'Sessizliğin seni korumayacak!'

Etaf Rum'un tüm dünyada ses getiren ilk romanı Kadının Sesi Yok, İthaki Yayınları tarafından Arzu Altınanıt çevirisiyle yayımlandı.

Google Haberlere Abone ol

Nilgün Taylan

Etaf Rum’un ilk romanı Kadının Sesi Yok geçtiğimiz günlerde İthaki Yayınları etiketi ve Arzu Altınanıt çevirisiyle yayımlandı. Otobiyografik öğeler de içeren roman yurt dışında oldukça dikkat çekti ve kısa zamanda çoksatanlar listelerinde kendine yer buldu. Rum, romanında kadınların, özellikle de Orta Doğulu kadınların maruz kaldıkları din ve gelenek baskısını içeriden bir gözle anlatıyor.

Rum da pek çok Filistinli kadın gibi görücü usulüyle, genç yaşta evlendirilir. Kadının yeri evidir fikriyle, ondan sadece ev kadını olması ve çocuk doğurması beklenir. Zaten bir kadın başka ne işe yarar ki!

Rum 19 yaşında evlenip iki çocuk sahibi olsa da hayatını başkasının ellerine bırakmamak adına var gücüyle direnir ve önce boşanıp sonra üniversiteye gider. Kitapları çok sevdiği için Amerikan ve İngiliz Edebiyatı üzerine eğitim görür. Yazmaya da bundan sonra başlar. Anlatması gereken acıları vardır zira. Kadının Sesi Yok işte böyle bir badireden sonra kaleme alındı.

Kadının Sesi Yok, Etaf Rum, çeviren: Arzu Altınanıt, 226 syf, İthaki Yayınları, 2022.

ÜÇ NESİL, ÜÇ KADIN HİKÂYESİ

“Soğuk, kasvetli bir gün New York’un Brooklyn bölgesinde, sesim olmadan doğdum. Kimse durumumdan söz etmedi. Yıllar sonrasına kadar sesim olmadığını bilmiyordum, ta ki bir şey istemek için ağzımı açtığımda kimsenin beni duyamadığını fark edene kadar. Benim geldiğim yerde sessizlik cinsiyetimden kaynaklı bir durum, tıpkı bir kadının göğsündeki memeler kadar normal, karnında büyüyen sonraki nesil kadar gerekli.”

Kadının Sesi Yok her ne kadar duygusal bir kitap olsa da Rum’un bunu istismara kalkışmadığını söyleyerek başlamak istiyorum. Arabesk bir duygusallık söz konusu değil yani, bilakis katı bir gerçeklik ve bu gerçekliğe karşı bir direniş söz konusu.

Bu hissi daha epigraf kısmında alıyoruz. Anlatılamayan, konuşulamayan her şeyin ızdırap verici olduğunun altını çiziyor Rum. Zaten anlatmaya da böylelikle başlıyor. Feminist yazar Audre Lorde’nin “Sessizliğin seni korumayacak!” sözünü aklından ve kaleminden eksik etmiyor.

Roman yaklaşık yirmi yıllık bir sürede ve üç kadının öne çıktığı uluslararası bir düzlemde geçiyor. Bu kadınlar İsra, Deya ve Feride.

İlkin 1990’da İsra’nın hikâyesiyle başlıyoruz. Filistinli, 17 yaşında bir kız olan İsra yoksul bir aileye mensuptur. Evden dışarı pek adım atmayan biridir, baskı altında yaşar, tek kurtuluşu kitaplarda bulur ve sürekli okur. Annesi yasaklasa dahi okur, ama gerçek bir kurtuluş için kitaplardan fazlasına ihtiyaç vardır.

İsra’ya bir sürü görücü gelir, ancak babası gözünü, vakti zamanında Amerika’ya göç etmiş komşularına diker. Gün gelir, kız istenir, düğün yapılır ve Amerika’ya doğru yola çıkılır. Burada yaşananlar ise Filistin’den beter bir hal almaya başlar.

İsra’nın büyük kızı olan Deya’nın hikâyesiyle 2008’in Brooklyn’inden devam ederiz. Burada da konu kız isteme meselesidir ve on sekiz yıl önce Filistin’de annesinin yaşadığı şey neyse, Deya da aşağı yukarı aynı şeyi yaşar. Ancak annesinden farklı olarak her şeyi göze alır ve direnmeyi seçer. İsyanın bir direnişe dönüşmeye başladığı yer de buradan sonra başlar.

Romanın üçüncü önemli kadını olan Feride ise İsra’nın kocası Adem’in annesidir. Geleneklerine son derece bağlı, Amerika’da yaşadığı halde evinden -kabuğundan mı demeli- asla çıkmayan, her şeyi körü körüne kabul etmiş bir kadındır. Hal böyle olunca Feride, gelini İsra için de, torunu Deya için de bir ızdırap kaynağı olur çıkar.

KADIN HER YERDE KADINDIR

Kadının Sesi Yok’ta, bu üç kadının hikâyesi kısa bölümlerle, birbirine paralel şekilde ilerleyen bir kurguyla verilir. Kadınların sadece çocuk doğuran, “iyi” bir eş ve anne olmanın ötesinde bir hayatlarının olmayacağı fikri, yani bütün gelenek görenekler masaya yatırılıp ağır bir sorgudan geçirilir. Aile içi şiddet ve kadın cinayetleri de değildir sadece mevzu bahis olan şey; dışarıdan “gül gibi” göründükleri halde, elli yıl evli kalıp birbirlerini asla sevmeyen ve asla sevmeyecek insanları da görürüz. Bu haliyle görücü usulü evlilik erkek açısından da kötü bir şey olarak gösterilir.

Ancak kadınların bu âdetten çektikleri elbette ki erkeklere nazaran daha fazladır; üstelik bunlar saymakla bitmez. İsra da tam olarak böyle bir hayat sürer. Birden çok cephede savaştığı için çok yara alır, bir de buna erkek evlat doğuramama “problemi” eklenince ipler iyice gerilir.

Feride hem İsra’ya hem de Deya’ya karşı tutucu bir tavır takınırken, “Nerede yaşadığımızın önemi yok,” der sürekli. İster Filistin, ister Amerika; kadın her yerde kadındır...

Romanda fark ettiğimiz detaylardan biri de Amerika’daki geleneksel Müslüman, Orta Doğulu ailelerin durumudur. Genelde kapalı bir gettoda yaşayan ve sanki hâlâ kendi ülkelerindelermiş gibi bağnazca davranıp yeni nesle de bunları dayatan aileler, yaptıkları bütün baskıları da “özü, benliği kaybetme” korkusuyla sıvarlar. Böylece zulüm meşru bir zemine yerleşir ve gericilik, azınlığın bir “direnişi” şeklinde algılanır. (Bunun bir benzerini de doğudan, Anadolu’dan batıya göçen ailelerde görürüz. Yer değişse de zihniyet değişmez.)

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR!

“Kadınların toplum içinde yapabileceklerinin sınırları olduğu öğretilerek büyüdüm ben. Her ne zaman ki önceden planlanmış evlilik ve annelik yolunun dışına çıkma arzumu dile getirdim, tekrar tekrar bir kadının bir erkek olmadığı hatırlatıldı bana.”

Kitabın sonunda yer alan Yazarın Notu bölümünde böyle der Etaf Rum. Kitabı yazım sürecinde, hatta bu karar alma aşamasında bile çok korktuğunu anlatır bize. Okuduklarımıza bakınca bunun boş bir korku olmadığını anlarız, çünkü böylesi bir kitabın varlığı onun kendi çevresinden aforoz edilmesine de sebep olabilir.

Ancak Rum geri adım atmaz; yazar. Hiçbir otosansür uygulamaz kendine, kendini yalnız, güçsüz hissettiği anlarda büyük feminist yazarları hatırlar. Kendi sesinin başkalarının sesi olacağını bilir.

Kadının Sesi Yok romanındaki ilişkiler, baskılar, Amerikalı ya da Avrupalılar için “farklı” görülse de, Türkiye gibi ülkelerde “normal” kabul ediliyor ne yazık ki. Bu “normal”liğin en önemli sebeplerinden biri şiddetin yaygınlığında. Hemen hepimizin ailesi, hatta annelerimiz bile benzer görücü usulleriyle evlendirilip erkek çocuk doğurmaları yönünde türlü türlü baskıyla karşılaştılar ve bu baskılar şekil değiştirse de devam ediyor.

Kadının Sesi Yok, bu bağlamda bir ayna görevi de görüyor. Bizi bize anlatıyor ve sesi olmayan kadınları bağırmaya davet ediyor, çünkü “sessizliğimiz bizi korumayacak”!

Bitirirken bir kez de buradan yazalım: İstanbul Sözleşmesi yaşatır!