Cold War sadece bir aşk filmi değildir

Bir aşk öyküsünde aşkı yaşayan karakterlerden sadece birinin daha fazla merkezde olduğu, karakterlerin özellikleriyle Polonya'yı temsil ettiği film Cold War; politik görüş, kişilik özellikleri ve kaderin cilveleriyle savrulan bir çiftin, imkânsız zamanlarda geçen imkânsız aşk hikâyesini izleyiciye sunuyor. Aşk doğası gereği nevrotiktir ama aşka Aragon'un mısralarıyla bakarsak, mutlu aşk yoktur.

Fuat Söylemez

DUVAR – Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowsky’nin son filmi Cold War tüm övgüleri hak ediyor. Filmin dokusuna rengini veren “dwa serduszka” şarkısı sözlerini anlamazsanız dahi ruhunuzda iz bırakmayı beceriyor.

Filmi izledikten sonra, bir aşk öyküsü böyle olmalı diye düşündüm. Asla melodrama yaslanmamış film. Aşkı sekteye uğratan faktörlerin dışsal değil de karakterlerin kendi aralarındaki içsel çatışmaların sonucu olması öyküyü hem daha güçlü kılmış hem de daha sahici yapmış. Aşk öykülerindeki engeller genelde karakterlerden bağımsız aşıkların iradesi hilafına kötücül karakterler üzerinden yazılır veya resmedilir. Bu öyküde de dışsal faktörler var ancak bu faktörler aşkın kendisine yönelmiş kötücül bir irade değil. Tamamen siyasal ve konjonktürel dışsal etkenlerin paradoksal olarak aşkı doğurması ve büyütmesi şeklinde yorumlanabilir.

‘POLONYA HER AÇIDAN BEN FARKLIYIM DİYOR’

Siyasal ve konjonktürel demişken Polonya hakikaten farklı ve nevi şahsına münhasır bir ülke. Tarihi ve siyasal geçmişi bu ülkeyi çok öznel bir yere oturtuyor. Lehistan gibi güçlü bir imparatorluk geçmişinden Polonya adında bir ülkenin olmadığı zamanlara, ülkelerinin üç kez parçalanıp 123 yıl gibi bir süre tarih sahnesinden silinmesine rağmen milli kimlikleri, dilleri ve tarihlerini unutmayıp tekrar tarih sahnesinde yerlerini alabilmişlerdir.

Tarihte Kutsal Roma German imparatorluğundan tutun da, Osmanlı, Rus, Alman, İsveç’in saldırıları ve işgalleriyle boğuşmuş bir ülke ve halk. Beri taraftan 1600’lü yıllarda Rusya’yı işgal etmiş güçlü Lehistan,ancak 1.dünya ertesinde tekrar Polonya olarak tarih sahnesine dönebiliyor.2. dünya savaşında ise Rusya ve Almanya arasında deyim yerindeyse tost olduktan sonra Nazilerin yenilmesiyle Rusya’nın (SSCB) öncülüğünde ki 1955’de Varşova Paktı üyeliğinden 1999 yılında NATO üyeliğine geçiş gibi gayet keskin köşeli zikzaklar çizebilmiş bir ülke ve yine enteresan bir şekilde Ortodoks Slavlar arasında Katolik bir Slav ülke. Her açıdan ben farklıyım diye bağırıyor adeta.

Cold War (Soğuk Savaş), Paweł Pawlikowski, 2018

‘KADIN KARAKTER ERKEĞİ GÖLGEDE BIRAKACAK KADAR ÖNDE’

Filme dönecek olursak, kadın karakter Zula’yı filmin merkezinde görüyoruz. Bir aşk öyküsünde aşkı yaşayan karakterlerin ikisinin de merkezde olması gerekir değil mi? Normalde öyle fakat bu filmde kadın karakter Zula dominant karakteri, enerjisi, özgüveni ve tercihleriyle erkek karakter Pawel’i gölgede bırakacak kadar önünde resmedilmiş.Film boyunca projektörler Zula’nın üzerinde. Peki bu durum senaryo ve rejinin ortak bir tercihi mi? Bence öyle.

Film katmanlı bir okumaya imkan tanıyor. Zula aslında Polonya. ‘Neden Polonya?’ sorusunu cevaplamadan önce Zula’nın babasına bıçakla saldırdığı ve ölüp ölmediğini başta bilemediğimiz fakat filmin sonlarına doğru babasının aslında ölmediğini öğrendiğimiz sahneler vasıtasıyla Zula’da ‘Elektra kompleksi’nin var olduğunu görüyoruz. Zula’nın şiddeti annesine yöneltmesi gerekirken babasını hedef alması baba figürüne karşı duyulan hayal kırıklığının doğal bir sonucu ve Pawel’le yaşadığı aşkına taşıdığı bir emosyon. Esasında Zula’nın Pawel’in, filmdeki diğer erkeklerin ve hatta tüm izleyenlerin dikkatini çekmesi ve Zula’nın filmin merkezine oturması filmi canlandıran aktristin oyunculuktaki başarısı kadar yansıttığı duygu dalgalanmalarının yüksek seviyede olması ve bundan dolayı yaydığı enerjidir. Bu tür bir emosyonun yerleşik kalıplar içinde normal görülmesi beklenemez elbette. Bana göre ise Zula gayet normal kadın. Yerleşik normlara uygun olmayan asi ve güçlü bir karakter.

‘PAWEL’İN EDİLGENLİĞİ REEL SOSYALİZMİN AÇMAZLARINDAN BİRİ’

Peki Pawel neden bu kadar pasif ve edilgen? Bana göre reel sosyalizm’in en önemli açmazlarından birine işaret ediyor Pawel’in edilgenliği. Yaşanılan sosyalist deneyim en çok erkeği vurdu. Erkek iğdiş edildi. Rus bir arkadaşım şöyle bir tespitte bulunmuştu; eski Rus erkeği cömert, cesur, kadınına sahip çıkan bir erkekti. Sosyalizmden sonra Rus erkeği içen, ayyaş ve sorumsuz bir türe evrildi. Bunun üzerine düşündüğümü hatırlıyorum. Evet psikanalist açıdan tutarlı ve mantıklı bir tespit. Kesinlikle sosyalist deneyim erkeği memurlaştırıp iğdiş etti. Erkekliğin özündeki rekabetçi, savaşçı ruhu öldürdü. Gerçi hangi ruhu öldürmedi ki? Tıpkı filmde sosyalist bürokrasinin oldukça naif ve içten müzik korosuna müdahale edip formel marşlarla müzik çalışmalarının amatör ruhunu öldürmesi gibi.

‘ZULA POLONYA, PAWEL POLONYA’NIN İĞDİŞ EDİLMİŞ HALİ’

Zula aslında Polonya demiştik, devam edelim. Belki Pawel için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Pawel Polonya’nın iğdiş edilmiş hali. Sosyalist rejime inancı kalmamış, çözümün Batı Avrupa’da olduğuna kanaat getirerek ülkeden kaçmış yetenekli bir bohem. Bunun yanı sıra tanrıya ve aşka da inancı yok aslında. Yaşadığı aşkı tutku olarak görmektedir Zula’nın aksine. Kısaca silik, sünepe ve inançsız ve her daim kaçan fakat çok yetenekli bir müzisyen. Kaybolmuş bir kişilik. Zula’nın onun hayatında olmadığı zamanlarda kayıp, Zula varken hayat bulan bir erkek.

Zula ise Polonya’nın umut veren geleceği, özü. Sadık, inançlı, özgüven sahibi, kararlı ve en önemlisi köklerine bağlı. Yaşadığı travmalar gücüne engel olmuyor. Bilakis daha da güçleniyor bu sayede. Paris’e yerleştiğinde bile kişiliğinden taviz vermiyor. Ezik Pawel’in aksine dik bir duruş sergiliyor Paris bohemleri arasında. O kadar güçlü bir figür ki babasına esirgemediği şiddeti, aşık olduğu adamı terk ederek sevdiğine de göstermekten imtina etmiyor.

‘PAWEL’İ KURTARACAK OLAN ZULA’DIR’

Aşk doğası gereği nevrotiktir. Film bu nevrotik ilişkiyi kusursuz vermiş. Bu aşk ilişkisinde ki ying yang durumunun Polonya’nın tarihine ve politik tercihlerine göndermelerle bezeli olduğunu düşünüyorum. Polonya’nın halk ezgileri ve folklorunun merkeze alınması öze ve milli benliğe ve tarihlerine güçlü bir göndermedir. Ne ağabeyin formel ideolojik marşları ne de Batı’nın bohem ve ruhsuz özentisi, benim kültürüm ve tarihim benim kimliğimdir ve ben buna sadık kalmalıyım mesajı filmin satır aralarına içkindir. Zula’nın genel tutumu da bu yöndedir. Pawel, Polonya’nın negatif tarafı olup köhnemiş bir zihniyete tekabül ederken Zula ülkenin toprağı ve doğurgan simgesel figürüdür. Pawel’i kurtaracak olan Zula’dır. En nihayetinde Pawel Zula’ya dönecek ve Zula’nın değerlerine tabi olup aşkını tamamlayacaktır.

Fakat bu mutlu zannettiğimiz son aslında son derece hazin gerçek bir sondur. Aragon’un mısralarıyla söylersek, mutlu aşk yoktur.

Filmin son sahnelerinden birinde yol ayrımlarının olduğu yerde bir ağaç var, işte o ağaç Polonya; kök salmış ve dimdik ayakta. Ayrı yöne giden yollar ise kendi özgünlüğüne aykırı deyim yerindeyse tercihli yollar. Yönetmen ağaç metaforuyla meramını çok güzel açık etmiş. Bize de bu güzel filmi alkışlamak düşer.