Yargıtay 1. Başkanı Mehmet Akarca’nın Adli Yıl konuşmasına eleştirel bir bakış; Başkana göre yargıda sorun yokmuş!

Bağımsız davranma yerine yürütmenin işini kolaylaştırmak ve iktidarın paralel militanlığını yapmak toplumsal barışı ve hukuk düzenimizi daha da zedeleyecek, onulmaz tahribatlara yol açacaktır.

Google Haberlere Abone ol

Mehmet KAYA*

2022-2023 adli yılı Yargıtay 1. Başkanı Mehmet Akarca’nın açılış konuşmasıyla başladı. 1943 yılından bu yana gelenekselleşen Yargıtay başkanlarının konuşmaları incelendiğinde her bir konuşmanın içinde bulunduğu dönemin ayırıcı vasıflarına, özelliklerine göre şekillendiği ve renklendiği görülüyor. Akarca’nın da konuşması; Cumhurbaşkanı hükümet sisteminin mahiyet ve bünyesine uygun bir konuşma oldu. Ekonomi, hukuk ve siyasal krizin yanı sıra devasa toplumsal sorunlara ve çatışmalara karşın nasıl ki ‘‘Avrupa bizi kıskanıyor’’ denilerek algı çarpıtması yapılıyorsa Akarca’nın konuşmasında da yargının sorunları ve hukuk sistemimizin içinde bulunduğu karanlık tablo yerine sosyal medya ve büyük devletler eleştirilerek gerçekler ters yüz edildi. 

Yargıtay 1. Başkanı Akarca konuşmasının hemen başında insan hakları kenar başlığında ‘‘İçinde yaşadığımız yüzyılda insan hakları açısından dünyanın bir gurur tablosu çizmediği açıktır. Hepimizin üzerine titremesi gereken “insan hakları” kavramı, güçlü devletlerin zayıf devletlere müdahale etmesinin bir aracı olarak bu yüzyılda da kullanılmaya devam etmektedir. “Devletler hukuku” yerine “güçlülerin hukuku”nun geçerli olduğu yeni dünya düzeni; insanlığa barış, refah ve mutluluk getirmekten oldukça uzaktır’’ dedi. İnsan hakları kavramının hukuki ve felsefi dayanaklarına aykırı olacak biçimde belirli, ayrıcalıklı ve imtiyazlı kesimlerin çıkarlarının korunması elbette eleştirilmeli. Ancak eleştiriden, milliyetçilik ile bütünleşen ulus-devletçi politik yapısından kaynaklı insan hakları karnesi en zayıf ülkelerden biri olan Türkiye’nin muaf tutulması ortaya konulan düşünceyi bilimsel ve hukuksal açıdan değersizleştiriyor.

YARGI İKTİDARIN ‘İŞ GÖRMESİNİ' KOLAYLAŞTIRDI

Türkiye’nin 2022 yılı insan hakları karnesine bakıldığında ifade, örgütlenme ve toplantı özgürlüğü, kadın ve LGBTİ hakları alanında gerilemeler yaşandı. İstanbul Sözleşmesi’nden hukuka aykırı yöntemle çekilme kararı verildi; karara karşı açılan iptal davası reddedildi. Resmi ve resmi olmayan gözaltı yerleri ve cezaevlerinde işkence iddiaları gündemden düşmedi. İnsan hakları savunucuları, gazeteciler, hukukçular, muhalif Kürtler baskı altına alındı, haksız ve keyfi tutuklamalar gerçekleştirildi. Mülteciler, sığınmacılar ve göçmenler saldırılara ve şiddete maruz kaldı.

Otoriter ve merkezileşmiş Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin eseri bu insan hakları ihlalleri tablosunda yargı oldukça işlevsel bir görev gördü. Kobani ve Gezi davalarının yanı sıra AİHM kararlarının uygulanmaması bu işlevselliğin en somut ve görünür örnekleri oldu. Cezaevlerinde 8 ayda kronik hasta mahpuslardan 44’ünün hayatını kaybetmesi, siyasi mahpuslara ve muhaliflere yargının yaklaşımının siyasal iktidardan bağımsız olmadığını defaatle gösterdi.

Adli ve idari pratikte Türkiye’nin insan hakları ihlallerinden kaynaklı hafıza ve hatıralarımız; karanlık, acılarla dolu, adeta gerçekliğinden şüphe edebileceğimiz ancak içinde uyandığımızda utandığımız olaylarla dolu… Sedat Peker ifşaatlarıyla gündeme gelen suçlarla ilgili sessizliği tercih eden yargı bugüne kadar vatandaşa ne haklarının teminatını sunabildi ne kanunları uygulayabildi ne de vatandaşta hak duygusunun en temel ve meşru olduğu hakkında bir ümit duygusu yaşatabildi. Zaten böylesi bir yargıdan Türkiye’nin ağır insan hakları ihlalleri tablosunu görmesini ve iktidarın gözünün içine bakarak söylemesini de kimse beklemiyordu.

Daha cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un “Türk devrimlerini hayata geçirmek Türk yargısının yegâne gurur kaynağı” sözleriyle politik misyonu tanımlanan Türk yargısı, dün olduğu gibi günümüzde de bağımsızlık denge ve denetim aracı olmaktan çok, iktidarın gereği gibi iş görmesini kolaylaştırma aracı olmuştur. İktidarın gözünün içine baka baka verilerle insan haklarındaki kötü gidişatı ortaya koyamayan, soyut kavramlarla veya sözü güçlü devletlere getirerek konuşan yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı günümüz Türkiye’sinde ham hayaldir. 

KONUŞMA İKTİDARIN DİLİYLE YAPILDI

Yargıtay 1. Başkanı konuşmasının ‘‘Demokrasi ve Hukuk Devleti’’ kenar başlığı taşıyan 2 bölümünde ise iktidardan öğrendiği parmak sallayan dille yapıldı. ‘’Sözde insan hakları raporları ile dünyanın gözünü boyamaya çalışan sivil toplum örgütlerinin, Türkiye üzerinde baskı kurmaya çalışan sözde insan hakları kuruluşları ile basın özgürlükçülerinin, belli odakların aparatı olduğu gün yüzüne çıkmıştı’’ denilerek Türkiye’nin demokrasisi güçlü bir hukuk devleti olduğunu iddia edildi. Verilerle ülkenin hukuk ve demokrasi karnesine bakıldığında bu sözlerin de bilimsel ve hukuki olmaktan ziyade iktidarın tehdit dilinin kötü kopyası olduğu da anlaşılıyor.  

2021 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde (Rule of Law Index) Türkiye 139 ülke arasında 117'inci sırada yer aldı. Türkiye, coğrafi bölgelere göre kategorize edilen endekste, Doğu Avrupa ve Orta Asya grubunda bulunan 13 ülke arasında ise Rusya'nın da gerisinde sonuncu sırada yer aldı. World Justice Project’in 2020 endeksine göre 128 ülke arasından 107’inci olan Türkiye, 2021 endeksinde ise 139 ülke arasından 117’inci oldu. İsveç Göteborg Üniversitesi 2022 raporuna göre Dünya Demokrasi Ligi’nde Cibuti ve Ruanda gibi ülkelerin altında yer aldı. Yine Freedom House tarafından her yıl yayınlanan Dünya Özgürlük Raporu’na göre 2022 yılında Türkiye özgür olmayan ülkeler kategorisinde yer aldı. Türkiye’nin 100 üzerinde 32 puanla; Uganda, Gine, Ürdün ve Haiti gibi ülkelerden sonra gelmesi ne acı tablo… Raporlarda ortak görüş; ‘‘AKP’nin yönetime geldiği ilk yıllarda Türkiye’de liberal reformlar hayata geçirildi ancak sonrasında sivil özgürlükler ve siyasi haklarda hızlı bir düşüş trendi yaşandı. 2016 yılında sonra muhalif sesler üzerindeki baskılar arttı; 2017 Anayasa değişikliği sonrası başkanın geniş yetkileri nedeniyle denge ve denetleme mekanizması ortadan kaldırıldı’’ şeklindedir. Bu raporların tümünde Yargıtay Başkanına göre Türkiye üzerinde baskı kurdukları söylenen batılı ülkeler ise ilk sıraları paylaştı

Bu raporlar karşısında Yargıtay Başkanının görüşleri temelsiz kalıyor. Oysa yargı görüş ve düşünceleri somut olay ve olgulara dayandırmalı. Soyut anayasa ve yasa maddelerini tekrarlamaktan ibaret bir yaklaşımın anlam ve değeri olmaz. Mesele konuşmanın sadece dayanaksız, gerçeklerden uzak ve bilimsel verilere aykırı olması değil, kullanılan dil de sorunlu. Yargı, iktidarın diliyle ve parmak sallayarak konuşmaktan kaçınmalı.

YARGIYA GÜVEN DÜŞÜŞ TRENDİNDE

Akarca konuşmasında; yetkilerin giderek aynı organda toplanması nedeniyle güvence olmaktan çıkan Anayasa’nın yeniden hazırlanması gerektiğine dair bölümü ise ne yazık ki temenni ile geçiştirdi. Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları zaten sürekli gündemdedir. Ancak yeni anayasa ne şekilde oluşturulmalı ve özellikle devletin hukuki niteliği nasıl tanımlanmalı?  Bu bağlamda öncelikle yeni anayasadan ne anlaşılması gerekir? Anayasanın ihdası sürecinde benimsenmesi gereken yöntem ne?  Nihai olarak, devletin yeniden anayasal yapılandırılması sürecinde dikkate alınması zaruri olan temel ilkeleri neler? Konuşmada bunların tartışılması gerekirdi. Türkiye sivil, demokratik ve özgürlükçü bir anayasaya olan ihtiyacını ancak böylesi bir tartışma, görüş ve değerlendirmelerle elde edebilir. Konuşma temenni ve dileği aşmadığı için zayıf ve yetersiz kaldı.

Konuşma esnasında anayasa değişikliğine dair temenniden sonra gelmek üzere ‘‘Son yıllarda gerçekleştirilen reform çalışmalarının bir sonucu olarak yargıya güven her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle, halkın yargıya olan güveninin çok az olduğuna dair haber ve yorumlar doğru değildir’’ şeklinde gerçeklikle bağdaşık olmayan değerlendirme yapıldı. 

AKSOY Araştırma Şirketi'nin yaptığı kamuoyu araştırmasına göre ve aşağıda görüldüğü üzere Türkiye'de ancak her 100 kişiden 18’i yargıya güvendiğini söylemektedir. Toplumun geri kalanı yargıya güvenmiyor. Ve aynı araştırmada bırakınız politik suçlarla ilgili davaları; hırsızlık ve cinsel istismarla ilgili suçlarda bile adil karar çıkmayacağına, suçluların korunacağına dair yaygın bir görüş hâkim.

Yine Konda araştırma şirketinin 2021 yılı araştırmasına göre toplum genelinde adalet sistemine karşı oluşan güvensizliğin en önemli sebeplerinden biri de insanların haksız yere cezaevine konulması olarak gösterildi. Araştırmaya göre toplumun yüzde 72'si insanların haksız yere cezaevine girdiğini düşünüyor. Ankete katılanların yüzde 79'u son yıllarda daha fazla insanın cezaevlerine konulduğunu, yüzde 21'i ise böyle bir durum olmadığını söylüyor.

Bu raporlardan da anlaşılacağı üzere bilimsel veriler Yargıtay başkanını doğrulamamakta. Yargıya güven düşüş eğiliminde ve mahkemeler ‘‘AKP mahkemeleri’’ olarak görüldüğü sürece güvenin tesisi oldukça güç.

TUTUKLAMA CEZALANDIRMA VE İNFAZ ARACINA DÖNÜŞTÜ

Yargıtay 1. Başkanı abartılı bir yargıç egosuyla konuşmasının devamında sözü tutuklama müessesine getirdi. Tutuklama müessesiyle ilgili ‘‘Ceza davalarında yargılamanın tutuksuz yapılması esas olup, tutuklama tedbirine başvurulması istisnadır. Bir kimse, suçluluğu kesinleşmiş mahkeme kararı ile saptanmadıkça suçlu kabul edilemez. Bu ilke hem insan hakları hem de ceza hukuku bakımından temel bir ilkedir. Aksine uygulamalar masumiyet karinesini ve lekelenmeme hakkını ihlal eder’’ şeklinde temel soyut kuralları sıraladıktan sonra ‘‘… bazı tahliye kararları bahane edilerek Türk yargısına yönelik basında ve özellikle sosyal medyada yapılan kara propaganda faaliyetlerine halkımız itibar etmemelidir’’ diyerek asıl muradı var olan yanlışların teyidi olarak tezahür etti.

Yargıtay başkanının belirttiğinin aksine ve Konda araştırma şirketinin verilerinde de görüldüğü üzere yargıya güvenin düşüşünde ve yargının siyasal araç olarak işlevselliğinde en çok tartışılan konu tutuklama müessesidir. Hukuk fakültesinde, başkanın anlattığı şekilde soyut olarak bize öğretilen bu müessesin 22 yıllık meslek hayatım süresince siyasal nitelikli davalarda; intikam ve siyasi hesaplaşma, muhalif düşünenleri yargısız cezalandırma aracı olarak kullanıldığına neredeyse her gün tanıklık ettim. Daha yakın tarihte Osman Kavala’nın beraat ettiği dosyada tahliye edilmeyerek daha önce tahliye edildiği bir dosyadan yeniden tutuklandığına, benzer durumun Demirtaş için de yapıldığına tüm kamuoyu tanıklık etti. Meslek pratiği bize göstermiştir ki, realist bakış açısıyla uygulamaya bakıldığında tutuklama, ceza muhakemesi hukuku kapsamında ele alınması gereken bir tedbir değil, maddi ceza hukukunda uygulanan "süresi gayrimuayyen hapis cezası" türü haline getirilmiştir. Bu görüşümüz hem AİHM hem de Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularında haksız tutuklama ile ilgili verilen yüzlerce ‘kabul edilebilir’’lilik kararlarıyla ispatlanmıştır.

Ceza reformu stratejisi belgelerinde defaatle tutuklama müessesi yer aldı. Bu belgeler; hukukumuzda tutuklamanın bir cezalandırma aracı olarak kullanıldığının, tutuklamanın kural, tutuksuz yargılanmanın istisna kabul edildiğinin, tutuklulukta geçen sürelerin makul olmadığının, tutuklamanın zorunlu olmayan hallerde de ölçüsüz olarak uygulandığının ön kabulüne dayanılarak hazırlandı. Yargı reformlarıyla uygulamadaki bu durum her kadar tersine çevrilmek istenmişse de yargı; yasa koyucunun amacını göz ardı ederek yürütmenin istediği kararları verme alışkanlığını terk etmedi. 2022 yılı Mart ayı verilerine göre halen 35.537 (otuzbeşbinbeşyüzotuzyedi) kişinin tutuklu olarak yargılanması durumun vahametini açıkça ortaya koyuyor.

Gerek uygulama gerek yargı reformu strateji belgeleri gerekse veriler Yargıtay Başkanı’nı doğrulamazken ‘‘tahliye kararı üzerinde yargıya güvensizlik oluşturulmak isteniyor’’ görüşü ne anlama gelmektedir? Öncelikle yukarıda olduğu gibi başkanın görüşünün gerçeği yansıtmadığını ispatlamak mümkün ama bilimsel veriler yerine Temel fıkrası daha uygun düşer, düşüncesindeyim. Trafikte ters yönde giden Temel ‘‘Ters yönde giden bir araç var’’ anonsuna ‘‘ne bir araç bir sürü araç’’ der. Yargı tutuklama müessesinde ters yönde trafikte seyreden Temel durumundayken sosyal medyayı suçlamak yanlışta ısrardır. Sosyal medyanın tepki gösterdiği tahliye olaylarına baktığımızda tamamı kadın cinayetleri ve cinsel istismar suçlarının faillerinin tahliyesi ilişkindir. Kanunda tutuklama öngörülen bu suçlarda tahliye ve verilen nihai kararlar kamuoyunda bu suçların faillerinin korunduğuna dair yaygın bir görüş oluşmasına neden olmaktadır. Aynı yargı, iktidarın beklentilerine uygun kanunen ve infaz hukuku açısından cezalandırılsa bile infazı cezaevinde gerçekleşmeyecek suçlarda veya politik suçlarda hemencecik refleksle tutuklama yoluna gidiyorsa yaralanan kamu vicdanı elbette sosyal medyada yankı bulacak. Burada yanlış olan sosyal medyanın değil yargının tutumudur…

YARGI MİSYONER OLMAKTAN ÇIKIP BAĞIMSIZ OLMALI

Yargıtay başkanının konuşmasında vatandaşı ilgilendiren konular bu başlıklar ve konularla sınırlı kaldı. Konuşmasının devamı teknik konular, çalışma koşullarının fiziki olarak düzeltilmesi ve yargı reformlarına övgüyle geçti. Yargıtay başkanının konuşmasına bir bütün olarak baktığımızda demokratik olmayan bir düzeni ayakta tutmaya dönük olduğu anlaşılıyor. Hali hazırda giderek meşruiyet sorunu yaşayan cumhurbaşkanı hükümet sistemi için yargının bu söylem ve yaklaşımı can damarı mahiyetindedir.  Bu yaklaşım politik ve toplumsal sorunların yürütme eliyle yargısal alana havale edilmesinin ve havale edildiğinde nasıl çözümsüz hale getirileceğinin çerçevesidir. Toplumsal muhalefetin yargı eliyle nasıl kriminalize edildiği göz önüne getirildiğinde yargıcın devletle ve iktidarla birlikte hareket etme şekli bir daha açığa çıkmış oluyor.

“Rejim ve temel ilkeler söz konusu olduğunda yargıç tarafsız davranamaz” şeklinde yıllarca ezberletilen slogana uygun olan bu konuşma tükeniş aşamasına işaret etmektedir.  Mahalli mahkemelerde yargının sopa olarak kullanılması, yüksek yargının kabulü haline gelmişse çöküş kaçınılmaz. Yargının bu şekilde irrasyonelleşmesi ve kendi kendini tüketmesi ancak misyoner olmaktan çıkıp bağımsız davranmasıyla aşılabilir. Bağımsız davranma yerine yürütmenin işini kolaylaştırmak ve iktidarın paralel militanlığını yapmak toplumsal barışı ve hukuk düzenimizi daha da zedeleyecek, onulmaz tahribatlara yol açacaktır.

Unutmayalım ki faşizmin yükselişe geçtiği, demokratik siyasetin aşağılandığı bir zihniyetten toplumun payına hukuk ve demokrasi düşmez…

*Avukat- Diyarbakır Barosu