YAZARLAR

Türk dizilerinin iki farklı izleyicisi

İzleyici çalışmalarında izleyiciyle ilgili biriktirdiğimiz ön yargılar bizi objektif olmaktan uzaklaştırıyor. Yerli dizi izlemeyi, gündüz kuşağı kadın programlarını izlemeyi belgesel izlemeye tercih edenler için toplumda hem fikir olunan bir görüş var. Bu ön yargılar bizi hem hikayeden hem de izleyiciden uzaklaştırıyor.

Televizyon izleyicisine karşı ön yargımız bitmiyor. Yeni sezonun dizileriyle ilgili sosyal medyada olumlu paylaşım yapanlara verilen bazı cevaplarda görüyoruz ki yerli dizi izleyenlere karşı bitmeyen bir küçümseme var. Beğenmediğimiz hikayeleri, oyunculukları eleştireceğiz diye saldırmak hatta hakaret etmek ata sporu gibi. Evet, hikayeler birbirine benziyor, yaratıcılık kısıtlı, diziler izleyen için, oynayan için, yazan için, çeken için çok uzun. Ancak bu birilerinin izlememesinin, birilerinin de izlemesinin doğallığını değiştirmez.

Geçtiğimiz hafta Viyana Üniversitesi’nin ev sahipliğinde yaklaşık 800 katılımcının sunum yaptığı Turkologentag 2023 (Türkoloji Günü) Konferansı’ndaydım. Tarih, edebiyat, siyaset bilimi ağırlıklı konferansın iki oturumunda da Türk dizileriyle ilgili paneller vardı. Bu panellerdeki sunumlardan birini geçtiğimiz haftalarda burada yazdığım reyting ölçümlerinin sosyo-kültürel uyumsuzluğu üzerine yaptım. Bu iki panelde televizyondaki veya dijital platformlardaki yerli dizilerle ilgili sunum yapan akademisyenlerin benden farklı bir özelliği vardı. Ya yabancı akademisyenler ya da Türkiye dışında yaşayan, hatta Türkiye dışında doğup büyüyen akademisyenlerdi. Bu farklılık dizi sektörüne, yerli dizilere ve izleyiciye olan bakışımızdaki farklı yaklaşımları görmemi sağladı. Bu hafta dünyanın dört bir yanına ihraç ettiğimiz, sadece Balkan ülkeleri ve Orta Doğu ülkeleri ile sınırlı olmayan milyonlarca izleyiciye ulaşan dizilerin Türkiye dışında nasıl araştırmalara konu olduğunu ve yaklaşım farklılıklarını anlatacağım.  

Medyanın izleyici (izleyici kelimesini çok genel anlamda kullanıyorum) araştırmaları iletişim çalışmaları kadar eski ama sosyal bilimlerin diğer alanlarıyla karşılaştırdığımızda bir o kadar da yeni bir alan. Biz iletişimcilerin ekonomi, hukuk, sosyoloji gibi temel alanlardakine benzer geçmişe ait çok tutunacak dalı yoktur. Matbaanın icadına kadar gidebiliriz ancak 1920’lerden bugüne gelen 100 yıllık bir zaman diliminde (elektronik) mecralar üzerinden iletişim alanını kuruyoruz. Bu mecraları (radyo, televizyon, internet vb.) izleyenlerin davranışlarını çalışmak da yine aynı döneme denk geliyor. İzleyici çalışmalarının başlangıcında aslında izleyiciden çok içerikler çalışılıyor. Medya mesajlarının o kadar güçlü olduğu varsayılıyor ki zaten izleyicide yarattığı etkinin çok güçlü olduğu, hatta izleyicinin bütün mesajları şırınga ile aldığı, kabul ettiği düşünülüyor. Bu sebeple de ilgi izleyiciden çok içeriğe yönelik oluyor. Neredeyse 1960’lı yıllara kadar izleyici çalışmalarındaki bu bakış değişmiyor, sadece hafifliyor. Ancak 60’larda izleyicinin de kendi seçimleri, fikirleri ve medya mesajlarını tüketirken farklı ihtiyaçları olabileceği araştırmalar sonunca ortaya çıkıyor. Bu alanda çalışırken beni en çok etkileyen çalışmalardan biri Ien Ang’in Dallas dizisi üzerine yazdığı doktora teziyle ortaya çıkan çalışmasıdır. Bu çalışmayla izleyiciye karşıdan bakmak yerine (ben bu durumu Batılı antropologların dünyanın kendileri dışında kalan bölümünü incelemeye gittikleri zamanki davranışlarına benzetirim) izleyiciyle yan yana olmak, izleyiciyle eşit bir mesafe kurmanın başladığını düşünürüm. Bu sebeple de Dallas’ı İzlemek kitabı öğrencilerim için derslerimin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Bugünün çok ekranlı ortamında izleyiciden ziyade içerik hala daha önde. Bill Gates’in ilk kullandığı yıl olan 1996’dan bugüne kadar hala hem akademik hem sektörel toplantıların en önemli cümlelerinden biri ‘içerik kraldır’. Akademik perspektiften içeriğe baktığımızda eleştirel olmamız çok doğal. Ekranda temsiliyet krizleri, çoğunluğun dışında kalan herkesin ekranın dışında kalması, şiddetin pornografik bir şekilde yeniden üretilmesi ilk akla gelen sorunlar. Bunlara bir de anlatılan hikayenin dramatik unsurları, tekrarlanan hikayeler eklenince içerikle ilgilenmemiz çok anlaşılır oluyor.

İzleyici çalışmalarında izleyiciyle ilgili biriktirdiğimiz ön yargılar bizi objektif olmaktan uzaklaştırıyor. Yerli dizi izlemeyi, gündüz kuşağı kadın programlarını izlemeyi belgesel izlemeye tercih edenler için toplumda hem fikir olunan bir görüş var. Bu görüşü en yakınınızdakine sorarak, sokak röportajlarına bakarak, iletişim fakültelerindeki yaklaşımı araştırarak ve yine medyadaki söylemi dinleyerek teyit edebilirsiniz. Bu önyargılar bizi hem hikayeden hem de izleyiciden uzaklaştırıyor.

İşte tam burada Turkologentag 2023’te birlikte sunum yaptığımız meslektaşlarımın sunumlarını, Türkiye dizileriyle ilgili konuşurken pozitif hallerini hatırlıyorum. Bu pozitifliğin arkasında elbette toplumun karamsarlığını, kutuplaşmasını ve yorgunluğunu taşımamak var. Ancak aynı zamanda izleyiciye ve hikayeye daha mesafeli, sırtında bir yük olmaksızın, önyargısız bakmak da var. Bizim iki panelimizde de oryantalist bir yaklaşım olmadığı için önyargısız kelimesini rahatlıkla kullanabiliyorum. Bu sebeple Arap ve Türk dizilerindeki Orta Doğu tarihini, Yunan izleyicinin Türk dizilerine bakışını, yerli dizilerin yumuşak gücünü, Bir Başkadır ve Kulüp dizilerinin söylemlerini, Netflix Türkiye’nin ideolojik söyleme karşı bir meydan okuma olup olmadığını dinlerken yakında umarım herkesin izleyebileceği bir ortamda yayınlanacak yerli diziler üzerine bir belgesel izlerken daha pozitif bir ruh halindeydik.

Türkiye’de medyanın kutuplaşmış, neredeyse tek bir ses ve sahibi olmaya çalışan ekonomi politik tarafı yanı sıra, hikayelerin yarattığı bıkkınlık, tek tip karakterler ve izleyici ölçümlerindeki sonuçlara göre yeni hikayeler oluşurken ölçümlerde gözükmeyen izleyicinin göz ardı edilmesi üzerinden bu çalışmalarda elbette mesafeli durmamız mümkün değil. Biz kadınların ayakta kalma çabalarını, özgürlük taleplerini bile bu hikayeler üzerinden izlemeye alışkın izleyicileriz. Ama biraz mesafeyle, başka gözlüklerle daha objektif bir bakışla bizim hikayelerimizi dinlemek bana iyi geldi. Mesele entrikanın bol olmasıysa Succession’da da bol bol entrika vardı. Yine de yeni sezon dizilerinde bu pozitif bakışımın sürekli olmayacağını şimdiden söyleyebilirim.


Aylin Dağsalgüler Kimdir?

Lisans eğitimini Celal Bayar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. City University of London’da Uluslararası İletişim alanında yüksek lisans yaptı. İstanbul Üniversitesi’nde Radyo-Televizyon-Sinema alanında doktora derecesini aldı. 2005 yılından itibaren İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Bölümü’nde çalışıyor. Medyanın ekonomi politiği, ağ toplumu, televizyon kültürü ve izleyici çalışmaları alanında dersler ile medya için proje üretimi dersi veriyor, bu alanlarda akademik çalışmalar yürütüyor. Avrupa Birliği, İstanbul Kalkınma Ajansı ve Poynter Institute destekli projelerde yönetici olarak çalıştı. 2015-2022 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı olarak görev yaptı. Akademik çalışmalarına ek olarak RGB YouTube kanalında Diziwiz ismiyle dizilerle ilgili 45 bölümlük bir sohbet programını öğrencileriyle birlikte hazırlayıp sundu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Toplum Ruh Sağlığı Bilim Kurulu üyesidir.