Uzun sürmüş bir günün akşamı (*)

Cuma, 22 Aralık, 2017
Bu gerçek anlamda bir ‘geri dönüş’: Refahyol hükümetinin D8 rüyaları, çok daha öteye vardırılmış siyasi tutumlarla BM’de ‘hesaplaşma’ yapacak noktaya ulaşmış; yine siyasi suikast endişeleri başgöstermiş; yine Kürt liderler ve siyasetçiler hapse atılmış ve yine Ağar-Terim ikilisi Galatasaray’a yönelmiş…

21 Aralık 2017 günü, sabahki şokların akşama ‘olağan’ hale geldiği ve adeta koca bir “gündem kara deliği”ne dönüşmüş bulunan Türkiye için bile oldukça ‘hızlı’ bir gündü. Işık olarak en kısa gündü ama olaylarıyla çok ‘uzun sürdü’. Ülkenin içinde bulunduğu durumu çeşitli yönleriyle açığa çıkaran gelişmeler yaşandı art arda.

Anayasa Mahkemesi’nin Selahattin Demirtaş’ın yaptığı başvuruyu reddetmesi…

28 Şubat davasında savcının, eski Genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı ve emekli Orgeneral Çevik Bir hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemesi…

HDP Milletvekili Garo Paylan’ın gündeme getirdiği, Avrupa’daki bazı Türkiyelilere suikast düzenleneceği iddiasıyla ilgili olarak Alman polisinin, “Tehlikeden haberdarız” diye açıklama yapması…

İstanbul Belediye Zabıtası’nın ‘komutanı’ olduğu anlaşılan şahsın, kendisini hazırolda dinleyen bir zabıta memurunu tokatlayarak bayılttığına dair görüntülerin ortaya çıkması…

Zarrab davasında karar duruşması…

Birleşmiş Milletler’de Kudüs oylaması…

Ve gece saatlerinde, tüm bunların üstüne Galatasaray’da 4. Fatih Terim döneminin başladığının anlaşılması…

Sadece bazıları sıralanmış olan bu dünkü gelişmeler, Türkiye’nin siyasal, ekonomik, diplomatik ve ‘kültürel’ olarak içinde bulunduğu duruma ilişkin anlamlı bir matris oluşturuyor. Ancak biz bunların siyasetten en uzak gibi görünenine, Fatih Terim’in bir kez daha Galatasaray teknik direktörlüğüne getirilmiş olmasına biraz odaklanarak, bunun bile diğerleriyle ne denli bağıntılı olduğuna bakalım.

Terim ve Mehmet Ağar arasındaki yakın ilişkiler eskiye dayanıyor.

Fatih Terim hakkında enformatik hatırlatmalara pek gerek yok sanırım. Onun endam ettiği spor/futbol alanına çok uzak olanlar bile Fatih Terim’den haberdar; bir ‘tip’ olarak onun farkında. Başarıları, başarısızlıkları, demeçleri, üslubu, mimikleri, maaşları, tazminatları, kavgaları vs. ile 20 yılı aşkın süredir bir şekilde ülkenin gündeminde asılı Fatih Terim. Kimi zaman bir ‘spor bilgesi’ rolünü oynamaya çalıştığı da görüldü; ama çoğu zaman kavgaları, sertliği, terslemeleri, gazetecileri azarlamaları, hatta sonunda kebapçı kavgalarıyla konuşuluyordu. Son olarak Milli Takım’ı çalıştırırken bazı ‘yıldız’ oyuncularla sorun yaşamış; kötü sonuçlar üzerine takımdan gönderilmiş; sözleşmede belirtilen tazminatını isteyince ‘akçe meselesi’ ile kamuoyunun önüne atılmış; alışık olduğu medya ve siyaset desteğinden maruz kalınca da sessizliğe gömülmüştü.

Kendisini ulusal takımdan uzaklaştıran ve ardından tazminatıyla ilgili olarak problem yaşadığı kurum, (artık ondan geriye nasıl bir kurum kaldıysa) Futbol Federasyonu idi. Kurumun başındaki isim ise Yıldırım Demirören…

Demirören, 16 Nisan referandumundan 1 ay önce, ‘Futbol Zirvesi’ müstear adıyla ve sırf siyasi propaganda olsun diye tertiplenmiş bir bağlılık gösterisinde, “Sayın Cumhurbaşkanım daha güçlü bir Türkiye için 17 Nisan sabahı ‘Evet’ diyen bir Türkiye’ye uyanmak dileğiyle saygılarımı sunuyorum” diyordu. ‘Bir sitemle’, tek gecede bütün ortaöğretim sınav sisteminin değiştirildiği bir ülkede ‘olağan’ bir biat…

Bu boyuttaki bir krizde neredeyse ilk kez siyaset ve medya desteğinden yoksun kalan Fatih Terim, karşısına çıktığı sıkletin ‘özerk’ bir federasyon ve onun ‘başkanı’ olmadığını, vekalet yoluyla da olsa ‘bir başka gücün’ basıncı altında kaldığını çarçabuk anlamış olmalı.

Ancak Terim, eski dostlarının yeni dostlukları hakkında da bilgi sahibiydi elbette. Galatasaray’a ilk kez geldiği 1996’dan itibaren çok yakın ilişki kurduğu Mehmet Ağar’la, İçişleri Bakanı’yken de kendisi için özel düzenlenmiş bir cezaevinde ‘hapis yatmaktayken’ de birlikte göründü. Aslında ikisi aynı dönemin, farklı alanlara ait iki anahtar figürüydü. 90’lar Türkiyesi’nin içişleri, yani bir bakıma ‘olağanüstü hal işleri’ Ağar’dan, futbol işleri de Terim’den soruluyordu. Kişi olarak da üslup ve yordam olarak da ‘model’ idiler. Yakınlıkları hiç eksilmedi.

DP başkanlığını Süleyman Soylu’ya ‘devrettikten’ sonra daha az ‘görünen’ Mehmet Ağar, 1996’da patlak veren ve devletle paramiliter gruplar arasında usulsüz işbirlikleri olduğu, hatta bunların iç içe geçtiğinin ortaya çıktığı ‘Susurluk skandalı’nın baş aktörlerinden biriydi. Bu ilişkilerle ilgili davada yargılandı ve 5 yıl hapis cezası alarak mahkum oldu. 2012-13 yıllarında 1 yıl hapis de yattı.

Ve 7 Haziran (2015) seçimini takip eden ‘dönüşüm’ ile birlikte ‘kıpırtıları’ hissedilir oldu. Yeniden siyasi bir tavırla ortaya çıkması ise 15 Temmuz sonrasında Erdoğan’ın İstanbul’daki evinin önünde tutulan ‘Demokrasi Nöbeti’ sırasında oldu.

Mehmet Ağar’ın esasen 12 Eylül ile başlayan ve güvenlik bürokrasisinin ‘meşakkatli yokuşunu’ tırmandıktan sonra bakanlığa kadar yükselen kariyerini sarsan en önemli olay Susurluk sürecinde ortaya çıkanlardı. O esnada RP ile koalisyon halindeki DYP’nin İçişleri Bakanı’ydı. Başbakan, Susurluk’ta açığa çıkan ilişkileri protesto etmek için eylem yapan insanlara “Glu glu dansı yapıyorlar” diyen Necmettin Erbakan, Adalet Bakanı aynı eylemler için ‘mum söndü’ diyen Şevket Kazan’dı. Susurluk ilişkilerini ortaya saçan 3 Kasım 1996’daki kazadan 4 gün sonra içişleri bakanlığını Meral Akşener’e devretti. Ama genel başkanı Tansu Çiller ve koalisyon ortaklarının türlü hakaretlerle andıkları, ışıkları kapama eylemleri “Genelkurmay lojmanlarında da” yapılıyordu. O dönem bunun güçlü bir anlamı vardı. Askerler, en azından askerler içinden bir klik, 12 Eylül ürünü olan ‘merkez sağ’ güçlerin ‘derin devlet’ olarak anılan unsurlarla bağlantılarından ve buradaki kontrol dışına çıkmış ‘yozlaşmadan’, bir de elbette, ‘dinci tehdit’ olarak gördükleri Milli Görüş / Refah ile kurdukları koalisyondan rahatsızdı.

Ağar 28 Şubat’ı (1997), kasım ayından (1996) yaşamaya başlamıştı. Sonradan önemli bir bölümü AKP kurucusu olacak ya da er geç ona katılacak pek çok sağcı bürokrat ve siyasetçi, aynı dönemde peyderpey tasfiye ediliyordu. 12 Eylül rejimi kısa sürede kanser olmuş, Kürt savaşı bu bozulmanın ‘mermi hızı’nda ilerlemesine yol açmıştı. Bin yıl sürecekmiş gibi davranan Susurluk devleti, bin yıl süreceğini söyleyen 28 Şubat devleti tarafından büyük oranda ‘etkisizleştirildi’. Abdullah Öcalan Türkiye’ye teslim edilecek ve 1993-96 arasındaki gibi bir savaşı sürdüren güçlere, hele onların resmi-gayrıresmi imtiyazlarına ihtiyaç kalmayacaktı.

Mehmet Ağar’ın “Cürüm işlemek için silahlı teşekkül meydana getirmek” suçlamasıyla 5 yıl hapis cezasına çarptırılması ise, AKP-Cemaat koalisyonunun handiyse ‘son mutlu günleri’ olan 2011 sonunda gerçekleşti.

Ve Ağar da 15 Temmuz’dan sonra, ilkin ‘Demokrasi Nöbeti’ ile ortaya çıktı; her fırsatta destek mesajları yayınladı; oyunu AKP’ye vereceğini açıkladı; Süleyman Soylu aracılığıyla bir tür ‘gölge içişleri bakanı’ olduğu dahi konuşuldu.

Ve geçtiğimiz hafta önce, ‘FETÖ’ suçlamasıyla tutuklu bulunan eski İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın lehine savunma yapması ve Çapkın’ın da aynı gün tahliye olmasıyla gündeme geldi. Ardından yeni Galatasaray yönetimine girme ihtimaliyle… Ve peşi sıra da Terim’in Galatasaray’ın başına geri dönmesiyle…

Bu gerçek anlamda bir ‘geri dönüş’: Refahyol hükümetinin D8 rüyaları, çok daha öteye vardırılmış siyasi tutumlarla BM’de ‘hesaplaşma’ yapacak noktaya ulaşmış; yine siyasi suikast endişeleri başgöstermiş; yine Kürt liderler ve siyasetçiler hapse atılmış ve yine Ağar-Terim ikilisi Galatasaray’a yönelmiş…

Artık doğrudan söylemek gerekirse, Galatasaray’da IV. Fatih döneminin başlamasıyla 28 Şubat davasında yargılanan eski askerler hakkında ağır müebbet istenmesi, hatta bunların aynı gün olması çok da tesadüf değildir. ‘Yeni’ devlet ve onu elinde tutan siyasi klik, her birini kendisinin bir yüzüne dönüştürdüğü yargı, diplomasi, spor gibi farklı alanlarda ‘örgütleniyor’; ittifaklar kuruyor, bozuyor; belli ki eski dostlar yeni dostlara takdim ediliyor…

Ama tüm bunlar olurken gerçekten ‘geçmiş’ olandan medet umuluyor: Dikiz aynasına bakarak araba kullanmaya çalışan biri gibi… Ve bu ‘arkaya bakarak yürüme’ kervanına maalesef Galatasaray da katılmış bulunuyor.

* Bilge Karasu’ya hürmetle


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI