Aç gözlerini etrafına bak!

Gözlerimizi açıp en azından etrafımızdaki yalnız insanlara bakalım, Maria ve Gerard Falconetti’yi hiç unutmayalım çünkü onlar sadece filmlerde değil hayatta da yakılan birer azize.

Google Haberlere Abone ol

Cemal Akyüz

1889 yılında Danimarka’da bir çiftlikte hizmetçi olarak çalışan İsveçli bir kadın ile çiftliğin sahibi Danimarkalı’nın oğlu olarak doğdu Carl Dreyer. Hemen evlatlık olarak verildi. Yeni ailesinden sevgi görmediği gibi oldukça muhafazakar olarak yetiştirildi. 1930’lu yıllarda kabullendiği eşcinselliğini ise bu sadece bir geçici dönemdi diyerek bastırdı ve sinema tarihinde arkasından gelecek pek çok iyi sinemacıyı etkileyecek filmler yönetti.

Vampir (1932) bütün alt kültürlerin çok sevdiği, homoerotik doğası sayesinde gay kültürün her zaman sahiplendiği, sonsuza kadar yaşamak, her zaman genç kalmak gibi temalarıyla modern çağ televizyon dizilerinin ve popüler romanlarının dört elle tutunduğu bir konu. Dreyer’in sinema tarihindeki başyapıtı ise Jean D’Arc (1928). Bu sessiz filmin ardından gelen aynı isimli hiçbir film onun yanına bile yaklaşamadı.

Filmin son sahnesinde bir adam ‘vous avez brûlé une sainte’ ‘bir azize yaktınız’ der. Bu azizeyi oynayan Maria Falconetti’nin seyircinin yüzüne kazınan acıları pek çok eleştirmene göre Carl Dreyer’in onu sadizme varacak boyutta zorlamasıydı. Her ne kadar Dreyer bunu reddedip sadece çok fazla prova aldık dese de erkek yönetmenlerin her şeyi inkar etmelerine alışık değil miyiz? Falconetti savaş çıkınca Arjantin’e kaçmak zorunda kaldı. Ancak ruhsal bunalımların hayatı boyunca peşini bırakmadığı kadın oyuncu orada çok kilo aldığını düşünerek ani ve aşırı bir diyete başladı ve bu genç yaştaki ölümünün sebebi oldu. Demek ki beden üzerindeki dayatmalar, bunun getirdiği psikolojik ve neticesinde fiziki sağlık sorunları o kadar da yeni bir şey değil. Maria Falconetti geride sadece unutulmayacak bir film değil bir de hemen unutulacak bir torun bıraktı. Gerard Falconetti. Gerard 20 yaşındayken bütün hayatı boyunca kadın-erkek ilişkileri üzerine sayısız üçleme, altılama çeken, hetero çiftleri anlata anlata, irdeleye irdeleye bitiremeyen Eric Rohmer’in Claire’in Dizi (1970) filminde Claire’in ultra maço erkek arkadaşını oynadı. Çok iyi bir yönetmen olan Fransız Eric Rohmer hetero ilişkileri tam 60 yıl boyunca enine boyuna inceledi, yaşlı-genç, kültürlü-kültürsüz, çalışan-işsiz, Parisli-taşralı bütün karşıtlıkları işledi ancak aklına bundan başka da bir ilişki biçimi gelmedi. Rohmer oyuncusu Gerard Falconetti 1984 yılında intihar etti. Çok yakışıklı, başarılı bir oyuncu ve sadece 35 yaşındaki Gerard neden kendini öldürdü? Muhtemelen çok yalnızdı ve herkesin asrın vebası adını taktığı HIV virüsünü taşıdığını öğrendiğinde mücadele edecek gücü kendinde bulamadı.

1984 yılında ölüp unutulan Falconetti gibi çekilip unutulan bir film var ‘Buddies’. 1985 yılında Arthur J. Bressan’ın çektiği ve dünyada HIV ve AIDS temalı ilk film. Filmden iki sene sonra hayatını kaybedecek olan genç yönetmen hayata bu filmle, sanatla ve üreterek tutunmuş. Filmde de bütün karamsar temaya rağmen umut ve birlikte olmanın, dayanışmanın gücünü aşılamaktan kendini bir dakika dahi geri bırakmamış. 2018’de restore edilen ve Amerika’daki festivallerde, üniversitelerde özel gösterimlerle seyirci karşısına çıkan film, 8. Pembe Hayat Kuirfest ile de Türkiye’de ilk gösterimini yapacak. Filmin başrol oyuncusu David Schachter ve yönetmenin ablasi Roe Bressan filmin söyleşilerinde Arthur’un filmden iki yıl sonra hayatını kaybetse de son güne kadar sanata ve filme emek verdiğini ve filmiyle yaşamak istediğini söylüyorlar.

İnsanların AIDS konusunda hiçbir şey bilmediği bu yüzden bulaşır korkusuyla hastaları yalnız bıraktığı yıllarda çekilen bu belgeselvari filmde bir derneğin üyelerinin gönüllü olarak hastalara kankalık yapması ve onların yalnızlık duygularını azaltmak için çalışmaları anlatılıyor. Çok kişinin adını yeni duyduğu film ayrıca 1985 yılında bu konuda çekilmiş olan ilk film. Ana akım sinemanın ancak 1993’te Philadelphia (Jonathan Demme) ile anlatmaya cesaret ettiği AIDS temalı filmlerin 80’lerdeki ilk örnekleri oldukça az ve değerli. An Early Frost (1985), Parting Glances (1986) Longtime Companion – Kalıcı Dostluk (1989), Tongues Untied (1989), Amerika dışındaki izleyicilerin en fazla sadece adını duyduğu filmler. Hatta Avrupa’da 1993 yapımı Kanada filmi Zero Patience bu konuda çekilmiş ilk film olarak sunulmuştu. 90’lardan günümüze her sene en az bir gişe filmi Dallas Buyers Club – Sınırsızlar Kulübü (2013) gibi AIDS hastalığına eğilse de Fransa yapımı 120 BPM – Kalp Atışı Dakikada 120 (2017) gibi 80’lerin zorluklarına ve mücadelelerine eğilen samimi film sayısı çok değil.

Yönetmen Arthur J. Bressan Jr. bu filmi çektiğinde, eski kötü Hollywood oyuncusu Ronald Reagan Amerikan Başkanıydı ve eşi (daha da kötü bir oyuncu) Nancy Reagan ile gençlik sorunları, işsizlik, sağlık ve AİDS’le mücadele etmek ve kaynak aktarmak yerine aile değerlerini korumalı gibi içi boş ve muğlak söylemlerle ortalıkta dolaşıyorlardı. Aktivistler o dönemde HIV araştırmalarına kaynak aktarmak, hastaları ötekileştirmemek için çok büyük mücadeleler başlattılar. Eküriler filmi de bu mücadelenin bir parçası. Umarım o zamanlar insanlar bu filmi izlemiştir, birilerinin bu konuda mücadele ettiğini görmüştür. Filmdeki eküri spor salonunda gözleri kapalı çalışırken spor hocası ona aç gözlerini antreman yapılırken gözler kapanmaz der. Gözlerimizi açıp en azından etrafımızdaki yalnız insanlara bakalım, Maria ve Gerard Falconetti’yi hiç unutmayalım çünkü onlar sadece filmlerde değil hayatta da yakılan birer azize.

KUİR FEST NEDİR?

Pembe Hayat Kuir Fest, 2011 yılından itibaren Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği ile birlikte düzenlenen ve şu an Türkiye’de devam eden tek kuir film festivali. 6 senedir LGBTİ+ mücadelesine sanat aracılığıyla alan açmaya çabalıyor. Ankara merkezli ancak 4. senesinde İstanbul’la başlayan serüveni 5. ve 6. senesinde Çanakkale, Mersin, Denizli ve İzmir’ de devam ediyor.

Pembe Hayat, LGBTT Dayanışma Derneği 2006’da kurulan Türkiye’nin ilk trans hakları organizasyonu. 2006’da Eryaman’da yaşayan translara yönelik linç girişimlerinin ardından bir trans öz örgütlenmesi olarak kuruluyor. Özellikle trans hakları ve seks işçiliği üzerine çalışan Pembe Hayat, 2011’de Bilge Taş ve Uğur Yüksel’in öncülüğünde KuirFest’in başlatılmasıyla sanat alanında LGBTİ+ görünürlüğü ve üretimine de alan açmaya başlıyor.