Tahir Elçi'nin 'Kırık Saat'i

İnsanların kimlik muhasebesinde farklılıkları kabul ederek, herhangi bir mukayeseye gitmeden devlet eliyle yaratılan sınıfsal çatışmalara güç yettiren bireyler, maalesef her dönem hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu verimli insanlardan biri de Diyarbakır Baro Başkanı, insan hakları savunucusu, diyalogun, demokrasinin, kardeşliğin temsilcisi hukukçu, avukat Tahir Elçi… Yönetmenliğini Rabia Çetin ve Sinem Babul’un üstlenmiş olduğu “Kırık Saat” belgeseli Tahir Elçi'nin yaşamına ve öldürülmesine ilişkin sürece ışık tutuyor.
Katledilen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi.

Deniz Mahabad

İnsan ötekileştirildiği, yasaklandığı, hapsedildiği, totaliter yönetimlerde, karanlıktan ışığa çıkmak için var oluş mücadelesini bir anda gerçekleştiremez, mensup olduğu kimliğin hafızası güçlü bir arayış bilinci ile şekillenir. İnsanın en temel haklarını ve kendi sözünü söyleme özgürlüğünün inkârı, ilk topluluklardan bu güne dek keskin dayatmalarla karşı karşıya kalmıştır. Her türlü zorunluluğa karşı haklı, onurlu, saygı duyulası bir mücadele sonucunda yitirilen insanların sayesinde değişip dönüşür dünya ve düzen!

Var olma savaşı tarihseldir, bu anlamda Paulo Freire’nin şu sözünü hatırlamakta fayda var: “İnsanlar kendilerini ‘bir durum içerisindeki’ varlıklar olarak zamansal-mekânsal koşulların içinde kök salmış bulurlar.” Faşizmin ve ötekileştirmenin evcilleştirmesi ve buna karşı, beraber yaşamanın sürekliliğini sağlayan her öge, iktidarlara karşı mücadelenin dayanıklılığını oluşturmuştur. Kimisi için din, kimisi için ulus, kimisi için ekonomik sınıflar, kimisi için tarih… Yaşam biçimlerimiz, kendilik bilincinin ana kabuğudur. Her biri ayrı simgelerle ifade edilir: Zafer, mutluluk, yenilgi, hüzün, tarih ve ölüm…

Gövdesi sağlam olan toplumların varlığını temsil eden simgeler de güçlü olur, böylece iktidarların terbiye etme çabalarına yenik düşmezler. İnsanların kimlik muhasebesinde farklılıkları kabul ederek, herhangi bir mukayeseye gitmeden devlet eliyle yaratılan sınıfsal çatışkılara güç yettiren bireyler, maalesef her dönem hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu verimli insanlardan biri de Diyarbakır Baro Başkanı, insan hakları savunucusu, diyalogun, demokrasinin, kardeşliğin temsilcisi hukukçu, avukat Tahir Elçi…

“Kırık Saat” film afişi.

Yönetmenliğini Rabia Çetin ve Sinem Babul’un üstlenmiş olduğu “Kırık Saat” belgeseli Tahir Elçi’nin yaşamına ve öldürülmesine ilişkin sürece ışık tutuyor. Bununla beraber çocukluk günlerinden bugüne yaşamına dair kesitlerin olduğu belgeselin galası 28 Kasım 2017 de Diyarbakır’da yapıldı, sonra belgesel İstanbul’da da izleyici ile buluştu.

Tahir Elçi’nin, ölümü esnasında duran saatine atıfla “Kırık Saat” ismi verilen belgesel bakırın dövülen sesi ile başlıyor ve hüznün bahçesine dönen Sur’un içine sessiz ağıtlara sürüklüyor…

Diyarbakır’ın Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne giren tarihi “Sur” ilçesi 2015 yılında yaşanan çatışmalardan ciddi zararlar görmüş-bugün tamamen yıkılmıştır-özellikle tarihi semtte kentin önemli simgelerinden olan ve on beşinci yüzyılda yapılan “Dört Ayaklı Minare”nin gövdesini yüzyıllardır taşıyan bazalttan yapılma dört ayak çatışmalardan derin yaralar almıştır.

Tahir Elçi, tarihi dokunun yıkımına karşı Mıgırdiç Margosyan’ın “Gâvur Mahallesi” Fatihpaşa Mahallesi’ndeki Şeyh Mutahhar Cami’nin minaresi “Dört Ayaklı Minare’nin” önünde basın açıklaması yaparken suikast sonucu hayatını kaybetti. Elbette Tahir Elçi’nin hedef seçilmesinde medyada boy gösteren ve ezenlerin çıkarlarına hizmet eden, korku ile uysallaştırılan, ahlaki yükümlülükten yoksun, diyalog karşıtı anlayışları ile bir ömür ağrı olan lekelilerin etkisi olmuştur… Ayrıca R.Faruk Güzel, Tahir Elçi ile ilgili kaleme aldığı “Tahir Elçi’yi kim neden öldürdü?” adlı yazısında sürecin nasıl gerçekleştiği hakkında detaylı bilgi vermektedir.

Tahir Elçi’nin doğru olduğuna inandığı ve bütün çatışmalara rağmen yaptığı açıklamadan bir bölüm şöyle: “Bu tarihi bölgede; birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede; insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz… Tarihine, tarihsel değerlerine, tarihsel mirasına sahip çıkmayan toplumlar doğru ve güvenli bir gelecek de kuramazlar. Bu nedenle tarihimize, değerlerimize, tarihi ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım diyoruz.”

Devletlerin, halkların, bireylerin kimlikleri elbette bir çırpıda oluşmaz, bir süreçtir: Mücadelesiyle, umudu, umutsuzluğu, kayıpları ile… Birçoğu doğduğu topraklardan göç etti, sürüldü, yıldırıldı ancak kimisi de en zor yerinden ve hiçbir dayatmaya sığınmacı olmadan kimlik katillerine karşı, adaletten başka çaresi olmayacak biçimde mücadelesine devam etti. Bu ülkede barışa, demokrasiye, diyaloga, sağduyuya özlem bıçak sırtında olmaktan başka bir şey değildir. Türkiye halkları zor zamanlardan geçerken Yaşar Kemal’in: “Bir toplum hoşgörüsü kadar güçlü, sağlam haklıdır. Zulmü kadar zalim zayıftır. lrkçılık ise en korkunç hastalıktır.” Cümlesi bu hastalığın ne denli yayıldığını hatırlatıyor.

Kadim halklar ile göçebe halkların komşuluğunu bir arada yaşamasını problem sayanların varlığı geçmişe ve geleceğe saygısızlıktır. Bugünün Türkiye’sinde özgürlüklere saygılı siyasi bir tabanın olmayışı, siyasetçilerin tarihi bütünlüğü bilmedikleri ve tekçi zihniyetten ileri gelmektedir. Ayrıca ezme psikolojisini geçmişten beslenerek tipik bir dikta nosyonu olarak şekillendirenler her türlü provokasyonu utanmadan kullanırlar. Hoşgörüden yoksun öteki ile beraber yaşamayı dikkatte değer bir olgu olarak görmeyenler, buna inanmış gibi görünüp fanatizmden dev kaleler kurarlar. Bu anlayış siyasi istikrar açısından ve toplumsal barış açısından yıkımlara nedendir.

Her iktidarın ısrarla, farklı toplulukların varlılıklarını inkâr etme doğrultusunda geliştirdikleri anlayış, günümüzde tarihin sayfalarında kara lekeden başka bir şey değildir. Türkiye’de her daim noksan olan demokrasinin, farklılıklara tahammül bilincinin gün geçtikçe azaldığı hatta yok olduğu ürkütücü bir durum ile karşı karşıyayız, oysa insanı insan yapan farklılıklar ve ötekilerdir, işte bunu anlamamakta diretiliyor, bize gerekli olan ve acilen gerekli olan tek şey: Gerçek, ama sahici ve çözümcü, özgürlükçü bir demokrasidir.