Anderson’un adasına hoş geldiniz!

Wes Anderson’un beş yıllık bir aradan sonra bize sunduğu, kendi sinema diline has mizahi öğeler taşıyan, sağlam bir kurguya sahip ve zengin bir senaryo barından bir film. Evet, film sonuç olarak bir animasyon fakat ‘Böyle animasyonlara can kurban!’ demek geliyor içimizden…

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - Wes Anderson’un çılgın ve uçuk dünyasının son ürünü olan Köpek Adası, yönetmenin pek el atmadığı bir teknikle yani animasyon tekniğiyle kurulmuş garip bir dünyaya ve bu garip dünyadaki bir adaya ilginç bir yolculuk vaat ediyor. Yönetmen bunu yaparken hayal gücünden taviz vermiyor ve bir yandan da Japonya üzerinden dünyadaki ülkelerin iç politikalarına eleştirel bakışlar atıyor. Estetik açıdan Köpek Adası Anderson’un son sunduğu neredeyse klasik sayılabilecek filmlerinin ( Büyük Budapeşte Oteli, Moonrise Kingdom…) seviyesine çıkıp çıkmadığı tartışılır ancak filmin zengin bir konusu ve etkileyici bir görsel gücü olduğu da bir gerçek…

Günün birinde Japonya’da yer alan Megasaki City’deki bütün köpekler, hastalık taşıdıkları ve bunları insanlara bulaştırdıkları gerekçesiyle, Belediye Başkanı Kobayashi’nin emriyle devasa çöplük olan bir adaya sürülürler. Bu adada hayatta kalmaya çalışan köpekler, bir gün bir özel uçağın arıza yapıp adaya düştüğünü görürler. Uçağı kullanan Belediye Başkanının evlatlığı Atari Kobayashi’dir ve adaya ilk sürülen kendi köpeği Spots’u aramaya gelmiştir. Atari adada bir köpek çetesi ile arkadaş olur ve hep beraber epik bir yolculuğa çıkarlar. Bu yolculuk hem adanın hem de ülkenin kaderini değiştirecektir.

ÇÖPLERİN İÇİNDE YAŞAYAN KÖPEKLER...

Anderson’un filmi siyasal içerikli güçlü bir giriş yaptıktan sonra fazla zaman kaybetmeden merkezini bu adaya ve bu adadaki asıl karakterlere yani köpeklere koyuyor. Duke, King, Boss gibi cafcaflı adlar taşıyan ve bazılarının zamanında değerli olduğu anlaşılan bu köpekler sürüldükleri bu çirkin ve kirli adada yaşamlarını bir şekilde sürdürmeye çalışıyorlar. Akıcı bir şekilde bu hastalıklı ortamdaki kuralları, çete savaşlarını ve iktidar oyunlarını görüyoruz. Frances McDormand’ın etkileyici sesiyle anlatılan bu bölüm gerçekten seyircide merak uyandırıyor. Filmin ve tabii ki dolayısıyla karakterlerinin de animasyon olmasına rağmen hikaye inandırıcılığından bir şey kaybetmiyor.

ACIMASIZ BİR LİDER...

Film sadece acınacak durumda olan bu köpekleri mercek altına almıyor, aynı zamanda onları bu duruma getiren ve nerdeyse bir diktatör gibi davranan belediye başkanını ve ona boyun eğen şehir halkını da adeta topa tutuyor. Irkçı bir lider gibi davranan kedi sever ama köpek düşmanı Kobayashi her toplumda var olabilecek salgın hastalık paranoyasını, sevmediği bir hayvandan kurtulmak için kullanıyor. Hastalığa çare bulan bilim adamları veya hastalık konusunu deşen bir üniversite öğrencisi gibi şehir içindeki bütün muhalif sesler ise bastırılıyor, susturuluyor hatta öldürülüyor. Anderson’un çizdiği bu ortamı Japonya’ya yerleştirmesi düşündürücü. Ama yönetmenin asla sadece bir ülkeyi hedef tahtasına koymayacağını bildiğimize göre, Anderson’un aslında bütün dünyada var olan ve yanlış kişilerin tahrikleriyle çok yıkıcı olabilecek endişelerin ve korkunun vahim sonuçlarını göstermeyi amaçladığı anlaşılıyor. Birçok kurmaca ama animasyon olmayan filmin bile böyle bir konuyu bu derece etraflıca ele alamadığını göz önüne alırsak, diyebiliriz ki Köpek Adası’nın başardığı azımsanacak bir şey değil.

Filmin hikayesine dönecek olursak, Atari’nin adaya düşmesiyle yeni bir boyut kazanan senaryo başta sadece bir arayış macerası gibi görünse de film ilerledikçe değişik karakterlerin ortaya çıkması ve ana hikayeyle paralel bir şekilde akan ülkedeki siyasal durumun anlatılması Köpek Adası’nın enerjisini üst seviyeye taşıyor. Köpeklerinin neredeyse her birinin belirgin özellikler taşıması, itaatkar olanlar kadar isyankarların da bulunması, insanlara hala umut bağlayanlar kadar onlardan nefret edenlerin de olması (ki bu da bir tür ırkçılık sayılabilir!) gerçekten zengin ve gelişmiş bir karakterler yelpazesi sunuyor. Başkarakterlerden Atari ise başta sadece kendi köpeğini almak için gelen küçük bir kızken giderek bu köpek dünyasında daha da derine iniyor ve bu dünyanın kendi içinde çok değişik topluluklar, kurallar ve bakış açıları taşıdığını görüyor. Yolculuğu bir arayıştan epik bir yolculuğa dönüşüyor.

Yönetmen bunu anlatırken, filmlerinde her zaman var olan ve inceden hissettiğimiz mizahi bakış açısından da vazgeçmiyor. Filmdeki birçok eylem ve diyalog çok hoş bir ironi, bir kinaye kısaca ince bir mizah taşıyor.

FİLMDEKİ SESLENDİRMELER MÜKEMMEL!

Artık Anderson’un ailesinden sayılan birçok ünlü sesin (Edward Norton, F. Murray Abraham, Jeff Goldblum, Bill Murray…) ve bazı yeni katılanların (Frances McDormand, Bryan Cranston, Greta Gerwig…) karakterlere ne kadar katkı verdiğini bilmem söylememize gerek var mı? Bu büyük oyucuların her biri filmde sanki kendileri oynuyormuş gibi işlerine dört elle sarılmışlar ve filme inanılmaz bir insani boyut ve derinlik katıyorlar.

Anderson’un filmlerini beğenmeyenlere tabii ki bir şey diyemeyiz ancak bizce bu yönetmenin beş yıllık bir aradan sonra bize sunduğu, kendi sinema diline has mizahi öğeler taşıyan, sağlam bir kurguya sahip ve zengin bir senaryo barından bir film. Evet, film sonuç olarak bir animasyon fakat ‘Böyle animasyonlara can kurban!’ demek geliyor içimizden…

Yönetmen: Wes Anderson

Seslendirenler: Bryan Cranston, Frances McDormand, Edward Norton, Liev Schreiber, Greta Gerwig, F. Murray Abraham, Scarlett Johanson, Jeff Goldblum…

Ülke: Almanya, ABD