haklarını da sonuna kadar kullandılar. Ki bu hakkın mahkûma kullandırılmaması bir insan hakkı ihlâli olarak değerlendirilmekte uluslararası hukukta da.

Umut hakkı üzerine düşünürken, Bloch’un Umut İlkesi geliyor insanın aklına beklenebileceği gibi. Tanıl Bora, güzel çevirisi ve umutlu tabiatıyla okura armağan ettiği bu kitap hakkındaki bir söyleşisinde umut ilkesini güzelce özetliyor:

“Umut İlkesi’nin sağlayacağı katkı, sanırım öncelikle umudu bizzat bir güç kaynağı olarak tanımlamasında. Güç kaynağından da önce, onu insanın insan olmasını sağlayan bir ‘dürtü’, bir ‘itki’ olarak anlamasında. Hep daha iyisini istemek, hep “başka türlüsünü” hayal etmek, “başka türlü bir şey” tasavvur etmeye çalışmak; bastırılabilen, şekli veya mecrası değiştirilebilen, fakat kaybolmayan, hep orada olan bir insan istidadı, ona göre. İnsanın yetinmezliği, ‘doymazlığı’, hevesi, merakı, umuda su yürümesini sağlıyor.”

Umut hakkı üzerine bir yazı okumam, onun bana umut ilkesini düşündürmesi ve bu düşüncenin Murat Saat’in kaybıyla efkârlı bir umuda dönüşmesi bir oldu. Murat Saat’i bilmeyeniniz varsa kısaca tanıtayım: 90’ların başında cezaevine girmiş, orada kısa notlar ve mektuplarla başladığı yazma serüvenini Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın? adıyla bir kitaba dönüştürmüş, bu kitabı yayınlatmış ve gölgesinin güneşli sokaklara düştüğünü göremeden geçtiğimiz günlerde, cezaevinde kalp krizinden ölmüş bir siyasi mahkûm. Edebiyatçı arkadaşları onu uğurlarken “En uzak yakın arkadaşımız” diye hitap etmişler.

Çoğu devletin anayasasında, uluslararası hukukta yeri olan umut hakkını kullanabilmiş midir Murat Saat, bilinmez. Ama umut ilkesine sıkı sıkıya bağlanmış belli ki. Yazmış çünkü, kendini boşluğa bırakmamış. Bir urganla belinden bağlıymış gölgesini düşürebileceği sokakların hayaline. İçeriden yazdığı bir mektupta, “İki dünya arasında süreklileşmiş sınır ihlalleri buluyorum yazdıklarımda” diyor. Ne zaman kalemi eline alsa, o korunaklı cezaevinden, o loş hücresinden firar ediyor Saat:

“Ben yazarak ilk önce, buraya ait olmadığımı söylemeye çalışıyorum. Bu mekânın benim karakterim olmayacağını, bunu kabul etmediğimi ilk önce kendime tekrar tekrar hatırlatmak istiyorum. Bu şekilde başka hayatları yazarken kendimi var ediyorum aslında.”

***

Umut hakkı ile tanıştığım yazıda bir yükümlülük ile de tanıştım: devletin, vatandaşlarının vücut bütünlüğünden sorumlu olması. Devletin vatandaşını koruması gerektiğini herkes iyi kötü bilir. Ama bunu şık bir terim olarak karışınızda görünce, korunmanın “vücut bütünlüğünün sağlanması” anlamına geldiğini idrak edince – ki vücut bütünlüğüne ruh sağlığı da dahil – son yıllarda ne kadar kırılgan ve korunmasız olduğunuzu bir kez daha fark ediyorsunuz. Toprak bütünlüğünü tehdit ettiği var sayılan, iddia edilen herkesin can güvenliği, ruh ve beden sağlığı tehdit altında. Üstelik toprak bütünlüğünü tehdit etmiş sayılmanız için silahlı eylem yapmanız gerekmiyor, bir beyanatta bulunmanız, bir bildiriye imza atmanız yeterli.

Böyle nitelendiğinizde kapatılmanız veya sivil ölüme mahkûm edilmeniz bir yana, militer-milliyetçi cenahtan da tehditler alıyorsunuz. Yakın zamanda barış talebiyle “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenlerin “kanlarında duş almakla” tehdit edildiklerini hatırlayın. Bir de, cezaevine götürülürken kendinden emin bir şekilde “Orhan Pamuk akıllı olsun!” tehdidi savuran milliyetçi genci… Bu vatanperver vatandaşımız, Hrant Dink suikastının planlayıcılarından biri olmaktan yargılanmıyordu sanki. Son çıkan KHK ile bu tehditlerin hayata geçirilmesi önünde daha az engel kalmış görünüyor.

***

Vücut bütünlüğümüzü korumak ne zor yaşadığımız çağda. Paramparça bedenleri pankartlardan yapılmış sedyelerle taşınan 10 Ekim kurbanları geliyor aklıma. Suruç’ta el ele, kanlar içinde yatan bedenler. Ankara’da, Güvenpark’ta aylarca hazırlandıkları bir sınavın gerginliğini atmak için aylaklık eden gençlerin etrafa saçılmış eşyaları. Merasim Sokak’ta bir servisin camına yaslanmış mesai yorgunu başların saniyeler içinde önlerine düşüşü. Kayseri’de çarşı iznine çıkmanın neşesiyle dolu bir otobüs dolusu erden ailelerine kalan onlarca künye. Diyarbakır’dan vücut bütünlüğünü yitirmiş olarak ama vicdanı, kalbi, aklı sağlam çıkan Lisa Çalan da geliyor aklıma… Canı pek çocukların acıyla sınanması kader mi?

Güzel bir tesadüf eseri mi, edebiyatın içinde taşıdığı güç mü bilmem ama aklıma bir düşünce musallat olduğunda okuduğum kitaplarda ona karşılık gelen satırlar çıkıyor karşıma. Nitekim yukarıda sıraladığım iki kitabın yanında, 18 yaşında girdiği cezaevinden bir tabut içinde tahliye olabilen Murat Saat ve umut hakkı üzerine düşünürken, rafta sırasını bekleyen onca kitap arasından John Berger’in Hoşbeş kitabını çekip aldım. Kitaptaki “Rosa’ya Armağan” başlıklı yazıda, yazarın Rosa Luxemburg’un mektuplarından birinden yaptığı alıntı çıktı karşıma. Rosa, katledilene kadar kesintili de olsa çok uzun kalmıştı cezaevinde. Murat Saat gibi. Yine onun gibi mektuplar yolluyordu dışarıya. Vücut bütünlüğünü tehdit eden her zulme hazırlıklı olan bir bedenin ve ruhun hayata nasıl da bağlı olduğunu anlatıyordu bir mektupta:

“İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir.”

“Biri Bana Baksın” adlı öyküsünde, “Bir şeye yeterince bakarsan, bir gün, bir ay, bir yıl… o da sana bakar” diyen Saat, her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmese, umut hakkını kaybettirebilecek kadar uzun süren hapislik hayatına rağmen umut ilkesine bel bağlayabilir miydi?

Graham Swift’in Su Diyarı romanındaki tarih öğretmeni Crick’in tespiti doğru. “Sadece bir kere olduğu halde, bütün eşsiz ve önemli şeyler gibi sonsuza kadar tekrarlanmaya devam ediyor, içinde tekrarlanabileceği bir bellek bulduğu müddetçe” bir takım şeyler. Murat Saat ve 18 yaşından beri koruduğunu ummak isteğim umut hakkı yaşadıkça belleğimde tekrarlanacak. Ben de bu kadar kötümser olduğum bir dönemde onun gibi umut ilkesine sarılmak istiyorum. Hem böylece devletin sorumlu olduğu vücut bütünlüğümü kendi kendime sağlayabilirim belki.

 


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI