Frankfurt'tan palavralar

Turumuz tren garında başlıyor. Şu anda Frankfurt’un kuzeybatısındayız. Garın hemen üst kısmı Frankfurter Messe yani fuar alanı. İlk defa 1150 yılında duyuyoruz adını. İmparator II. Friederich ziyaretçilere imparatorluk ayrıcalığı temin ediyor, benim korumam altındasınız diyor taaa… 1240 yılında. İlk kitap fuarının yılı 1478. Eeee….

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Palavra palavra palavra palavra palavra
Hepsi palavra inanmam sana
Palavra palavra palavra
Fikret Şeneş

AYIP!

Ormanın derinliklerinde gizli bir gölet. Kadınlardan birisi tamamen soyunmuş, dizlerine kadar suya girmiş. Diğeri de neredeyse anadan doğma, üzerinde kalan son örtüyü çıkarıp suya girmek üzere. Belli ki bir şey olmuş. İkisi de endişeli, bize bakıyor.

Durum aşikâr, öyle değil mi? Sana bana belki, ancak beş buçuk yaşındaki Çınar için öyle değil. Bilgisayarın başına oturmuş ne yazacağımı düşünürken yanıma geldi ve Facebook hesabımda neler olduğunu merak ettiğini söyledi. Carl Blechen’in 1928/29 tarihli “Terni Parkı’nda Yıkanan Kadınlar” tablosunun son Frankfurt seyahatimde çektiğim fotoğrafına rastladık.

Carl Blechen’in 1928/29 tarihli “Terni Parkı’nda Yıkanan Kadınlar”

-Çınar burada ne görüyorsun?
-İki kadın var, havuza giriyorlar.
-Başka
-Yalnız havuzun kenarı pek temiz değil.
-Sence nasıl bakıyorlar?
-Endişeli.
-Nedenini biliyor musun?
-Hayır?
-Peki bir tahminin var mı?
-Iıııı…

Bir süre bakmaya devam edip yanıt veriyor.

-Havuz çok küçük, ablası da girince bence sığamayacaklar, onun için endişe ediyorlar. Peki sence niye endişe ediyorlar baba?

Anlatıyorum, bak diyorum burası ıssız bir orman, etrafta kimse olmadığı için güven içinde soyunmuşlar. Ansızın birileri gelmiş, onlara yakalandıkları için hem şaşırmış hem de utanmışlar bence. “Aaaa…” diyor. “Ama çok ayıp, görseler bile bakmamalılar.” Soyunmak mı ayıp, soyunana bakmak mı? İlla bir ayıp var yani.

Frankfurt gezimiz ne ahlak ne de kültürle ilgili. Konumuz sanat. Herkes sanatı okuyabilir yeter ki…

Gezmeye hazır mısın? Programımız yüklü, ancak bol bol yürüyecek nefes alacağız. Şansımıza, ocak ayı olmasına karşın en sevdiğim hava, paramparça bulutlu. Bir anda kapatıyor, zannediyorsun ki sonsuza kadar karanlık altında kalacaksın, sonra bulutlar göğün bir tarafında parçalanmaya başlıyor, güneş neredeyse ısıtacak. Sonra aniden her yeri yine kaplıyor siyah pamuklar; deli gibi bir sağanak. Gün batımına doğru, tam giderayak müthiş bir turuncu-sarı, yataydan yataydan her yeri aydınlığa boğuyor. Dengesizliğin en şahane hali.

Biliyorsun, yazılarımı gezi rehberi gibi oluşturmuyorum, gel bugün bir değişiklik yapalım bize bir rota çizeyim. “Frankfurt am Main” yani Main Nehri üzerine kurulmuş olan Frankfurt. Ne güzel bir isim değil mi? “Boğaz içindeki İstanbul” der gibi. Bir şehrin suyla ilişkisi üzerinden tanımlanması harikulade. Rotamızı Main etrafında oluşturalım. Nehrin bir yakasından gidip diğer yakasından geri dönelim. Gittiğim yoldan dönmeyi tercih etmem, yolculuğun her bir anı taze olmalıdır mümkünse. Bu nedenle severim dünyanın yuvarlak olmasını.

Öğlen Frankfurt’ta olup günün yarısını kazanmak istiyorsan Türk Hava Yolları’nın sabahın köründe bir seferi var İstanbul’dan. Ankara ya da başka bir şehirden yola çıkıyorsan gece güne dönmeden yola çıkman gerekiyor. Frankfurt Havaalanı Avrupa’nın en büyük ulaşım merkezlerinden biri, iner inmez metro ile şehir merkezindeki Hauptsbahnof yani ana tren garına ulaşman 15-20 dk. Otele yerleşmeyeceksen, bavullarını emanete bırakabilir ya da küçük bir ücret karşılığı kilitli dolaplara yerleştirebilirsin. Ben öyle yaptım çünkü Frankfurt dışında bir kasabada kalacağım.

Turumuz tren garında başlıyor. Şu anda Frankfurt’un kuzeybatısındayız. Garın hemen üst kısmı Frankfurter Messe yani fuar alanı. İlk defa 1150 yılında duyuyoruz adını. İmparator II. Friederich ziyaretçilere imparatorluk ayrıcalığı temin ediyor, benim korumam altındasınız diyor taaa… 1240 yılında. İlk kitap fuarının yılı 1478. Eeee…. Doğal olarak Avrupa ve Almanya’nın merkez bankaları burada. Kutsal Roma imparatorları yüzyıllar boyunca burada taç giymişler. Avrupa’nın en yüksek gökdelenleri de burada. Hatta Main Nehri üzerindeki gökdelenlerden dolayı buraya Mainhattan diyenler de var. Öyle, bir günde olmuyor hiçbir şey, emek gerekiyor!

Sırtını gara ver, tam önündeki ana caddeye dal. Karşıya geçiyorum, gözüm bir tabelaya ilişiyor. Benimle gezmek istiyorsan alışacaksın, yol bendeki bütün merak genlerini gıdıklıyor. Üzerinde Oscar Schindler yazıyor. Gerçekten de o mu? Evet Schindler’in Listesi filmindeki Schindler bu. Aslında Nazi Partisi üyesi, oportünist bir sanayici. Kim bilir neler görüyor, neler yaşıyorsa nedamet getiriyor. Hauptbahnof’un tam karşısındaki bu mütevazi apartman dairesinde geçiriyor son yıllarını. İsrail’de Zion Dağı’nda gömülü olan tek Nazi Parti üyesi kendisi. İnsanlar değişir, ülkeler dönüşür. Kanıtı tam karşımdaki bronz tabelaya kazınmış.

Sırtını gara vermiştin ya, tam önündeki ana cadde Kaiserstrasse. Öğlen oldu, karnım acıktı. Biraz ileride yolu trafiğe kapatmışlar, tam ortada devasa bir mangal. Meşhur Frankfurter sosisi pişiriyorlar, üzerine hardal yanında da patates kızartması. Nehre paralel, aynı caddede ilerliyoruz. Sağlı sollu bir sürü dükkân. Birazdan karşımıza Gallusanlange Parkı çıkıyor. Sağımızda Frankfurt’un yeni opera binası, az sonra eskisini de göreceğiz. Sola, parkın içine giriyorum. Geçen gidişimde Avrupa’yı kırıp geçiren bir kar fırtınası Frankfurt’un üzerine doğru ilerlediği için Main gökdeleninin tepesine çıkamamıştım. Mümkünse ziyaret ettiğim her şehri yukarılardan bir yerden görmek isterim. İyi gelir bana. Ne güzel bir park, birazdan şair Schiller karşılayacak bizi, bir sürü heykel parkın tamamına serpiştirilmiş. Modern mimariden hoşlanıyorsan, gökdelenlerin bini bir para.

Aslında yolu uzattık, ne yapalım parktan geçmek daha keyifli. Hava buz gibi, arada yüzünü gösteren güneş gökdelenlerden fırsat bulursa handiyse ısıtacak azıcık ellerimizi. Bir kadın heykeli öne eğilmiş, anne olmalı, memelerinden birisini eliyle sıkmış diğerini koluyla sıkıştırmış. Sanki süt veremiyor, besleyemiyor evlatlarını, sanki acı çekiyor, kaidesinde “Den Opfern / Kurbanlara” yazıyor. Acaba hangi kurbanlar? Birinci ve İkinci Dünya Savaş’ının dışında Avrupa’da milyon tane savaş olduğunu, dünyanın en kanlı kıtası olduğunu düşünürsek burasının, yanıt bütün kurbanlar olabilir.

Den Opfern-Kurbanlara

Main Kulesi’ndeyiz, enfes bir şehir panoraması. Rüzgâr epey güçlü esiyor, neyse ki sıkı giyindim. Hayal ediyorum. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Frankfurt tarihi bir şehir, müttefik kuvvetlerin bombardımanından sonra geriye korkunç bir harabe kalıyor. Burası yeni bir şehir artık. Yıkılmaktan kurtulmuş, sonradan ciddi şekilde tamir görmüş ya da yeni baştan yapılmış eski yapılar, modernlerinin arasına serpiştirilmiş. Goethe’nin evi de bunlardan biri, sıfırdan inşa edilmiş. Eşyalar savaş öncesi depoya kaldırıldığı için, ev müzeye dönüştürüldüğünde geri getirilebilmiş, böylece eski görünümüne kavuşmuş. Biraz ileride Römer; Almanca Romalı demek. Şehrin tarihi merkezi burası, pazar alanı ve belediye binası da burada. Burası da savaşta yerle bir olmuş, binaların çoğu orijinallerine uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Kafamı çeviriyorum, eski opera binası. Bulut, sadece onu görebileyim diye bir an kenara çekilip sahne ışıklarını üzerine tutuyor adeta.

Zirve, müthiş bir dinginlik, kuzey rüzgarları karanlık düşünceleri üfleyerek uzaklaştırıyor. Üşüdüm. Son teknoloji asansörle 190 metreyi dakikasında iniveriyorsun. Eski opera binasını yakından görüp, Römer’e doğru kıvrılıyorum. Sence de tatlı zamanı gelmedi mi? Bir İtalya değil Almanya ama ne yapalım, el yapımı olmasa da iki top Häagen-Dazs’ı mideye indirelim. Saygısızlık olmasın, Goethe heykelinin yanından geçerken sırtımı dönüyorum. Ahhh çocukluğum, annem sokakta asla dondurma yemezdi. Biz ise Karşıyaka’da çarşının tam ortasındaki Beyoğlu Pastanesi’nin dibinden ayrılmak istemezdik. Sahipleri elbette İstanbullu değil Laz’dı. Bir çikolatalısı vardı ki… Bitter ve tuzlu karamelli bademli dondurmamı yalana yalana ilerliyorum.

Aziz Paul Kilisesi

Tam karşımda Aziz Paul Kilisesi. Her şehrin, her milletin önemsediği, diğerlerinden ayrı tuttuğu yapıları vardır. Sen dışarıdan gelen birisi olarak çoğu zaman kavrayamazsın bu bağı. Paulskirche için durum böyle değil, özel bir bina olduğu her halinden belli. Oldum olası sevmişimdir yuvarlak ve oval yapıları, doğanın bir parçasıdır onlar. Sen hiç dikdörtgen şeklinde organik bir şey gördün mü hayatında? Ben görmedim. Adı kilise olsa da, uzun yıllar kilise olarak kullanılsa da, sadece bir kilise değil Paulskirche. İkinci Dünya Savaşı sonrası Frankfurt’un yeniden inşası sırasında, yapımına ilk başlanılan bina. Peki neden? 1848-1849 yılları arasında Ulusal Meclis Almanya’nın birleşmesi ve ilk anayasasını yazmak için burada bir araya geliyor, ancak başarılı olamıyor. Prusya taş koyuyor ve elbette başkaları. Almanlar hem dünyaya, belki de daha çok kendilerine mesaj veriyorlar ilk olarak bu binayı dirilterek savaş sonrasında. Aynı mesajı Römerberg’deki belediye binasının cephesinde de görebiliyorsun. Eski binaların yıkılan kısımları onarılırken iki tanesi yeni baştan yapılmış. Ön cephesi modern mozaik olan bu binaların birinin işlemelerinde stilize Anka kuşları kullanılmış. Frankfurt’u küllerinden doğurmuşlar. İşte tam da bunu anlatan bir sergi var Alman Mimarlık Müzesi’nde [Deutsches Architekturmuseum].

Die Immer Neue Altstadt” yani “Her Zaman Yeni Eski Şehir” adındaki sergi sadece Frankfurt şehrini yeniden kurmayı değil, bence Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ruh halini de anlatıyor. Almanlar, en azından bir kısım Alman tarihlerinden ciddi bir şekilde ders çıkarmışlar. Irkçılığın yükseldiği bir dönemde bence hepimiz bu kafileye katılmalıyız. Düştüğümüz yerden bir avuç toprakla kalkıp devam etmeliyiz. Öyle çok istiyorum ki içinde bulunduğumuz coğrafyanın küllerinden doğmasını.

Paulskirche’nin önü ve solu belediye binası, daha doğrusu binaları. Orta Çağ’dan kalma binalar yetişmeyince, eklektik bir şekilde ötedeki berideki binaları satın alarak yayılmışlar. Turistik fonlu fotoğraflar çektireceğin yerler işte buraları. Oradan Frankfurt’un katedrali Kaiserdom St. Bartholomäus’a geçebilirsin. Şimdi savaşta her yer yıkıldığı ve sonradan yeniden yapıldığı için, doğal olarak o kadar çok yıkıntıyı ayağa kaldırırken orijinaline sadık kalamamışlar. Katedral gotik ama, içinde oymalı taşlar falan bekleme. Yeniden yapılan binalar biraz tiyatro dekoru gibi. Hemen yanda Karikatür Müzesi var. Frankfurt bir müzeler şehri, onlarcası birazdan geçeceğimiz nehrin diğer kıyısında inci gibi sıra sıra dizilmiş.

Tam karşıya geçeceğim, Eski Köprü’nün [Alte Brücke] ayaklarından birinin oturduğu adacığın üzerindeki çok dik çatılı yapayalnız bina dikkatimi çekiyor: “Geeel bana, geeel burayaaa…” Yanıtım: “Elbette, hemen oradayım.” Yağmur çiseliyor, adımlarım sıklaşıyor. Bu şehirde gökdelenlerin yanı sıra, eski görünümlü birçok modern bina var, Portikus da bunlardan biri. Silüeti eski, kendisi yeni.

Edward Hopper’ın “Cobb’un Ahırları ve Uzaktaki Evler / Cobb’s Barns and Distant Houses” tablosu

Zaman yolculuğumuz baş-lııı-yooor. Birazdan Edward Hopper’ın “Cobb’un Ahırları ve Uzaktaki Evler / Cobb’s Barns and Distant Houses” tablosundaki evlerden birinin içine gireceğiz. Steril bir ortam, gereksiz bütün ayrıntılar ayıklanmış, kendine has bir ışık. Portikus gerçek mi yoksa ünlü Amerikalı ressam Hopper’ın tablolardan fırlamış da Frankfurt’ta ortaya çıkmış bir hayalet mi? Sen karar ver. Köprünün bitiminden hemen önce, minik bir köprü ayrılıyor sağa doğru, üstü açık ince uzun bir koridor. Hava karardı, fırtına patlamak üzere. Etrafta kimse yok. Bende mi bir gariplik var, yoksa gezilerimde kendimi bir anda kimsenin olmadığı mekanlarda bulma konusunda uzmanlık mı geliştirdim? Gerçi burası Almanya, pek çok yer ıssız.

İnce uzun kapalı kapı. Elimi uzatıp kapı kolunu kendime doğru çekiyorum. Aydınlık. Sanki yeni ameliyat olmuşum. Aman Allah’ım görüyorum. Müzik hafifçe yükseliyor, Ajda katılıyor “Palavra, palavra, palavra…” Bir Türk filminin ortasında mıyım? Burası da ne böyle?

Şahane, karşımda bir insan dikiliyor, yüzünde gülümsemesi ile genç bir kadın.

-Burası nedir?
-Bir sergi alanı.
-Gezebilir miyim?
-Elbette.

Geziyor, hiçbir şey anlamıyorum. Broşürde yazılanlar daha da kafamı karıştırıyor. Sanatı anlatmaya çalışan, çalışırken işleri iyice karıştıran ağdalı dilden hiç haz etmiyorum. Sadece bazı insanların anlaması için yazılmış izlenimi veren içine bin bir türlü terim sıkıştırılmış metinler. Felsefi metinler için de durum farklı değil. Bir metin insana “Ben salak mıyım?” sorusunu sordurtmamalı. Ne dersin?

.

Kıza sormaya karar veriyorum.

-Bana sergiyi biraz anlatabilir misiniz?
-Elbette.

İnanmazsın, bir çırpıda anlatıyor. Gözlerimi gerçekten açıyor bu kez. O andan itibaren etrafımdaki tüm nesneler anlam kazanıyor, sanatçı ile sanatı arasında ben de kendime bir yer ediniyor, düşünmeye başlıyor, hissediyor ve sorguluyorum. Sanatçının amacı da bu değil mi, beni sürece katmak?

Yazının sonuna geldik, senden bir ricam olacak. Yavaşlayalım burada. Çünkü gezimizi içe yapacağımız bir yolculuk ile bitireceğiz. Adım adım ilerleyelim olur mu?

Olay şu. İki sanatçı var. Nijerya doğumlu Leo Asemota, hem Londra hem de doğum yeri olan Benin şehrinde yaşıyor. Nástio Mosquito diğer sanatçımız, Angola doğumlu; Lizbon ve Ghent’te yaşıyor. Bunlar özel bir radyo programında karşılaşıyorlar, aralarında bir tür bağ kuruluyor. Ara ara birbirlerine sesli mesajlar yolluyorlar.

Sonra serginin 3 küratörü devreye giriyor, iki sanatçı ile birlikte; toplam beş kişi arasında ortak bir konuşma başlıyor. Ulónga denilen bir Angola geleneğinden yola çıkıyorlar. Aralarından biri, en son buluşmalarından beri ne deneyimledi, düşündü ve hissetti paylaşıyor. Konuşma böyle devam ediyor. Portikus denilen alanda gerçekleşecek #215 sergisinin konusu buradan doğuyor.

Uzun lafın kısası, Leo Asemota & Nástio Mosquito birbirleriyle daha önce gerçekleştirmiş oldukları iletişimin yansımalarını onları temsil eden nesnelere dönüştürüyorlar. O nesneler de Portikus’ta belirli bir düzen içinde sergileniyor. Peki ben hâlâ bir şey anladım mı? Hayır!

Birbirleri ile neler görüşmüşler bunları sergide somut nesneler olarak görüyoruz ancak anlayamıyoruz, çünkü içeriğini göremiyoruz. Konuştuklarını bir kâğıda yazıp duvara assalar ya da banda kaydettirip dinletseler anlayacağız. Yani bizim anladığımız bir dilde konuşsalar anlayacağız! Anlayacak mıyız gerçekten?

Serginin esprisi de burada. Ne konuştular ne yazıştılar bunu bir tek onlar biliyor. Bizim bildiğimiz tek şey birbirleri ile bir tür bağ kurdukları ve bunları bazı nesnelere yükledikleri, ancak nesneleri okuyabilecek bir aracımız yok. Bu aynı şuna benziyor, eskinin kaseti ya da plağı, şimdinin CD’si ve DVD’sine bakınca bir şey duyar ya da görür müyüz, hayır. Onu önce bir cihaza takmamız gerekir ki ya ses çıkarsın ya da görüntü bir ekrana yansısın.

Asemota & Mosquito benzer bir şey yapıyorlar, daha önceki görüşmelerini birtakım nesnelere dönüştürüyorlar ve sergiliyorlar. Örneğin camlara yazılmış şifreli notlar. Saman kağıtlarına çizilip daha sonra kutulara koyulmuş resimler. Bunları biz okuyamıyoruz, sadece kendileri biliyorlar içeriğini.

Bize yol gösterecek bir diğer kelime de palavra. Birçok anlama geliyor bu kelime. Aynı Ajda Pekkan’ın şarkısındaki gibi boş söz anlamına geliyor. Avrupalı sömürgecilerle yerlilerin ilk karşılaştıklarında doğaçlama bir şekilde birbirleri ile iletişim kurmaları anlamına geliyor. Hatta Afrika’da yerlilerin yaptıkları kabile toplantısı anlamına da geliyor.

Peki ne anlıyoruz biz bu sergiden?

Bir Portikus var Portikus’tan içeri. Ana binanın içine Portikus’un minyatürünü suntadan yapmışlar. İçinde bir mikrofon, sesini kaydedip mesajını bir tanıdığına yollayabiliyorsun. Aaaa ne güzel hemen yapayım. Olmuyor çünkü kaydı dinleyecek kişinin yine gelip minyatür Portikus’ta dinlemesi gerekiyor. Hevesim palavra oluyor. Ebru nasıl kalkıp gelecek Frankfurt’a. Kaldı ki senin bu yazıyı okuduğun pazar, serginin son günü.

İşte burada sanatın çok boyutluluğu, eleştirelliği devreye giriyor. Elinde cep telefonu, çat onu ara çat bunu söyle. Yok öyle! Gerçekten iletişim kuruyor muyuz?

Bak bir şeyler anlıyoruz biz bu sergiden!

Aynı bu yazının başındaki beş buçuk yaşındaki oğlum Çınar gibi, ben gibi, sen gibi. Ne kadarsak, neredeysek o kadarını alıyoruz sanattan. Aynı hayattaki gibi, ne kadar ekmek o kadar sosis. Ama her şeyden öte keyif alıyorum; belirsizliğinden, sunduğu seçeneklerden, bize bıraktığı özgür alanlardan sanatın.

Sergi salonunun merkezindeyim. Etrafım birtakım nesnelerle sarılı, hiçbirinin içeriğini okuyamıyorum. Ama biliyorum, iki insan birbiri ile iletişime geçmiş, birbirlerine karşı hisler beslemiş. Etrafım artık nesnelerle, kelimelerle değil hislerle dolu, o dili konuşamasam da, şifre kırıcıya sahip olamasam da paylaşımın varlığını hissediyorum. Diyaloğun gücünü, insanların birbirlerini anlamalarının ne denli önemli olduğunu. İki insanın arasındaki ilişkinin mahremiyetini. Saygı duyuyorum. Belki sen bambaşka şeyler yaşayacaktın Portikus’ta. O senin Portikus’un olacaktı o zaman.

Aslında seninle monologvari bir tür Ulónga yapıyoruz. Aramızdan biri, ki o hep ben oluyorum, en son buluşmamızdan beri ne deneyimledi, düşündü ve hissetti paylaşıyor. Bu durum iki taraflı olsun istersen eğer, blogumdan yorumlarını paylaşabilirsin. Böylece hepimiz sen ne deneyimledin, düşündün ve hissettin öğrenebiliriz.

Öyleyse başlasın Ulónga!

§

Frankfurt gezisi elbette bitmedi. Devamı gelecek…

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfamı www.hayatevi.org ziyaret edebilirsin.