Toplumla barışık bir arkeoloji projesi: PAP

Bilim insanları, profesyoneller, sanatçı ve gönüllüler ‘Herkes için Arkeoloji’ mottosuyla Phoenix Antik Kenti’nde bir araya geldi. Dr. Asil Yaman'la yeni nesil arkeolojik çalışmaları konuştuk.

Taşlıca Köyü
Google Haberlere Abone ol

İZMİR - Muğla'nın Marmaris ilçesinde bulunan Phoenix Antik Kenti’nde geçtiğimiz yıl başlatılan arkeoloji projesi, farklı alanlardan bir grup bilim insanı, sanatçı, profesyonel ve gönüllülerden oluşan bir ekiple yürütülüyor. Projenin temel amacı Bozburun yarımadasının güney batısında somut ve somut olmayan kültürel mirasın belgelenmesi, elde edilecek verilerin bilim dünyasına sunulması ve kültür varlıklarının korunmasına katkı sunmak.

Projenin bir parçası olan “Sözlü Tarih” araştırmalarını çok önemsediklerini söyleyen Proje Koordinatörü Dr. Asil Yaman, etimolojik olarak da kesintisiz süren ve dönüşen çok katmanlı bir kültürel coğrafyada somut olmayan kültürel mirasın izlerini aramayı bir lüksten öte bir zorunluluk olarak nitelendiriyor.

Öte yandan yüzyıllara dayanan çok kültürlü ortak yaşamın yeniden hatırlanmasının da barışa hizmet edeceğini düşünen Yaman, ekliyor: “İlk yıldan beri Taşlıca’da geçmişin izini de, sürdürülebilir geleceğin kurgusunu da yöre halkıyla beraber arıyoruz. Bilgiyi, hikâyelerimizi ve soframızı paylaşıyoruz, birbirimizden öğreniyoruz. Bu değişimin ta kendisi!”

Pensilvanya Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Asil Yaman, Phoenix Antik Kenti’nde başlatılan yeni nesil arkeolojik çalışmaları Gazete Duvar okurlarıyla paylaştı.

Proje Koordinatörü Dr. Asil Yaman

‘YENİ NESİL YAKLAŞIMLARDAN BİRİSİ YATAY ORGANİZASYON’

Yeni nesil arkeoloji söylemi oldukça ilgi çekti. Peki, yenilikten ne anlamalıyız?

Bildiğiniz gibi, arkeoloji bir bilim dalı olarak 19. yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı. Saha çalışmalarında ya da proje yönetiminde organizasyon ve iş yapma biçimleri de bu dönemlerden itibaren şekillendi. Bu yönetim pratikleri ve iş yapma biçimleri günümüze kadar çok az değişerek geldi. Konvansiyonel bir arkeolojik saha çalışmasında oldukça katı bir hiyerarşik yapılanma ve dikey bir organizasyon şeması bulunur. Kazı/araştırma başkanından başlayarak, lisans düzeyindeki öğrenci ve gönüllülere doğru inen bir yapı vardır, yetki ve sorumluluk aşağı indikçe azalır. Benim on dokuz yıllık saha tecrübem bana bu yapının, araştırma sürecine katılanlarda değersizlik hissi yaratması, güç, tahakküm ve çıkar ilişkileri kurulması ve organizasyon içerisinde bilgiden çok şahsi ikballe zincirin en üst halkasına ulaşma psikolojisine yol açtığını gösterdi. Bu da bir bilimsel projenin ‘bilgiye ulaşma’ sürecine sekte vuran, verimi de azaltan bir olgudur.

Dolayısıyla bizim PAP’taki yeni nesil yaklaşımlarımızdan birini ve belki de en önemlisini ‘yatay organizasyon’ oluşturuyor. Bu yapıda tüm bileşenler karar alma süreçlerine katılabilir, görev ve yetkilerini özgürce kullanarak daha verimli olabilir. Yani biz burada bilgiye dayanan fikirlerle hareket edip, her fikrin dinlendiği ve uygun görülürse uygulandığı bir yapı tahayyül ettik. Günümüzdeki insan ve onun iş yapma biçimleri 19. yüzyıldaki insandan farklı olduğundan, şu an uyguladığımız model genç meslektaşlar arasında oldukça büyük ilgi çekti ve yoğun bir başvuru aldık. İlk yıl yapılan saha çalışmaları çok verimli oldu. Ben yeni nesil çapraz ilişkiler kurulabilen yatay organizasyon yapısının arkeoloji biliminde farklı tür ve nitelikteki bilgiye ulaşmada kolaylıklar yaratacağına, bu yaratılan kişisel oksijen alanlarında daha yaratıcı veriler elde edeceğimize inanıyorum.

‘İŞ BİRLİĞİNİ KUTSAYAN HARMONİK BİR YAPIDAN BAHSEDİYORUZ’

Bu konuyu biraz açar mısınız? Yeni nesil arkeolojinin, arkeoloji bilimine, insanlık tarihine ne gibi katkıları olacak?

‘Yeni Nesil Arkeoloji’, en başta yönetim organizasyonu itibariyle konvansiyonel arkeolojik saha araştırması yapılanmasına bir karşı çıkışı ifade ediyor. Böylelikle arkeolojik projelerde gördüğümüz popülist tek adam şovları da geri plana itilmiş, ekibi, iş birliğini kutsayan harmonik bir yapıdan bahsediyoruz. Ancak uygulamaya çalıştığımız modeli deneysel bir arketip olarak yorumlamak yanlış olmaz.

İkincil olarak gerçek manada disiplinlerarası çalışmaların da ancak bu demokratik yapıda başarılı olabildiğini gördük. Bu ‘çapraz ilişkiler kuran’ ve didaktik bir biçimde ‘öğreten’ bir yapıdan ziyade ‘birbirinden öğrenen’ bir model. Böylece disiplinler çapraz alt projeler, fikirler üretebilir ve yepyeni bakış açılarıyla bilimsel sorunsallara sistematik yaklaşabilir. Diğer türlü dikey hiyerarşik yapının en tepesindeki yürütücü, başka disiplinden gelen veriyi, kendi vizyonu dahilinde, kendisine yetecek kadarını alıp, geri kalanıyla ilgilenmiyor. Başka bir örnek ise bu yapının ekip içerisindeki kişilerle, onları devşirerek, simbiyotik bir biçimde ele alınması şeklindedir. Örneğin kültürel miras eğitim programı genellikle ekip içerisinden bir arkeoloğa tevdi edilen ‘görev’ icabı ve genelde görsel elde etmeye yönelik olarak kurgulanıyor. Biz buna kategorik olarak temelden karşı çıkıyoruz.

Üçüncül olarak, 'toplum arkeolojisi’ gibi alanlarda uzun erimli projeler üreterek, çocuklara yönelik yaratıcı drama ile kültürel miras ve ekoloji eğitimleri vermenin sürdürülebilir bir gelecek yaratmada önemli olduğuna inanıyoruz. Benzer biçimde ekolojik karbon ayak izimizi azaltmak, çöpünü ayrıştıran, kendi elektriğini üreten, kendi suyunu arıtan araştırma merkezi hayal ediyoruz. Örneğin bir çağdaş sanat programını hayata geçirdik. Bu hususların arkeoloji bilimine yeni ve daha fazla veri sunacağını, insanlığa da hem iş yapma biçimleri hem de açtığı yeni ufuklarla yaşanabilir bir geleceğe katkı sağlayacağına gönülden inanıyoruz.

Arazi çalışmaları

‘HERKES İÇİN ARKEOLOJİ: PAP’

Projenin ekoloji, antropoloji, sosyoloji, sözlü tarih, felsefe gibi farklı disiplinlerden birçok bileşeni var. Nasıl bir araya geldiniz? Phoenix Arkeoloji Projesi’ni hazırlarken çıkış noktanız neydi, proje nasıl gelişti?

Açıkçası Ege Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarımdan bu yana üzerine düşündüğüm ve 'bilimsel bir arkeoloji projesi nasıl olmalı' ya da 'nasıl olmamalı' sorularına verdiğim cevapların bir bütünü olarak bu proje uzun süredir zihin dünyamı meşgul ediyordu. Tabii gözlemlediğim harika örneklerin yanı sıra, Ian Hodder ve Çatalhöyük gibi çok başarılı modeller rehberlik etti. PAP bütün bunlara bir cevap niteliği taşıdı ve yukarıda bahsettiğim ilke ve yeni yaklaşımlar çerçevesinde dünyanın çeşitli yerlerinde görev yapan bilim insanları, profesyoneller, sanatçı ve gönüllüler bu yeni modelde ‘Herkes için Arkeoloji’ mottosuyla bir araya geldi.

Çıkış noktamız, birçok arkeolojik saha projesinin yalnızca materyal kültüre odaklanması, materyali kutsaması, toplumdan kopuk bir yapıda olmasıydı. Üretilen bilginin yörenin asıl sahiplerine aktarılarak, onlardan da öğrenilecek birçok şeyin olduğu ve sürdürülebilir bir geleceğin ancak böyle gerçekleşebileceğine inandık. PAP, bu gelecek tahayyülü içerisinde kendine ‘yeni’ bir yol bulmalıydı. Tarihin faili yalnızca insan mıdır? Yoksa onu bağlamı ve çevresiyle beraber değerlendirdiğimizde başka bir cevap mı alırız? Biz daha kapsamlı bir yaklaşımla, insanın içinde bulunduğu doğal peyzaj ve faunayla olan etkileşimini de dikkate alan ilişkisel yanıtlar arıyoruz. Özetle bilimsel sorunsallara uygun teorik bir çerçeve kurguladık ve PAP süreç içerisinde böyle katmanlaşarak gelişti. Geldiğimiz noktada duyu antropolojisi ve psikocoğrafik turlar gibi, pek yeni yaklaşımları sahada uygulama aşamasındayız.

‘EĞİTİCİ, YOL GÖSTERİCİ YENİ BİR SÖYLEME İHTİYAÇ VAR’

Arkeoloji, sadece eski eserlerle ilgili bir alan değil. Bir bakıma geçmişe olduğu kadar yaşadığımız dünyaya nasıl baktığımızla da ilintili… Sizce dünyadaki arkeoloji algısı nasıl?

Çok haklısınız! Günümüzde dünyada arkeoloji algısı, eski eserden öte, insanı anlama, ona ait dünyayı da anlamlandırma ve kendi varlığıyla karşılaştırma yani bir nevi ‘yeniden deneyimleme’ halini almış görünüyor. Bu durum artık antik bir kenti ya da müzeyi gezen ve önünde hatıra olarak fotoğraf çektiren bir turist olmanın ötesinde, kişinin deneyimleme, dokunma, daha derin bir ilişki kurması olarak ifade edilebilir. Teknoloji de buna katkı sunuyor elbette. Dolayısıyla bilindik kalıpların dışına çıkmış durumda. Bu yeni arkeoloji algısına paralel olarak bir müzenin nasıl tasarlanması gerektiğinden, arkeolojik alanın farklı yaş gruplarına interaktif yöntemlerle nasıl sunulacağına değin geniş bir yelpazede asimetrik bir değişim var.

Beri yandan dünyada arkeolojik varlıkları yalnızca paraya dönüştürülebilir bir varlık ya da ideolojik bir özne olarak algılayan bir toplulukla da beraber yaşıyoruz. Bu desktrüktif yaklaşımlara ve algıya karşı da güvenlik tedbirlerinden öte, eğitici, yol gösterici yeni bir söyleme ihtiyaç duyuluyor.

.

‘KAÇAK KAZILAR DA BÖLGEYİ SEÇMEMDE ETKİLİ OLDU’

Projeyi hayata geçirirken arkeolojik potansiyelinden dolayı mı bu bölgeyi seçtiniz? Neden Phoenix?

Tabii! Bozburun yarımadası, antik adıyla Karya Khersonesosu, yerleşim ve ölü gömme pratikleri itibariyle özgün bir karaktere sahip. Yarımadanın kuzeyi, doğusu ve güney ucunda daha önce bilimsel araştırmalar gerçekleştirilmişti. Ancak Phoenix’in de içinde bulunduğu alanda daha önce epigrafi ya da yüzeysel araştırmalar dışında, kapsamlı ve sistematik bir intansif arkeolojik çalışma yapılmamıştır. Biz de iki bin altı yüz yıllık bir geçmişe sahip Phoenix’te tespit ettiğimiz bilimsel sorunsallara cevap aramak amacıyla bu bölgeyi seçtik. Bu bağlamda sizin aracılığınızla, izin ve destekleri için Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğümüze de teşekkürlerimi sunmak isterim. Bu zorlu süreçte bütün paydaşlarla beraber, şeffaf bir yapıda ilerliyoruz.

Phoenix’te bilimsel bir araştırma hayalinin ötesinde sahada gözlemlediğim başka gerçeklikler de bu kararı almamda şüphesiz etkili oldu. Kent Marmaris gibi popüler bir turistik destinasyonda yer almasına karşın, merkeze en uzak köylerden biri olan Taşlıca’nın sosyo-ekonomik bakımdan geri kalmışlığı, yolunun bozuk, suyunun yaz aylarında haftanın yalnızca üç gün akması gibi sebepler de rol oynadı. Proje öncesindeki gözlemlerim köyün dış göç verdiğini, buna mukabil köyün geleneksel mimari dokusunun yeni gelenlerce dönüştürüldüğü yönündeydi. Yörede artarak süren kaçak kazıların, doğal ve beşerî tahribat yaratması da bu kararı almamda etkili oldu ve burada neden bir arkeoloji projesinden fazlası yapılmalı, yeni nesil yaklaşımlarla bezenmeli gibi düşüncelere de yanıt oldu. ICOMOS Türkiye Milli Komitesi üyesi olarak da mevcut duruma uygun bir özgün model geliştirdim.

‘PROJENİN BİR AYAĞI GÖÇENLERİN ANILARINA ODAKLANIYOR’

Phoenix Arkeoloji Projesi kapsamında antik Yunan ve Bizans dönemi yapılarını ortaya çıkarırken, bölgede yapılacak sözlü tarih çalışmasıyla Yarımada’nın bilinmeyen Rumlarına ses vermeyi amaçladığınızı söylüyorsunuz. Bu bağlamda güncel meselelerin de radarınıza girdiğini söyleyebilir miyiz?

Evet, sözlü tarih araştırmalarını çok önemsiyoruz. Yörenin iki bin altı yüz yıla inen dip tarihinde somut kültürel varlıklar önemli bir yer tutuyor hiç şüphesiz. Ancak Phoenix’ten Phinikiti/Phoinikidou’ya, Tracheia’dan Tarahya ve Taşlıca’ya etimolojik olarak da kesintisiz süren ve dönüşen çok katmanlı bir kültürel coğrafyada somut olmayan kültürel mirasın izlerini aramayı bir lüksten öte bir zorunluluk olarak niteliyoruz.

Bu proje kapsamında yörenin Osmanlı döneminden gelen özgün öğelerine odaklanıyoruz. Bu özgün yapının paydaşı olarak 1923 nüfus mübadelesi ile yöreden önce Symi ve Rodos’a oradan da Atina’ya göçen Rumların da hikâyelerini araştırıyoruz. Projenin bir ayağı göçenlerin anılarına, fotoğraflarına ve mektuplarına odaklanıyor. Diğer ayağında ise Taşlıca yöresindeki yeme-içme kültürü, balıkçılık pratikleri, ev yapma biçimleri, mekânı kullanma pratikleri, hikâyeler, yerel deyişler gibi geniş bir yelpazedeki sözlü ‘kalıntıları’ toplamayı amaçlıyoruz.

Bu çalışmalar hiç şüphesiz öncelikle kaybolmakta olan geleneklerin kayıt altına alınması ve böylece gelecek nesillere taşınmasına vesile olacaktır. Beri yandan yüzyıllara dayanan çok kültürlü ortak yaşamın yeniden hatırlanması da barışa hizmet edecektir.

Sözlü tarih çalışmalarıyla bir nevi etno arkeoloji de yapacaksınız, temaları nasıl belirlemeyi düşünüyorsunuz? Kazılar ve multidisipliner çalışmaların sonucunda elde edeceğiniz bilginin bugüne yansımalarını sözlü tarih çalışmaları ile mi tespit edeceksiniz, yoksa başka yöntemler de kullanılacak mı?

Sözlü tarih çalışmalarını da diğer tüm alt programlar gibi çok paydaşlı ve katmanlı olarak kurguladık. Bu projede öncelikle sosyolojik anket çalışmaları marifetiyle yöre halkının düne, bugüne ve yarına bakışını, tarihi varlıklara bakışını ölçmekteyiz. Bu süreçte eş zamanlı olarak antropolojik etnobotani ve gastronomi çalışmaları yürütüyoruz. Yerel hikâyelerin kayıt altına alındığı bir halk bilimi çalışması da öngördük. Bu elde edilen tüm fotoğraf, video ya da sesli kayıt gibi bilgilerin bir veri tabanına aktarılmasını ve ilişkisel olarak karşılaştırmalı değerlendirilmesini öngörüyoruz.

Sözlü tarih çalışmaları

‘GELECEĞİN KURGUSUNU YÖRE HALKIYLA BERABER ARIYORUZ’

Türkiye’de arkeolojiyi toplumla bütünleştirmek için ilk çalışmaları başlatan rahmetli Halet Çambel idi. Sizin projeniz ise bu fikri çok daha ileriye taşıyan bir aşamada görünüyor. Çalışmalarınız sonrasında sezon sonunda ne tür sonuçlar aldınız? Yöre halkı yaşadığı coğrafyanın arkeolojik miras ve geleneksel yaşam kültürünün korunmasına yönelik ne tür bir farkındalık elde etti? Gözlenen ilk değişimler neler?

Halet Çambel hiç şüphesiz önemli bir dönüm noktasıydı. Benzer biçimde Ian Hodder ve Çatalhöyük araştırmaları Anadolu arkeolojisine yepyeni bilimsel yaklaşımlar getirdi. PAP bu noktada birçok projeden ilham aldı ve bunları harmanlayarak özgün bir yapı meydana getirdik. Bu bakımdan deneysel bir arketip olarak niteleyebiliriz.

2021 yılı saha çalışmaları çok verimli geçti. Arkeolojik belgeleme çalışmalarını titizlikle, planladığımız gibi yürüttük ve kapsamlı bir raporu bakanlığımıza sunduk. Beri yandan yöre halkıyla çok samimi ve şeffaf bir ilişki kurduk. Beraber psikocoğrafik turlara çıktık, aynı sofrada bir araya geldik ve ekmeğimizi paylaştık. Bu paylaşma hali çok önemli bilgiler sağlaması yanında hepimizi mutlu etti. Onlar için orada olduğumuzu aktarabildik ve sonunda oralılaştık! Biz de artık bir parça Taşlıcalıyız.

Marmaris İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Akdeniz Koruma Derneği ve Müzede Drama ile eğitim konularında iş birliğine gittik. Bu ortak çaba sonunda Taşlıca ve Söğüt köylerindeki yaklaşık yüz kadar çocuğa uzmanların gözetiminde, yaratıcı drama etkinlikleriyle beraber kültürel miras eğitimleri verdik. Bu sayede yöredeki çocuklar ilk kez Marmaris Müzesi’ni ziyaret ettiler, Phoenix’te yaptığımız çalışmalara yakından tanıklık ettiler. Kültürel varlıklarını neden korumaları gerektiğini eğlenerek öğrendiler. Bu programın ardından yöredeki Bozburun Semenderi ve Akdeniz Foku gibi özgün fauna ve florayı içeren eğitim seminerleri de farkındalık yaratmak bakımından çok güzel sonuçlar verdi. Özellikle Marmaris yangını sonrasında travma yaşayan ahalinin doğal değerlerine artık daha çok sahip çıktığını gözlemledik.

İlk yıldan beri Taşlıca’da geçmişin izini de sürdürülebilir geleceğin kurgusunu da yöre halkıyla beraber arıyoruz. Bilgiyi, hikâyelerimizi ve soframızı paylaşıyoruz, birbirimizden öğreniyoruz. Bu değişimin ta kendisi!

Antik Serçe Limanı