Hollywood’a niyet, Yeşilçam’a kısmet!

Cuma, 27 Ekim, 2017
‘Ayla’, Hollywoodvari bir savaş draması olmak için çıktığı yolda, Yeşilçam usulü bir melodram olarak bitiriyor hikayesini. İşin bu kısmını iyi yapıyor ama…

Kıbrıs harekâtı ve son bir yıl içindeki ‘küçük çaplı’ Suriye’ye girişleri bir yana koyarsak, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye Ordusu’nun kendi toprakları dışında güçlü bir şekilde var olduğu tek yer Kore Savaşı. Yani neresinden bakarsanız memleketin en büyük siyasi ve askeri hadiselerinden birisi. Bu savaşa dair bir film izlerken, neden durup dururken binlerce askerin Kore’ye gönderildiğine, bine yakınının bir daha geri dönememesinin altındaki politik gerekçelere dair birkaç satır da olsa görmek istiyor insan haliyle. Ama bu yıl Türkiye’nin Oscar aday adayı olan filmi “Ayla”nın böyle bir derdi yok.

Bizimkisi bir temenni çünkü filmin asıl derdi bu değil. Film, 1950-53 yılları arasında süren Kore Savaşı’na katılan bir astsubay ile orada karşılaştığı savaşta ailesini kaybeden ve Ayla adını verdiği küçük kız arasındaki dokunaklı hikayeye odaklanıyor.

Orduda astsubay olarak görev yapan Süleyman ve en yakın arkadaşı Ali, Türkiye’deki hayatlarını bırakıp Kore’deki savaşa katılmak zorunda kalıyorlar. İlk günler sakin geçiyor. Ancak zaman ilerledikçe Türk ordusuna mensup askerler de sıcak çatışmaların içinde buluyorlar kendilerini. Günlerden bir gün Türk birliği çatışma alanında seyahat ederken tüm ailesini kaybetmiş bir kız çocuğu buluyorlar. Korkudan koşamayan bu küçük çocuğa Ayla ismi veriliyor. Süleyman, kendi kızı gibi sahipleniyor Ayla’yı. Ayla’da etrafındakilerle kaynaşıyor. Türk birliğinin içinde adeta bir maskota dönüşüyor küçük kız. Süleyman, Türkiye’de kendisini bekleyenleri hayal kırıklığına uğratma pahasına süresi dolduğu halde dönmüyor ülkeye. Ayla ile kalmak istiyor. Ama devletlerarası ilişkiler, bürokrasinin zorunlulukları, hukukun gereklilikleri iki insanı ayırıyor.

GERÇEK BİR ÖYKÜDEN UYARLAMA

Bu dokunaklı hikayenin Süleyman Dilbirliği adlı Kahramanmaraşlı bir askerin gerçek öyküsü olduğunu artık herkes biliyor sanırım. Dilbirliği’nin hikayesinin üzerine ne kadar kurgu yapıldığının, meseleyi dramatikleştirmek için küçük oynamaların bir önemi yok. Film gerçeğin bir tekrarı olmak zorunda değil. Ancak “Ayla”nın başka sorunları var. Öncelikle bir şeyin altını çizerek başlayalım. Son yıllarda ülkedeki ‘gişe filmi’ kalitesi o kadar aşağılara düşmüş durumda ki, “Ayla” eli yüzü düzgün olarak kendisini ayırmayı başarıyor. Hem prodüksiyon kalitesi hem yönetmen mahareti hem de senaryo etkisi açısından amaçlarına ulaşmış görünüyor. Nedir bu amaç? Seyirciyi duygusal bir hikayenin içine atmak ve finalde mümkün olduğunca çok ağlatmak. O zaman filmin işlevini yerine getirdiğini belirtelim. Uzun yıllar (belki de Babam ve Oğlum’dan sonra ilk kez) sonra seyircinin “ağla ağla öldük” diye başkalarına anlatabileceği bir film olmaya aday “Ayla”.

HİKAYE TEK BOYUTLU KALIYOR

Ancak film bu hedefini yerine getirirken, sinemanın olmazsa olmazlarını bir kenara bırakıyor çoğu zaman. Ana hikayeye o kadar odaklanıyor ki, hiçbir yan hikaye kurma ihtiyacı hissetmiyor. Süleyman ve Ayla’nın ilişkisini merkezden kaçırmamak için çerçevenin içine başka şeyler yerleştirmekten, başka atmosferlere alan açmaktan kaçınıyor. Yazının başına dönersek; nihayetinde evlerinden, sevdiklerinden koparılıp bilmedikleri ülkede pek de parçası olmadıkları bir savaşın içine atılan insanların dünyalarına dair bir şey görmek nasip olmuyor. Türkiye sineması standartlarına göre iyi çekilmiş birkaç çatışma sahnesi dışında, savaşın yarattığı ruh hali ve atmosfere dair bir şeyler görmek de mümkün değil.

Üsteğmen Mesut’un komünistliğine bir değiniliyor ama içine düştüğü dilemma film için büyük olanaklar sunarken pek oralı olunmuyor. Ali Atay’ın hala Mecnun olmakta ısrar eden oyunculuğu filmi biraz rahatlatıyor fakat bu komedi unsurları da filmin genel bağlamından kopuk, onun kişisel çabasının ürünü gibi duruyor. Asıl önemlisi savaşın yakıcılığı, insanların ödemek zorunda kaldıkları bedeller ve yaşanan acılar seyirciye geçirilemediği için Süleyman’ın Ayla’ya yönelik merhamet ve sevgisi tek boyutlu kalıyor. Bu ilişkiyi benzerlerinden çok daha özel kılan şey, sert bir savaşın acımasız koşulları içinde gerçekleşmiş olması. Savaşın ağırlığını yeterince anlatamayınca, sevginin büyüklüğünü anlatmakta da eksik kalıyor film. Süleyman’ın iyi bir insan olması da bunu açıklamaya yetmiyor çünkü sevgilisine karşı kayıtsızlığı “o kadar da iyi değil” dedirtiyor.

REKLAMI GÖZÜMÜZE DAYAMAK

Bitirmeden can sıkıcı iki noktaya dikkat çekelim. İlki filmin senaryosunda imzası bulunan Yiğit Güralp’in adının açılış jeneriği yerine sonda geçiştirilerek konulmuş olmasının pek de etik olmadığı gerçeği. İkincisi de sponsor meselesi. Tamam, artık filmlerde ürün yerleştirme ya da gösterme yaygın ama bu kadar kör gözüm parmağına yapmak biraz yabancılaştırıcı etki yapıyor. Filmin bir noktasında yaklaşık bir dakikalık bir havayolu şirketi reklamı gibi sahne izlemek biraz sinemanın sınırlarının dışına çıkmak demek.
Nihayetinde yönetmen Can Ulkay seyirci dostu bir filme imza atıyor ve amaç buysa sınıfı geçiyor. Ancak filmin Hollywoodvari olma iddiasının gerçeklikten çok uzak olduğunu, bu amaçla çıkılan yolun nihayetinde Yeşilçam’da bittiğini belirtelim. Bence doğru adres de orası zaten!

Yönetmen: Can Ulkay
Oyuncular: Çetin Tekindor, İsmail Hacıoğlu, Ali Atay, Taner Birsel, Lee Kyung-Jin, Kim Seol, Murat Yıldırım
Yapım: Türkiye 2017
Süre: 125 dk.

YAZARIN DİĞER YAZILARI