Tarihte bir ilk: İsrail ve destekçileri soykırım suçuyla yargılanıyor

İsrail’e karşı alınan UAD kararı ve ABD’li yöneticilerin soykırım suçuna iştirak nedeniyle yargılanması, eşitsiz ve adaletsiz dünyada Filistin halkı için olumlu gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

Google Haberlere Abone ol

Mehmet Uğur* 

Yerleşimci kolonyalizmin kabarık bir soykırım sicili var. Yerli halkları kısmen veya tamamen yok eden Batı kolonyalizminin suçlarını 1948’den bu yana İsrail’in Filistin’de işlemekte olduğu soykırım suçları izledi. 26 Ocak 2024 günü, bu sicili spot ışıklarının altına koyan iki duruşma gerçekleşti.

Bunlardan saat farkıyla birincisi, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı  açtığı soykırım davasını ele alan Uluslararası Adalet Divanı (UAD) duruşmasıydı. Lahey’de yapılan duruşmada İsrail’in 7 Ekim'den bu yana Gazze'de işlediği katliamların soykırım sözleşmesini ihlal edip etmediği; Gazzelileri bu olası ihlalden korumak için acilen geçici tedbir kararı almanın gerekli olup olmadığı ele alındı.

İkinci duruşma aşağı yukarı sekiz saat sonra Kuzey Kaliforniya’nın Oakland kentinde yer aldı. Bu duruşmada, ABD Bölge Mahkemesi Filistinli insan hakları örgütleri ve Filistinli bireylerden oluşan davacıların Başkan Biden, Dışişleri Bakanı Blinken ve Savunma Bakanı Austin hakkında yaptıkları soykırım suçuna iştirak iddialarını dinledi. ABD’deki Anayasal Haklar Merkezi (AHM) tarafından hazırlanan dava dosyası ayrıca 77 insan hakları ve hukuk örgütü tarafından desteklendi. Türkiye’den Çağdaş Hukukçular Derneği destek bildirimi yapan kuruluşlardan birisiydi.

Bir önceki yazımda, uluslararası hukukun bugüne kadar Filistin halkına adalet sağlamadığını; ancak Gazze’deki soykırımın vahşeti ve Filistin halkıyla uluslararası dayanışma hareketinin etkisi nedeniyle uluslararası hukuka saklanacak yer kalmadığını belirtmiştim. Bu yazıda son iki duruşmanın Filistin halkı için bir kazanım; ABD’nin başını çektiği empreyalist blok ve İsrail kolonyalizmi için ise bir meşruiyet krizi başlangıcı olduğunu göstermeye çalışacağım.

ADALET DİVANI’NDAKİ SOYKIRIM DAVASI

UAD’ye yaptığı başvuruda, Güney Afrika, İsrail Devleti’nin Filisitin halkına karşı Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal ettiğini ve ihlalin sürmekte olduğunu iddia etmiş; soykırımı önlemek için Mahkeme’den altı genel talepte bulunmuştur. Talepleri şu şekilde özetlemek mümkün:

1- İsrail devletinin Gazze içindeki ve Gazze'ye yönelik askeri operasyonlarını derhal askıya alması.

2- İsrail devletinin “Filistinlileri öldürebilecek veya öldürmeye devam edebilecek” veya Filistinlilere “ciddi bedensel veya zihinsel zarar verebilecek” eylem veya tasarruflarına son vermesi;

3- Soykırım suçu işleyen, soykırımı doğrudan ve alenen kışkırtan, soykırıma teşebbüs eden ve soykırıma suç ortağı olan kişilerin Soykırımı Önleme Sözleşmesi uyarınca ulusal veya uluslararası mahkemeler tarafından cezalandırılması;

4- İsrail devletinin işlenen soykırım eylemlerine ilişkin delillerin toplanması ve korunmasına izin vermesi ve/veya engellememesi;

5- Zorla yerinden edilen ve/veya kaçırılan Filistinlilerin evlerine güvenli ve onurlu bir şekilde geri dönmelerine izin verilmesi, insan haklarına saygı gösterilmesi, tazminat haklarının yerine getirilmesi, Gazze'de yok edilen mülklerin yeniden inşasının sağlanması;

6- Soykırım Sözleşmesi hükümlerinin Filistin halkına karşı yeniden ihlal edilmesinin önlenmesi.

Talepleri ve sunulan kanıtları inceleyen Mahkeme, birinci talepte belirtilen ateşkes hakkında sessiz kalmıstır. UAD’nin bu konuda stratejik davrandığını düşünüyorum. Ateşkes emrini uygulama yetkisinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ait olduğunu, daha önce Rusya’ya karşı alınan ateşkes kararının uygulanamadığını ve Gazze’yle ilgili bir ateşkes kararının en azından ABD tarafından veto edileceğini bilen Mahkeme, ateşkes yerine geçici tedbir gerektiren diğer taleplerle ilgili kararlar vermeyi yeğlemiş görünüyor.

Mahkeme kararlarının amacı, Güney Afrika'nın ihlal edildiğini iddia ettiği hakları korumak, soykırım halinde ortaya cıkabilecek onarılamaz zarar riskini önlemektir. Bu amaca yönelik geçici tedbir kararlarından en önemlisine göre, Filistin halkının kısmen veya tamamen soykırımla yok edilmesinin önüne geçmek için İsrail yetkisi dahilindeki tüm önlemleri almak zorundadır.

Daha da spesifik bir hükümle, Mahkeme İsrail’ce alınacak önlemlerin şu fiilleri önlemeye yönelik olması gerektiğini belirtmiştir: (a) Filistinliler’in öldürülmesi; (b) Filistinlilere ciddi bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; (c) yaşam koşullarının Filistinlilerin kısmen veya tamamen yok edilmesine yol açacak şekilde kasıtlı olarak bozulması; ve (d) Filistin halkı içinde doğumların önlenmesi. Mahkeme, Filistin halkını kısmen veya tamamen yok etme ihtimali olan bu tür fiillerin Soykırım Sözleşmesinin I. Maddesi kapsamına girdiğini hatırlatmakta; İsrail’in bu fillerle ilgili delillerin imhasını önlemek ve muhafazasını sağlamak zorunda olduğunu belirtmektedir.

Mahkeme ayrıca, Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilerin karşılaştığı olumsuz yaşam koşullarına çözüm bulmak amacıyla acilen ihtiyaç duyulan temel hizmetlerin ve insani yardımın sağlanmasını mümkün kılmak için İsrail'in acil ve etkili önlemler alması gerektiği kanaatindedir.

Son olarak, geçici tedbir kararının yürürlüğe girmesinden bir ay sonra, İsrail'in alınan tedbirlere ilişkin Mahkemeye bir rapor sunması gerekmektedir. Mahkemeye verilecek bu rapor Güney Afrika’ya iletilecek ve böylece başvuru sahibinin tedbirlerle ilgili görüş bildirmesi için fırsat verilecektir.

Yukarıda özetlenen kararlar ya oybirliğiyle ya da 15 üyeden en fazla ikisinin muhalefetiyle alınmıştır. İtirazda bulunan üyelerden birisi, davalı İsrail’i temsil etmek üzere heyete eklenen geçici üye. Diğeri, 2007’den bu yana yaşanan şiddet sarmalında hem iktidar hem de muhalefetin soykırım işlemekle suçlandığı, ama kimsenin hesap vermediği bir ülkenin (Kenya’nın) temsilcisi.

Filistin halkının temsilcileri ve Filistin halkıyla uluslararası dayanışma hareketi, UAD’nin bu kararını olumlu karşılamıştır. Bence bu iyimser değerlendirme birkaç nedenle doğrudur. Birincisi, tarihte ilk kez uluslararası hukuk İsrail’in soykırım suçu işlemekte olduğu iddiasını dikkate almak zorunda kalmıştır. Soykırım suçu tesbiti yapılıncaya kadar, UAD soykırım riskiyle ilgili iki ihtimalin varlığını zımnen ve alenen kabul etmiştir: (a) İsrail'in Gazze'deki askeri operasyonlarının ve aylarca süren kuşatmasının Soykırım Sözleşme'sini ihlal etmesi ihtimali; (b) Üst düzey İsrailli politikacıların kamuoyuna yaptığı açıklamaların soykırımı kışkırtma anlamına gelmesi ihtimali.

İkinci neden, UAD kararının İsrail devletinin soykırım suçunun yalnızca yahudilere karşı işlenen bir suç olduğuyla ilgili iddiasını geçersiz hale getirmiş olmasıdır. Bu durumda, emperyalist Batı blokunun soykırımı Holokostla özdeşleştirerek İsrail’in soykırım suçlarını örtmeye yönelik politikalarının meşruiyeti daha sorgulanır hale gelmiştir.   

Ücüncü neden, UAD kararının İsrail'in katliamlarını destekleyen ülke yönetcilerıne karşı soykırıma iştirak suçuyla dava açılmasını kolaylaştırmış olmasıdır. UAD kararıyla varlığı kabul edilen onarılamaz zarar (yani soykırım) riski, Soykırım Sozleşmesine taraf olan devletlere soykırımı önleme yükümlülüğü getirmektedir. Bu durumda, soykırımı önlemeye çalışmak yerine İsrail’in soykırım suçu işlemesini kolaylaştıran ABD, Almanya, Birleşik Krallık, vd. hakkında dava açmak kolaylaşacaktır.

Buna rağmen, UAD’nin aldığı kararları uygulatma gücüne sahip olmadığı gerçeğini hatırlatmak gerekiyor. Uygulama gücü BM Güvenlik Konseyi’nin, yani veto yetkisine sahip ABD ve Birleşik Krallık gibi İsrail destekçilerinin elindedir. Bu nedenle, ‘realist’ uluslararası ilişkiler teorisinden esinlenen bazı yorumcular UAD kararının Filistin halkı için fazla bir değişiklik getirmeyeceğini ileri sürmektedir. Bu realist yorum, uluslararası hukukun devlet davranışını belirleyeceğine inanan naif idealist yorumun anti-tezidir. Bana göre UAD kararının Filistin halkı üzerindeki etkisi her iki perspektifin öngörebileceği etkiden farklıdır. Bu etki, bundan sonraki süreçte uluslararası hukuku ve devlet yöneticilerini baskı altında tutacak küresel dayanışma hareketinin gücüne bağlı olacaktır.

ABD YÖNETCİLERİNİN SOYKIRIM SUÇU ORTAKLIĞI DAVASI

UAD’nin geçici tedbir kararlarını açıkladığı gün, Kuzey Kalifornia’nın Oakland kentinde ABD yöntecileri hakkında açılan soykırım suçuna iştirak davasının duruşması yeraldı. ABD Bölge Mahkemesi’nde görülen davanın gelişimi ve mahkemenin davayı baştan reddetmemesi, uluslararası hukuku ve devlet yöneticilerini baskı altında tutacak küresel dayanışma hareketinin gücünün önemine işaret etmektedir.

Davada, Filistin’le ilgili insan hakları örgütleri ve Filistinli bireyler Başkan Biden, Dışişleri Bakanı Blinken ve Savunma Bakanı Austin'in İsrail hükümetinin katliamlarını engellemediğini, bu nedenle soykırım suçuna iştirak etmiş olduklarını iddia etmektedir. Dava dosyasına ekli bilirkişi raporlarında, soykırım konusunda uzman hukukçu ve tarihçiler davacıların bu iddialarına destek vermektedir.

Bu davayla ilgili olarak henüz herhangi bir karar alınmış değil. Ancak dört saatten fazla süren duruşmada kayda geçen davacı ifadeleri ve mahkemenin davayı yetkisizlik temelinde hemen reddetmemiş olması bu davanın önemli olduğuna, benzer davalar için bir emsal oluşturacağına işaret etmektedir. Bunu açmak için, önce ABD hukukundaki politik sorun doktrinine, daha sonra bu davanın olası politik sonuçlarına değineceğim.

ABD hukukundaki politik sorun doktrinine göre, mahkemelerin hukuki olmayan nitelikteki politik ve teknik ihtilaf konularında karar alma yetkisi yoktur. Bu yetki, Kongre’ye ve/veya yürütme erkine aittir. Bu doktrin nedeniyle, ABD mahkemeleri özellikle dış politika alanında yürütme erkinin tasarruflarını sorgulayan davaları ele almayı ilk celsede ret eder.

Bu bağlamda, ABD yönetimini mahkemede temsil eden avukatların politik sorun doktrinine atıf yapması ve davanın reddedilmesini istemesi şaşırtıcı değildi. Duruşmanın başlangıcında, mahkeme yargıcı da bu iddiayı satın almış bir hava içindeydi ve ‘bu dava önüme neden geldi’ der gibiydi. Ancak, çok sayıda tanığın Gazze'deki yıkım ve ölümlerle ilgili ifadelerini dinledikten sonra, durumu "yürek burkan" olarak niteledi ve "mahkemenin anayasal çerçevesi dahilinde yetkilerinin sınırlarının ne olduğuna" karar vermek için zamana ihtiyacı olduğunu söyledi. Kaybeden tarafın temyize başvurmasına olanak verecek şekilde en kısa zamanda bir karar vereceğini ekleyip duruşmayı erteledi. Hakimin davayı ilk oturumda reddetmemiş olmasını iki nedenle önemli buluyorum.

Birinci neden, başvuru sahiplerinin ve onları temsil eden avukatların sunduğu kanıtların güçlü olması; bu kanıtların yalnızca uluslararası hukuka değil, ABD hukukuna da kaçacak yer bırakmamasıdır.

İkinci neden, kararın İsrail’in soykırım suçu işledigini düşünenlerin ABD’de bile giderek arttığı bir döneme denk gelmesidir. Üç ay once, 26 Ekim 2023’te açıklanan bir ankete göre, ABD’de İsrail’in Gazze’deki savaşını destekleyenlerin oranı yüzde 68’di. Duruşmadan iki gün önce, 24 Ocak 2024’te açıklanan anket sonuçlarına göre ise, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin soykırım oluşturmadığını düşünenlerin oranı yüzde 36. Öyle görünüyor ki, daha önce İsrail’e destek veren yüzde 68’lik çoğunluğun hemen yarısı İsrail’i desteklemekten vazgeçmis ve bunların bir kısmı İsrail’in soykırım suçu işlemekte olduğunu düşünmeye başlamıştır!

Bu kırılma ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin giderek meşruiyet kaybettiğini göstermektedir. Bu meşruiyet kaybı, İsrail’e verilen desteğin ahlaki maliyetini arttırmakta; bu desteğin uzun vadede sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir.

Bu kırılma aynı zamanda İsrail’e verilen desteğin politik maliyetinin de arttığını göstermektedir. Aynı anket sonuçlarına göre, hem Demokrat Partiyi destekleme ihtimali yüksek genç seçmen grubunda hem de geçen seçimde Demokrat Parti’ye oy veren seçmenler  arasında İsrail’in soykırım suçu işlediğini düşünenlerin oranı yüzde 49. Yaklaşan başkanlık seçimleri dikkate alınınca, İsrail’e verilen desteğin artan politik maliyeti açıktır.  

İsrail’e verilen desteğin ahlaki ve politik maliyetini arttıran temel etmen İsrail’in Gazze’deki vahşetidir ve Filistinlilerin içeride ve diasporada bu vahşete karsı göstrediği direnişin yarattığı empatidir. Etkili olan diğer bir etmen, Filsitin halkıyla dayanışma hareketinin cesur ve sistematik çabasıdır. Bu hareket ‘Genocide Joe – Soykırımcı Joe’ sloganlarıyla Biden’ın seçim kampanyası toplantılarını basmakta, ABD’nin bir çok kentinde yığınsal gösteriler örgütlemektedir. Burada hem “Jewish Voices for Peace – Barış için Yahudilerin Sesi” gibi Yahudi örgütlerinin hem de Filistin diasporasındaki ilerici, demokrat, feminist aktörlerin rolünü saygıyla anmakta yarar vardır.

Filistin halkıyla dayanışma hareketinin etkisiyle, soykırım suçuna iştirak temelinde açılacak davaların artacağını gösteren işaretler mevcut. Örneğin 50 Güney Afrikalı avukatın soykırım suçlarına iştirak nedeniyle ABD ve Birleşik Krallık'a karşı dava açmaya hazırlandığını biliyoruz. Buna benzer girişimlerin Almanya, Fransa ve Brileşik Krallık’ta varolduğunu ve yalnızca hükümeti değil medyayı ve üniversiteleri hedef almasını bekleyebiliriz.

SONUÇ YERİNE

Soykırım nedeniyle ortaya çıkabilecek onarılamaz zararı önlemek için İsrail’e karşı alınan UAD kararını ve ABD’li yöneticilerin soykırım suçuna iştirak nedeniyle yargılanıyor olmasını, eşitsiz ve adaletsiz bir dünyada Filistin halkı için olumlu gelişmeler olarak değerlendiriyorum. Tarihte ilk kez İsrail’in yerleşimci kolonyalizmi soykırım suçuyla yargılanmaktadır. Yine tarihte ilk kez, ABD başta olmak üzere siyonist kolonyalizmin mimar ve hamileri soykırım suçuna iştirakle yargılanmaya başlamıştır. Bu yargılama süreci nedeniyle uluslararası veya yerel hukukun ‘mucizeler’ yaratması beklenemez, ama sürecin kendisi iki nedenle önemlidir.

Birinci neden, yargılama sürecinin İsrail ve destekçilerinin zırh olarak kullandığı iki tezde önemli gedikler açmasıdır. Bunlardan ilki, Holokost mağduru yahudilerin kurduğu İsrail devletini soykırımla suçlamanın anti-semitizm olduğu tezidir. Diğeri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gündeme gelen soykırım suçlarının yalnızca ‘uygar’ ve ‘Batılı’  olamayan ülkelere özgü olduğu tezidir. Bu tezlerde acılan gedikler nedeniyle, İsrail’in ve destekçilerinin Filistin’deki katliamlarının uluslararası hukuka uygun ‘meşru müdafaa’ veya ‘demokratik yaşam tarzını savunma’ olarak pazarlanması giderek zorlaşacaktır.

İkinci neden, çok-kutupluluğa doğru evrilen uluslarası düzende, Rusya, Çin, İran ve Türkiye gibi global ve bölgesel güç olma hesapları yapan devletlerin soykırımla yargılanma sürecini kendi lehlerine kullanma ihtimalidir. Bu ‘filler arası’ rekabet ortamında, Filistin kurtuluş hareketinin yargılama sürecini İsrail ve destekçilerine karşı bir silah olarak kullanma şansı daha yüksektir. Ancak, bu ‘çelişkilerden yararlanma’ politikasının Filistin halkı için sağlayacağı özgürlük kazanımları Filistin içindeki ve diasporadaki politik sürece, bu sürecin bugüne kadarki mücadele tarihinden çıkaracağı derslere bağlı olacaktır.

*Ekonomi ve Kurumlar Profesörü / Greenwich Üniversitesi