Şimdi nereye?

Hiç kimse için hukuk güvenliği yok. AKP devleti, kendisine karşı çıkan tüm toplumsal muhalefet odak ve bireylerini “seçmeli caydırıcılık” diyebileceğimiz bir yöntemle yalnızlaştırarak cezalandırıyor.

Google Haberlere Abone ol

31 Mart oylaması taşları yerinden oynattı. Birikmiş tepki bu kez sandığa yansıdı.

AKP tarihinin en büyük seçim yenilgisini aldı. Oyları yüzde 8 civarında düştü; Türkiye’nin en önemli metropollerini, “kale”si sayılan onlarca kenti kaybetti. Yeniden Refah Partisi (YRP) Konya’da yüzde 23.48, Gaziantep’te yüzde 17.23, Kahramanmaraş’ta yüzde 33.42 oy alarak AKP’nin hâlâ elinde tuttuğu kalelerde büyük gedikler açtı. Türkiye genelinde yüzde 6.19 oy toplayarak üçüncü parti oldu. MHP’nin oyları 2019 seçimlerine göre yüzde 7,31’den yüzde 4,9’a, kazandığı belediye sayısı 11’den 8’e düştü.

CHP yarım yüzyıl sonra birinci parti oldu. İlk kez yüzde 25’ler eşiğini aşarak oylarını yüzde 37’ye yükseltti. İstanbul, Ankara, İzmir başta elindeki kentleri koruduğu gibi, Bursa’yı, Manisa’yı, Balıkesir’i ve Adıyaman, Afyonkarahisar, Kütahya gibi “sağ seçmen” ağırlıklı yerleri aldı.

Altılı Masa partilerinden İYİ Parti ciddi kan kaybederek çözülüş sürecine girdi. Öteki 4 parti silindi.

DEM Parti gücünü korudu.

Siyasetini ırkçı, sığınmacı düşmanı eksende kuran Zafer Partisi (ZP), YRP’ye benzer bir yükseliş gösterememekle birlikte yüzde 2.4 oy aldı; silinmedi.

Seçime giren sosyalist partiler (TİP, TKP, Sol Parti, EMEP ve TKH)  Türkiye genelinde 4 belediye başkanlığı kazandılar. İl Genel Meclisi oylamasında bu 5 partinin toplam oy oranı yüzde 1,1 de kaldı.

NASIL OKUMALI? 

“Seçmen”, anlık, geçici bir kategori. Sandığa atılan pusulalar toplumsal ilişkileri, gündelik hayatı değiştirmiyor. Milyonlarca insanın oy kullanma nedenleri bire bir ölçülemiyor. Dolayısıyla doğası gereği amorf ve anonim seçmen kitlesine bilgelik atfetmemek, seçmen davranışı üzerinden sosyolojik-sınıfsal çözümlemeler yaparken sakınımlı olmak gerekiyor. Öte yandan, 31 Mart’ta deneyimlediğimiz gibi, seçim, kimi uğraklarda, güç ilişkilerini, siyasal statükoyu, toplumsal psikolojiyi etkileyen ve değiştiren bir rol oynayabiliyor.

En taze örnek seçimden bir gün sonra girişilen Van darbesi ve arkasından yaşananlardır. Zeydan’ın belediye başkanlığını yargı eliyle gasp etme girişimi Kürt halkının haklı, kitlesel ve güçlü isyanıyla birlikte, CHP dahil tüm muhalefet güçlerinin ülke çapındaki dayanışmasıyla püskürtüldü. Bu başarıda AKP’nin seçim yenilgisinin yarattığı siyasal iklim değişikliğinin çok önemli payı olduğu açık.

Seçim değerlendirmesine ilişkin aşağıdaki saptama ve tezlerin bu kayıtları akılda tutularak okunmasını diliyorum.  

Bir: 31 Mart, Cumhur İttifakı'nın ekonomik ve siyasal şiddet dayatmasına, İslamcı-totaliter tek adam despotluğuna karşı birikmiş öfke ve tepkinin taştığını gösteriyor. Sömürülen, ezilen, “bölüşüm şoku”yla geçinemez hale gelen büyük emekçi kitleler, bu kitlelerin ekmek ve özgürlük istemleri, hangi bilinç düzeyinde olursa olsun nesnel ve sınıfsal olarak “sol” bir arayışın dışa vurumudur. Asgari ücretli 15 milyon civarındaki emekçi, ayda 10 bin TL ile geçinemeyen 11 milyon emekli, ülkeden ve gelecekten umudu azalan 18-25 yaş arasındaki 7 milyon genç, toplamda 33 milyon insan tepkinin sosyolojik-sınıfsal ana damarını, katmanlarını oluşturuyorlar.

İki: Cumhur İttifakı'nın ve AKP’nin yenilgisinde Filistin başlığındaki iki yüzlü siyaset, kadınların kazanılmış haklarını geri alma girişimleri, tek adam AKP’sinin kadro/aday kıtlığı, başını kaldıran herkese yöneltilen baskı ve şiddet, eğitimi dinselleştirme ve benzer onlarca olay ve olgunun biriktirdiği hoşnutsuzluk ve tepki etkili oldu.

Üç: Seçimden sonra kamuya yansıyanlar AKP içindeki farklılıkların karşıt hiziplere büyüyebileceğini gösteriyor. Van olayı, Mehmet Uçum’un sözcülüğünü yaptığı saray bürokrasisi ile AKP örgütü arasındaki çelişkiyi görünür kıldı. Erdoğan’ın AKP ve devlet üzerindeki otoritesinin sorgulanması süreci başladı.

Dört: 31 Mart’ın ortaya çıkardığı paradoks, nesnel sol tepkinin sağa kayan CHP’de toplanmasıdır. İmamoğlu ve Yavaş CHP’nin seçim başarısının parlayan yıldızlarıdır. Belediye başkanları olarak yurttaş çoğunluğunun güvenini kazandıkları açıktır. Yavaş MHP, İmamoğlu ANAP kökenlidir. Kökenleri bir yana, bu iki siyasetçinin ortak özellikleri, aynı anda geleneksel dinci/milliyetçi sağ seçmene, laik seküler kesimlere, başta ABD emperyalist merkezlere, devletin derinlerine, küresel/yerel sermayeye de güven vermeleridir. Bu özellikleriyle AKP ve Erdoğan sonrası düzen içi restorasyon için “biçilmiş kaftan” profili çiziyorlar. Özgür Özel’in kolaylaştırıcılığında CHP’yi 1980’lerin ANAP’ı gibi dört eğilimi bir araya getiren merkez sağ bir kulvara yerleştirerek iktidara yaklaştırıyorlar. 22 yıllık despotizmden bunalan halkın 31 Mart sonrasındaki haklı sevincini paylaşanlar olarak, 31 Mart’la birlikte Kılıçdaroğlu’nun kıvama getirdiği sağcılaşma sürecinin yeni ve daha etkili bir söylemle devam edeceğini serin bir akılla saptamak durumundayız. Yanlış anlaşılmasın. “Sağcılaşma” ile yalnızca “helalleşme” ile girilen post-laik eğilimi değil, CHP’nin sermaye programlarına, ABD-NATO  savunuculuğuna bağlanmasını kastediyorum.

Beş: Önümüzdeki dönemde, Şimşek’in Orta Vadeli Programı’nın tazelenmiş, kitlelere umut veren  CHP eliyle yürütülmesi düzen içi restorasyonun hedeflerinden biri olarak öne çıkıyor. 2002’de AKP Ecevit’in bakanı Kemal Derviş’in hazırladığı programı aynen uygulamış, sonuç da almıştı. Bu kez buhrandan bu yolla da çıkış mümkün değil. Oyalayarak ötelemeye çalışacaklar. 

Altı: Kürt hareketi kendi coğrafyasında gücünü korumuş, AKP’yi geriletmiştir. 2023’teki hayal kırıklığına, içinden dışından gelen farklı yaklaşımlara rağmen Batı’da ve özellikle metropollerde güttüğü seçim taktiğiyle Türkiye siyasetinden kopmamıştır.

Yedi: Türkiye sosyalist solu, ne yazık ki özverisinin, birikiminin toplumsal karşılığının, deprem coğrafyasında yarattığı saygınlık ve sempatinin hakkını veren, kendi arasında ortak başarı güdüsü ve sinerjisi yaratan bir varlık gösteremedi.

NEREYE?

Ekonomi politik kriz; yaygın ve yıkıcı yaşama/geçinme sorunu, “içeride” ve “dışarıda” savaş mı, barış mı? Günün ivedi sorun ve soruları bu başlıklarda yoğunlaşıyor. Şu anda devleti yönetenler dahil, hiç kimse bu sorulara kesin yanıtlar verecek durumda değil. Seçenekler ise giderek azalıyor.

Olasılık ve seçenekleri özetlemeye çalışalım.

Önemli miktarlarda sıcak para bulurlarsa bölüşüm şokunu hafifletecek kırıntılar dağıtıp baskın erken seçime gitmeyi deneyebilirler. Birinci senaryonun gerektiği kaynak için şu anda ABD ve İMF dışında bir adres yok. Bulamazlarsa, elleri mecbur, Şimşek programlarıyla devam edecekler. Bu almaşıkta hedeflerinin 4 seçimsiz yıl olacağı kesindir. Meclisteki muhalefet partilerinin erken seçimi dayatacak sayısal gücü de, stratejisi de yok. Erken seçimi kaçınılmaz kılacak biricik etmen eylemli emekçi halk tepkisi olabilir.

“Irak operasyonu” ile bölgesel bir savaş başlatmak, böylece 31 Mart’la oluşan siyasal taraflaşmayı kendi lehine değiştirmek AKP’nin başvuracağı seçeneklerden biridir.

9 Mayıs Biden-Erdoğan buluşması tüm bu başlıklar için sonuç belirleyici önemde görünüyor. Erdoğan masaya zayıflamış olarak oturuyor. Ukrayna-Rusya arasında somutlaşan paylaşım savaşında izlediği “denge” siyasetini daha fazla sürdürmesi mümkün değil. Ukrayna’da, Karadeniz’de, Somali’de ABD taşeronu olma yönünde bir süredir attığı adımları sürdürmeye ise eli mahkûm.

Kürt sorunu, pazarlık masasının belki de en önemli konusu. ABD’nin, Irak’ta Barzani Kürtlüğüyle, İsrail’le, Azerbaycan’la eşgüdüm ve İran karşıtlığı çizgisinde bir plan üzerine çalıştığı biliniyor. Görebildiğimiz kadarıyla bu plan,  Türkiye’ye görünümü kurtaracak, “terörü sona erdirdik” dedirtecek bir ödün karşılığında  Türkiye’yi Suriye’de Irak’takine benzer bir özerk Kürt yönetimine razı etmeyi amaçlıyor. Bu son derece karmaşık başlığın hangi yöne ilerleyeceğini hep birlikte göreceğiz.

Bu çok kısaca özetlemeye çalıştığımız tablo bizi, emek-sermaye, yöneten-yönetilen çelişkilerinin keskinleşeceği, Kürt sorununda eksen kaymalarının yaşanacağı, çoğu kez olduğu gibi tehlikelerle olanakların iç içe olduğu bir sürecin beklediğini gösteriyor.

EKMEK, BARIŞ, ÖZGÜRLÜK 

Yukarıdaki üç sözcük, yüzyıl önceki bir devrim sloganını çağrıştırmak için değil, günümüz Türkiye’sinin en yakıcı üç mücadele alanını özetlediği için yaşamsal önem taşıyor.

Emekçi halk çoğunluğu için ekmek aslanın ağzında da değil, midesinde. Ekmeği kazanmanın kitlesel mücadeleden başka bir yolu yukarıdaki seçeneklerin hiçbirinde söz konusu değil. Şimşek’in Orta Vadeli Programı (OVP) özellikle sanayideki küçük ve orta kapitalist işletmeleri iflasa sürüklüyor. İşsizlik büyüyor ve geçinemeyenlere proleterleşen yenileri ekleniyor.  

Savaş, her zaman ve her yerde, emekçiler, işlerinde güçlerinde yurttaşlar, yalnızca güven ve huzur içinde yaşamak isteyen milyonlar için ölüm, acı ve yoksulluk demektir. Bu ve önceki makalelerde dile getirdiğim gibi, bugün savaş uzak bir olasılık değil, reel ve yakın bir tehlikedir. Türkiye’nin ABD ve NATO taşeronu olarak savaşa sürüklenmesine, hangi biçim ve boyutlarda, nerede olursa olsun Kürt halkına karşı savaşı tırmandırmasına kesin, kararlı ve eylemli biçimde karşı çıkmamız, engellemek için mücadele etmemiz gerekiyor. Bu mücadeleyi kazanmak mümkündür.

Bu ülkede, hiç kimse için hukuk güvenliği yok. AKP devleti, kendisine karşı çıkan tüm toplumsal muhalefet odak ve bireylerini “seçmeli caydırıcılık” diyebileceğimiz bir yöntemle yalnızlaştırarak cezalandırıyor. Bir kişinin en azından hukuk önünde özgür olmadığı yerde hiç kimse özgür değildir. Örnek olsun, haksız ve hukuksuz biçimde tutsak edilen Selahattin Demirtaş ve binlerce sivil Kürt siyasetçisinin, Can Atalay ve Gezi direnişçilerinin, Çetin Doğan ve ileri yaşlardaki emekli generallerin özgürlüklerini hiçbir ayrım yapmadan savunmak durumundayız. Van direnişinin açtığı yoldan, her türlü kayyum atama girişimini imkânsız ve geçersiz kılacak, Can Atalay’ı Silivri’den meclise taşıyacak bir seferberliğin tam zamanıdır.

Sadece “bizimkiler” için değil herkes için yürütülecek hak ve özgürlük mücadelesinin önünde hiçbir güç duramaz.

Etiketler ak parti chp seçim