Uluslararası Adana Film Festivali: Yarım kalan ‘bir şey’ler

Perşembe, 28 Eylül, 2017
Ulusal yarışmanın ikinci gününde “İşe Yarar Bir Şey”, “Murtaza” ve “Eksi Bir” çıktı seyircinin karşısına. Ama beklentilerin karşılandığını söylemek güç.

DUVAR – Adana Film Festivali’nde ulusal yarışma film gösterimlerinin ikinci gününde ilk olarak Pelin Esmer’in “İşe Yarar Bir Şey” isimli filmi çıktı seyircinin karşısına. Esmer, önceki filmleri “11’e 10 Kala” ve “Gözetleme Kulesi” ile bu festivalde önemli ödüller almış bir isim. Bu yıl ilk kez İstanbul’da gösterilen film yirmi beş yıldır hiçbir lise yemeğine gitmemiş şair Leyla ve oyuncu olmak isterken kendisini hemşire olarak bulan Canan’ın hikayesi olarak başlıyor. Uzun bir tren yolculuğunda karşılaşan bu iki kadının sohbeti ilerledikçe daha kişisel alanlara doğru bir yol alınıyor.

Önce ikisi de amaçlarını saklıyor birbirlerinden, sonra Leyla’nın geçmişe yapmak istediği yolculuktan, Canan’ın içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için kabul etmek zorunda kaldığı görevinden bahsedilmeye başlanıyor. Tren yolculuğu boyunca, başka yolcularla, yeni istasyonlarla karşılaşıyoruz ve iki kadının hikayesi seyirci de hem merak duygusunu artırıyor hem de nasıl bir finale doğru yol alınacağına dair kafada birçok soru oluşmaya başlıyor. Pelin Esmer, dikkatleri çektiği belgeseli “Oyun”dan itibaren hep üzerine koya koya ilerleyen bir yönetmen olarak dikkat çekti. Aslında iş yönetmenlik maharetlerine geldiğinde “İşe Yarar Bir Şey” için de (Lise arkadaşlarıyla buluşma sahnesi hariç) aynı şeyleri söylemek mümkün.

Ama filmin hikayesi bir noktada aksıyor. Leyla ve Canan’ın uzun tren yolculuğunda kurulan gizem, yaratılan beklenti karşılanmamaya başlıyor. İkili trenden inip kentin sokaklarında dolaşmaya başlayıp, yatalak olduğu için ölümü bekleyen Yavuz’un evine gittiklerinde filmin öncesiyle bağları giderek zayıflıyor. Yaşam, ölüm, etik, ahlak gibi temel meseleler hayat pratiğinden çıkarılıp iyi işlenememiş bir edebiyatın koridorlarına atılıyor. Bizce hikayenin ana unsuru olması gereken Canan bir kenara itiliyor ve Leyla ile Yavuz arasındaki sohbetler yerini alıyor. Canan’ın bu denklemden çıkması onun yaşadığı ve seyirciye de geçen dilemmanın da filmin dışına çıkarılması anlamına geliyor ki, bu da filmin gücünden çok şey kaybettiriyor.

Leyla’nın kendisinin bile o kadar önemsemediği lise yemeğinin bir anda filmin merkezine oturtulması da girişteki hikayeden giderek uzaklaştırıyor seyirciyi. Öte yandan uzun yıllar sonra Başak Köklükaya’yı yeniden perdede görmenin verdiği haz ve Öykü Karayel’in sade oyunculuğu filmi yukarıda tutmayı başarıyor. “İşe Yarar Bir Şey” yaşam ve ölüm arasındaki bağ ve savaşı ‘katı’ gerçekliğin alanından çıkarıp, edebiyatın ‘süslü’ laflarına kurban etmese; karakterlerin gerçekliği ile edebiyatın gücü arasında dolaysız bir bağ kurabilse ne güzel olurdu kim bilir. Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı ikilisinin kaleme aldığı senaryo iyi bir film gibi başlayıp, dokunaklı bir şiir gibi bitiyor belki ama ikisi arasındaki mesafe ikinci yarıdan sonra her geçen dakika daha da açılmaya başlıyor.

DERTLİ ADAMLARDA YENİ PERDE

Türkiye sineması yirmi yılı aşkın bir süreden ‘dertli adam’ hikayeleriyle dolup taşmakta. Bu adamlar nedenini bir türlü anlayamadığımız bir biçimde sessiz, asla çözemeyeceğimiz nedenlerden ötürü öfkeli, bir türlü öğrenemeyeceğimiz sebeplerle kötü ve tabii ki herkese ve her şeye karşı fazlasıyla ketum. Geride kalan uzun yıllar boyunca bu adamların her türden, her yaştan olanına dair birbirine benzeyen hikayeler izleme fırsatını yakaladık çok şükür. Bunun 70’li yaş versiyonu olmamıştı, artık var! Özgür Sevimli’nin “Murtaza”sı, Malatya’nın bir dağ köyünde yaşayan ve filmle aynı adı taşıyan karakterle tanıştırıyor seyirciyi önce yönetmen.

Kör karısıyla yaşayıp giden, kayısı bahçesi ve düğünlere yemek yaparak geçinen Murtaza sıradan bir adam gibi görünüyor önce. Ama kirvesiyle konuşmuyor mesela. Gerekmedikçe konuşmuyor aslında. Sessizce dalıyor, uzaklara bakıyor, sokaklarda öylesine dolaşıyor, ağaçların altında uyuyor vs. Sonra bir gün İstanbul’daki kızının hastalandığı haberini alıyor, bu kente gidiyor. Bir oğlu olduğunu ve aralarının kötü olduğu öğreniyoruz yaptıkları kavgadan ama nedenini öğrenemiyoruz. Murtaza bu durumu karısından ve köy halkından saklıyor ama niye böyle yapıyor bilmiyoruz. Hem inanmıyoruz, hem de ikna olmuyoruz. Çünkü Murtaza’nın bir dergi olması gerek! Nihayetinde perdeden bir kez daha derdinin ne olduğunu bir türlü anlamadığımız, iyiliğinin ve kötülüğünün kaynaklarına ulaşamadığımız dertli bir adam daha geçerken olan Cezmi Baskın’ın oyun performansına oluyor.

İSTANBUL KAZAN ZABITA KEPÇE

Günün son filmi ise yedi yıl sonra “Eksi Bir” ile karşımıza çıkan Orhan Oğuz’a aitti. Film bir kültür merkezinde buldukları yaşlı ve bakıma muhtaç bir adamı teslim edecek bir yer bulamadıkları için sabaha kadar İstanbul’u turlamak zorunda kalan zabıta ekibinin hikayesi özetle. Üç kişilik zabıta ekibi yaşlı adamla önce Sosyal Hizmetlere, sonra Darülaceze’ye ve son olarak hastaneye koşturup duruyor ama bir sonuç alamıyor. Tabii yolculuk boyunca bu yaşlı adamın hayatını da öğrenme fırsatı buluyorlar. “Eksi Bir” ilk yirmi dakikasında dikkat çekiyor aslında.

Ercan Kesal, Serkan Ercan ve Nilüfer Açıkalın tarafından canlandırılan zabıta karakterlerinin her birinin kendilerine has özellikleri olduğunu, ‘ortalama vatandaş’ olarak tabir edilen kriterlerle bir Türkiye profili ortaya konulduğunu düşünüyor seyirci. Cep telefonu kullanımı, sosyal medyanın günlük yaşamdaki belirleyiciliği, aile dertleri derken filmin kahkaha atılacak birkaç sahnesine de tanıklık ediyoruz. Ancak, yirminci dakikadan sonra birbirini tekrar eden, karakterlerin özelliklerini kaybetmeye başladığı, giderek kamu spotuna dönen bir hikayeye dönüşüyor film. Buna bir de yaşlı adamın hikayesinin yavanlığı, oyunculuğun yetersizliği eklendiğinde sosyal meselelere parmak basan ama sinema duygusu her geçen dakika kaybolan bir iş kalıyor elimizde.

Ulusal yarışmanın üçüncü günü olan Perşembe, Venedik’te gösterilen Emre Yeksan imzalı “Körfez” ve Karlovy Vary’de beğeni toplayan oyuncu Onur Saylak’ın ilk kez kamera arkasına geçtiği “Daha”yı izleyeceğiz. Bu filmlere dair görüşlerimiz de yarın…

YAZARIN DİĞER YAZILARI