Aydın Selcen
Aydın Selcen

Almanya'yla krizden Cumhuriyet'e

Çarşamba, 26 Temmuz, 2017
Dış politika epeydir, iç siyasetin uzantısına ve oy devşirmeye yönelik bir PR faaliyetine dönüştü. Hariciye de konsolosluk işlerine koşuldu. OHAL gerekçesiyle ülkemizde hak ve özgürlüklerin nasıl kısıtlanabildiği Cumhuriyet Davası ve Büyükada gibi “absürt” vakalarda görülüyor. İşte bunların da dışa bir yansıması olacağı anlaşılmak istenmiyor. Herhangi bir özeleştiri gereği de duyulmuyor. Almanya’yla kriz de diğer tüm konular gibi tek elden, en tepeden yönetilecek. Ceremesini ise yine biz çekeceğiz.

Cumhuriyet gazetesi davası Pazartesi günü nihayet başladı. Kadri Gürsel gibi iyi gazetecilikten başka suç (!) isnat edilemeyecek arkadaşlarımız dokuz ayı bulan esaretlerinden sonra nihayet yargıç yüzü görebildi. O arada, Almanya’ya INTERPOL üzerinden “teröre destek oldukları” gerekçesiyle verilen altı yüz küsur Alman şirketine dair listenin “yanlışlık oldu” denilerek, geri alındığına da tanıklık ettik.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi, sözcüsü Kalın ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da, ülkemizde yargının bağımsız olduğu vurgusuna dayanan açıklamalarda bulundular. Oysa ülkemizin hukuk devleti olma özelliğini geçtim, kanun devleti olduğundan dahi artık söz edilemeyeceği gerçeği gözümüzün önünde. Neden derseniz, ilk paragrafa geri dönebilir, dilerseniz benim de yaptığım gibi, Kadri Gürsel’in savunmasının tam metnini okuyabilirsiniz.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Alman mevkidaşı Gabriel’i telefonla aradığını ve ikili sorunların medya üzerinden değil diplomatik kanallardan konuşmak konusunda uzlaşmaya varıldığını (ama Ankara’dan) öğrendik. Ayrıca, Başbakan Yıldırım da konu hakkında üslup itibarıyla ender sağduyulu açıklamalardan birini yaptı. Buna karşılık, içerik bakımından o da yalnızca karşı taraftan “FETÖ ve PKK’ya desteğin” kesilmesini talep ediyor. Yani Almanya’nın tüm taleplerine deyim yerindeyse sağır kalıyor.

Alman Dışişleri Bakanı Gabriel, vatandaşı insan hakları savunucusu Steudtner’in ülkemizi henüz ilk ziyaretinde tutuklanması üzerine, tatilini yarıda keserek Berlin’e döndü. Kendi de eski SDP lideri olan Gabriel, iktidardaki koalisyon ortakları Hristiyan Demokratlar’ın ve Sosyal Demokratlar’ın liderleri Şansölye Merkel ile Martin Schulz’la görüştükten sonra bir açıklama yaptı.

Açıklamasında savsaklanan AB üyeliği süreci ve 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne gösterilen cılız tepki bağlamında ülkemizde oluşan haklı hayal kırıklığı bağlamında şimdiye dek Ankara’yla diyalog kanallarının kesilmemesi, köprülerin atılmaması için uğraştıklarının altını çizdi. Almanya’daki Türkiye kökenli yurttaşlara verdikleri değerin altını çizdi. Bu işin tatlı kısmı.

Açıklamanın devamı ise acı. İsim verilmeden Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a demokrasi açısından çok ağır eleştiriler var. NATO’nun sadece bir savunma işbirliği örgütü değil aynı değerleri paylaşan ülkelerin birliği olduğu hatırlatması var. Ardından yaptırımlar sıralanıyor.

Devamındaysa, Alman şirketlerinin ülkemizde yatırım yapmalarının teşvik edilmeyeceği, Hermes ve Avrupa Yatırım Bankası kredilerinin kesilmesi, Gümrük Birliği’nin güçlendirilmesi dahil AB ile tüm ilişkilerin durdurulması, Alman vatandaşlarına güvence verilemeyeceği gerekçesiyle seyahat uyarısı.

Onun hemen öncesinde Dışişleri Bakanlığı Berlin’deki büyükelçimiz Ali Kemal Aydın’ı keza Gabriel’in talimatıyla bakanlığa çağırdı. Çağırmakla kalmadı genellikle olmadığı biçimde, Büyükelçi Aydın’a hangi konuların, hangi tonda iletildiğine dair bir açıklama yaptı. Açıklamanın İngilizce metninde kullanılan ifadeler (“summoned”; “without diplomatic pleasantries”; “we mean business” vb.) diplomasi dilinin oldukça dışında. Sorunların çözümünün mühletli olduğuna dair yapılan vurgu da sert.

Korkarım bu vaka AKP “sistemi” dış politika yönetimine bir uyandırma işlevi gördü. Dışişleri Bakanlığı devasa bir yazmanlığa dönüşür, önemli başkentlerdeki büyükelçilikler mega-başkonsolosluklar olarak yeniden yorumlanırken, 21’inci yüzyılda diplomasinin aksesuar bir sanat olmadığı herhalde anlaşıldı. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın’ın telaşı da sanırım bundan. Demek ki Türkiye ölçeğinde, çok boyutlu dış politika sınamalarıyla boğuşan orta sıklet bir ülkenin, ehil büyükelçilere ve saat gibi işleyen bir hariciyeye (halen) ihtiyacı varmış.

Kalın istediği kadar “bize kimse parmak sallayamaz” desin, Daily Sabah’taki yazısı iki cılız sava dayanıyor: Türkiye’de soruşturulan Alman firması yoktur ve tutuklanan “bir” Alman vatandaşının tutuklanması yargıya intikal etmiş konudur.

Bu makaleyi okuduysa Gabriel kahkaha mı atmıştır, acı acı tebessüm mü etmiştir, gözlerini tavana mı dikmiştir bilemeyiz. Zira (girişte de belirttiğim üzere) İçişleri Bakanı Soylu, Alman mevkidaşı De Maziere’i arayarak söz konusu listenin “yanlışlıkla” Alman makamlarına INTERPOL üzerinden ulaştırıldığını ve aynı yoldan geri çekildiğini bildirdi.

Ama Almanlar iki işi birden yaptı bu kez. Önce Almanya’daki din görevlilerimizin yürüttükleri faaliyetleri deşifre ettiler, keza istihbari faaliyet kapsamındaki bazı telefon görüşmelerinin içeriğini sızdırdılar ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın Hamburg’daki G-20 kapsamında Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli yurttaşlara hitap etmesine izin vermediler.

Aynı zamanda Gabriel, iletişim dili olarak Türkçe’yi kullanarak doğrudan, orada yaşayan Türkiye kökenlilere hitap etti ve Almanya’da bizdeki “amiral gemisine” tekabül eden popüler Bild gazetesinde yine bizim çifte vatandaşlara yönelik yazısı çıktı. Yani Berlin, hem Putin’in uçak krizini çözerkenki tutumundan, hem Erdoğan’ın siyaset stilinden kendince gerekli dersleri çıkarmışa benzer.

İlaveten kendi de eski Dışişleri Bakanı olan Cumhurbaşkanı Steinmeier de Almanya’da yaşayan Türkiyelilere seslendi. Kimi gözlemcilerin ileri sürdüğü üzere bu kucaklayıcı çağrının arka yüzünde “başınızı bela sokmayın” uyarısı mı vardı bilinmez. Güçlü Maliye Bakanı Schauble de aynı topa giren bir başka aktör. Bir başka deyişle, Almanya tam takım sahada.

Dış politika epeydir, iç siyasetin uzantısına ve oy devşirmeye yönelik bir PR faaliyetine dönüştü. Hariciye de konsolosluk işlerine koşuldu. OHAL gerekçesiyle ülkemizde hak ve özgürlüklerin nasıl kısıtlanabildiği Cumhuriyet Davası ve Büyükada gibi “absürt” vakalarda görülüyor. İşte bunların da dışa bir yansıması olacağı anlaşılmak istenmiyor. Herhangi bir özeleştiri gereği de duyulmuyor. Almanya’yla kriz de diğer tüm konular gibi tek elden, en tepeden yönetilecek. Ceremesini ise yine biz çekeceğiz.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI