İktidar destekçisi ile nasıl konuşmalı?

Perşembe, 3 Ağustos, 2017
Totalitarizm, onu var eden ve devamını mümkün kılan destek kalabalığıyla birlikte düşünülecek bir özne. Dolayısıyla, muhalefet dili de kolaylıkla ve galiba doğru olarak, bu muhataplık üzerinden kurulabilir ve sanki kurulsa daha isabetli olur.

Bir süredir, “normalleşme”, “yumuşama” beklentisi dile getirenler hayli azaldı. Sertleşmenin devam edeceği, yarılmanın genişleyeceği ve iktidarın güç gösterilerinin artacağı konusundaki kanaat ise giderek yaygınlaşıyor. Müfredattaki değişiklik, müftülük nikahı meselesi ve meclis içtüzüğü değişikliği ile “yeni siyaset” mimarisi için hazırlanan düzenlemeler bu yöndeki yorumları güçlendiriyor. Cumhuriyet Gazetesi davasındaki tutum, Büyükada tutuklamaları ve Almanya ile gerilim, Nuriye ve Semih’e (Yüksel eylemlerine), adalet ve vicdan nöbetine yapılan muamele, Adalet Yürüyüşü sonrasında ortaya çıkan siyasetin genişleme eğilimine sert önlemlerle karşılık verileceğini gösteriyor. Öte yandan, tüm çabalara ve çeşitli zeminlerde tekrarlanan “fırçalara” rağmen bir türlü giderilemeyen “metal yorgunluğu”, referandum zaferiyle fırlayıp gidecek “güçlü Türkiye” göstergelerinin bir türlü ortaya çıkmaması, iktidar tarafında da sıkışmayı ve aslında seçeneksizliği pekiştiriyor. Bu garip istikrarsız denge hali, muhalefet tarafında (aslında iktidar tarafında da) yeniden aynı tartışmayı açıyor: iktidarın kalabalık toplumsal desteği neye dayanıyor ve nasıl değişir?

Bu konuda geçtiğimiz hafta, Ayşe Çavdar’ın artıgerçek’te yazdığı “Reis’in taifesi: Lümpenburjivazi vs. avam” yazısı çok değerli gözlem ve değerlendirmeler aktarıyor. Ayşe, Almanya’da yaşadığı olayı ve diyaloğu son derece akıcı bir dille hikaye ediyor ve bir taksi şoförünün durumunu şu cümleyle özetliyor: “Hayatının, çocuklarının rızkının, zamanında verdiği kötü bir kararla yanlış insanlara ve onların kötülüklerine sermaye olduğunu düşünmektense, bu umuda sarılmayı tercih etmişti”.  Ayşe Çavdar, iktidar destekçilerinin daha tuzu kuru, daha içten pazarlıklı ve daha fazla “nimetle” temasa gelmiş “elitleri” için de, daha başka bir “çaresizlik” tarif ediyor: “Bunu geleceğe duyduğu güvenden yapmıyor, bugün yapabileceği başkaca bir şey kalmadığı, geldiği mesafeden geri dönemeyeceğini bildiği, geri dönüş umudunu tükettiği gibi, yeni bir hayal kuracak güce ve idrake de sahip olmadığı için yapıyor”. Bu tartışmaya, Twitter’da bir flood ile katılan Yahya Madra da (@ymadra), “Ayşe Çavdar’ın öznellik çözümlemeleri, iktidarın dengesinin ne salt ekonomik çıkara ne de ideolojik içeriğe indirgenemeyeceğine işaret ediyor” diyerek önemli bir noktanın altını çiziyor.

Bu noktadan hareketle başlıktaki soruyu, yani “İktidar destekçileriyle nasıl konuşmalı” meselesini, motivasyonu ve dozu değişse de “kabullenilmiş suç ortaklığı” üzerinden tartışmaya devam edebiliriz. Çünkü, yaşananlar ve tüm olup bitene rağmen devam ettirilebilen kutuplaşma, pasif bir “destek” ilişkisi ile açıklanabilir değil. Üstelik uzunca bir süredir böyle. İktidarın savunma stratejisi olarak yürüttüğü kutuplaştırma ve “ötekini ezme” uygulamaları bilinçli olarak alenileştirildi. Olup bitenin kimsenin “bilmiyorduk” diyemeyeceği bir açık seçiklikte yaşanması, sadece muhalifleri “göstere göstere” ezme ihtiyacından değil, destekçileri de aktif suç ortağı olmaya sıkıştırma isteğinden besleniyor.  Neticede suç ortaklığından daha büyük bir destek garantisi yok. Ayşe Çavdar’ın konuştuğu taksicinin söylediği “biz tahammül ettik, siz de edeceksiniz” sözünde olduğu gibi, rövanşist tatminin kendileri için güzel günlerden çok, ötekiler için “azap günleri” yaratma şeklinde formüle edilmesi de, bu ortaklığı derinleştiriyor. İktidarın hayat tarzına müdahale hamlelerinin özellikle rahatsızlık yaratarak ve rahatsızlığın görünürlüğü (özellikle aşağılamalar eşliğinde) konusunda özel çabalarla sahnelenmesi de bu yüzden.

Daha önce olduğu gibi şimdi de, kimse kimseyi kandırmadığına, artık yaşananlar görmemezlik edilemeyecek bir hal aldığına göre, büyük bir kalabalıkla birlikte süreklileşmiş bir suça ortaklık yapmak sorumluluğu ortadan kaldırır mı? Gazete Duvar’da altı ay önce referandum bağlamında yazdığım ilk yazıda şöyle bir cümle vardı: “Siyasi sorumluluk ve basiret sadece partilere ve yöneticilerine ait kavramlar değil. Siyaset literatürü ve yaşanan tarih, kalabalıkların büyük hatalara, hatta suçlara onay verdiği örneklerle dolu. Kalabalıklar ‘milli irade’ ismiyle yanlıştan azade olmuyor”. Elbette, suça iştirak tek ve standart bir hal değil; dereceleri var, belki hafifletici, bazen de ağırlaştırıcı sebepleri var, verdiği zararla kurulan ilişkiye göre farklı ağırlıkları var. Fakat her durumda az veya çok kaçılamaz bir sorumluluğu olduğu açık. Meseleye buradan bakınca, AKP’yi destekleyen kalabalıklara öncelikle hangi gerçeği anlatmak gerekir? İktidarın, Başbakan’ın YAŞ toplantısı sonrasındaki konuşmasında açıkça söylediği gibi sadece, “sürekli iktidarı garantilemekle” ilgili olduğu gerçeğini mi? Mağdur ettikleri çevrelerin yaşadığı gerçeği mi? Yoksa içinde olduğu ve giderek içine gömüldüğü kendi gerçeğini mi? Hangi gerçek onun için daha çarpıcı, daha inandırıcı veya sarsıcı olur? İnşasına bizzat katıldığı kurmaca gerçeklikle bağını hangi gerçekle yüzleşmek değiştirebilir?

Ayşe Çavdar’ın yazısındaki diyaloğun akışı ve özellikle yaşanan final (spoiler vermeyeceğim okuyun), insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesinden daha güçlü bir “gerçek temasının” olmadığını gösteriyor. Wilhelm Reich da bu yüzden, “Dinle Küçük Adam” kitabında, suçlulara değil, suç ortaklarına konuşuyordu. Zira, totalitarizm, onu var eden ve devamını mümkün kılan destek kalabalığıyla birlikte düşünülecek bir özne. Dolayısıyla, muhalefet dili de kolaylıkla ve galiba doğru olarak, bu muhataplık üzerinden kurulabilir ve sanki kurulsa daha isabetli olur. Çünkü, baskıların karşısında muktedirler için rica ve “vicdana çağrı” ne kadar geçerli ise, destekçileri için de ancak o kadar geçerli. İkna edilecek, kazanılacak, suyuna gidilerek yumuşatılacak her durumda “mağdur” kalabalıklardan değil, pasif bir izleyici olmadığının, sorumluluğunun hiç az olmadığının hatırlatılması gereken, “tam destek” koşuluyla iradesini rehin bırakmış ve yaşananlara taammüden katılan insanlardan bahsetmek gerekiyor.  Yani, “niye sesiniz çıkmıyor” sorusu yerine, “yaptığınızın farkında mısınız” suçlamasını dolaşıma sokmak.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI