YAZARLAR

S-400’ler şirinlik ya da kurnazlıkla çözülecek konu değil

Büyükelçi Satterfield’ın belli ki Beyaz Saray tarafından kurgulanan Türk medyası buluşmasının ve her kelimesi dikkatle seçilmiş alışılmadık netlikteki uyarılarının bana düşündürttüğü Biden yönetiminin Ankara’daki büyükelçisini değiştirmeye hazırlandığı oldu. Zira Erdoğan hükümetinin bu kadar açık konuşan büyükelçilerden haz etmediğini çok iyi biliyorlar.

HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesinin ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açtığının ortaya çıkmasından yaklaşık 45 saat sonra bir grup gazeteci olarak ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield’ın karşısındaydık. Henüz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Sözleşmesi’nden resmen çekilme talimatı verdiğini ve Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ı görevden almak üzere olduğunu bilmiyorduk. 16 Mart’ta aldığım davet telefonunda Satterfield’ın sohbetin büyük bölümünün kayda geçirilmesine onay verdiği, dolayısıyla da yanımda kayıt cihazı bulundurabileceğim belirtilmişti. Demek ki Biden yönetimi, göreve geldiği 2019 yazından beri Türkiye medyasıyla teması minimumda tutan Satterfield’a tam da şu anda konuşması yönünde bir talimat vermişti. Dün ABD’nin İstanbul Başkonsolosu’nun İstanbul’daki rezidansına vardığımda benimle beraber on gazetecinin davet edildiğini görünce Washington’ın bu buluşmada Satterfield’ın söyleyeceklerinin olabildiğince geniş bir kitleye ulaşmasını arzu ettiğine emin oldum.

Satterfield’ın mesajlarına geçmeden önce kritik bir planlama detayını daha paylaşmakta fayda görüyorum. Sohbete davetli gazetecilerin temsil ettikleri kurumlar şöyleydi; Duvar English, Diken, T24, Cumhuriyet, Fox, NTV, Habertürk, CNNTürk, Hürriyet ve Milliyet. Sayısal olarak bağımsız-yandaş dengesi gözetilmişti ancak yandaş kategorisinde Sabah, Yeni Şafak ve aHaber gibi AKP’nin yeminli propaganda aygıtları yerine ite kaka da olsa hala merkez medya sıfatını taşımaya çalışan kurumlar tercih edilmişti.

Satterfield sözlerine ABD’nin Türkiye’ye nasıl baktığını soran hükümet yetkililerinden yabancı diplomatlara kadar herkese çizdiği çerçeveyi hatırlatarak başladı. ABD’nin dört senelik Donald Trump parantezinin ardından Avrupa Birliği ile güçlü ittifak stratejisine geri dönmekte olduğunu hatırlatan Satterfield, Türkiye’yi de bu yaklaşımın tam kalbine oturtuverdi. Büyükelçi şu noktada hiçbir gerçekçiliği olmayan “tam üyelik” meselesine hiç girmedi ancak Washington’ın ne olursa olsun Türkiye’yi Avrupa istikametine çapalama yönündeki stratejik hedefe geri döndüğünü ilan etti.

“Bu yönetim Türkiye’ye stratejik ortak, NATO müttefiki ve bölgesinin önemli ülkesi olduğu prizmasından bakıyor. Bu bakış da bir önceki Amerikan yönetiminkinden farklı değil. Ancak Başkan Biden ve ekibinin bakışında bazı önemli farklar var. Bu da Türkiye’yi nasıl bir çerçeve içinde değerlendirdiğimizle ilgili. Biden yönetimi transatlantik ittifakı, transatlantik ilişkinin kurumlarını, NATO’yu, Avrupa ülkeleri ile ikili ilişkileri ve Avrupa Birliği’nin kendisini güçlü biçimde destekliyor. İşleyen, canlı ve kuvvetli bir Avrupa Birliği Amerikan vatandaşları için stratejik önemdedir, Türk vatandaşları için de. ABD, Türkiye ile AB arasındaki mümkün olan en güçlü ilişki için elinden geleni yapıyor ve yapmaya devam edecek. Bu ekonomik ve ticari açıdan olduğu kadar güvenlik açısından da önemli. Demokratik kurumlar, demokrasi ve bireysel haklar açısından ortak değerlerin teşviki için de önemli. Türkiye ile AB’nin son 20 yılda geldiği uzun yolların farkındayız ancak Brüksel ile Ankara arasında Gümrük Birliği modernizasyonu ve mülteci anlaşması gibi anahtar konularda hakiki ve ciddi bir angajman içinde olmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. 

Demokrasi ve yönetişim alanında AB’nin Türkiye ile ilgili kaygıları var. Bunları biz de paylaşıyoruz. Türkiye’nin kendi başına buyruk biçimde yaptığı işlere yönelik kaygılar var, Doğu Akdeniz’de olduğu gibi. Ama bizim görüşümüz net; hakiki bir diyalog ve yapısal bir ilişki iki taraf açısından da önemli. Dışlamanın, diyalogdan kaçınmanın, önemli konularda ve görüş ayrılıkları üzerine konuşmayı askıya almanın hiçbir olumlu amaca hizmet etmeyeceğini düşünüyoruz.”

Satterfield’in dün Türkiye ekonomisinin tamiri için Erdoğan hükümetinin son aylarda attığı adımları değerli bulduklarını anlatırken defalarca (bugün sabah görevden alınan) Naci Ağbal’ın sözlerine ve çizdiği çerçeveye atıfta bulunmuş olması da sohbetimizin kayda değer bir bölümüydü. Dolayısıyla aslında Satterfield’in aşağıdaki sözlerinin bugün itibarıyla boşa düştüğünü düşünebilirsiniz. Halbuki aslında Satterfield tersten okunduğunda, neden ABD’nin Erdoğan hükümetinin ekonomide reform taahhüdüne ihtiyatlı bir iyimserliğin ötesinde yaklaşmadığını açık eden cümleler kurmuştu:

“Türk hükümetinin geçen kasım ayından bu yana ekonominizin karşı karşıya olduğu önde gelen kritik sorunların çözümü için attığı adımlardan teşvik olduk. Yeni (bugün itibarıyla eski-CÇ) Merkez Bankası Başkanının ve Maliye Bakanının kendi sözlerine göre maliye ve para politikalarında sürdürülebilir bir şeffaflık ve öngörülebilirlik olması gerektiği teslim ediliyor ve bu yönde bir kararlılık var. Bu son derece önemli ancak bu yaklaşım sürdürülebilir olmak zorunda. Türk ekonomisinin sorunları neredeyse on yıllık, bir yılın ilk çeyreğinde ya da iki çeyrekte çözülemez. Merkez Bankası’nın gerçekten bağımsız olduğunun sürdürülebilir biçimde ispatlanması gerekiyor. Kolay değil ama öngörülebilir, şeffaf ve itibarlı bir biçimde fonksiyon göstermesine izin verildiği takdirde Türk ekonomisinin gelişme ve refahın güçlü motoru olmayı sürdüreceğine inancımız tam. Bu çerçevenin alternatifi Türkiye’nin ticari ve yatırımla alakalı çıkarlarını hizmet etmeyecektir.”

Satterfield’ın bizlerle paylaşmak için hazırladığı çerçevenin transatlantik ittifak ve ekonomiden sonraki üçüncü ana teması Türk-Amerikan ilişkilerinin diğer alanlarını kilitleyen S-400 konusuydu. İngilizcede çok kullanılan ve “konuşulmayan ama malum olan konu” anlamına gelen “odadaki fil” (elephant in the room) ifadesine atıfta bulunan Satterfield, S-400’lerin odadaki fil olmadığını zira meselenin ciddiyetini herkesin zaten bildiğini söyledi. Sonra da şöyle devam etti: 

“Geçtiğimiz bir buçuk sene içinde bu sorunun çözülmesini çok istedik ancak bu mümkün olamadı ve Trump yönetimi geçen senenin sonunda (Aralık ayı ortasında) Türkiye’ye yönelik yaptırımları açıkladı. Biz hala bir çözüm bulunabilmesinden yanayız. Ama vurgulamam gereken önemli bir nokta var. 2021 Ocak ayı sonu itibarıyla ABD yönetimi olarak bu konunun çözümü açısından yeni bir yasal sınırlamaya muhatap olmuş durumdayız. Ocak sonunda yürürlüğe giren Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası bir çözümün ancak Türkiye’nin S-400’lere sahip olmamasını öngörüyor.

Burada altını çizmek isterim ki, bu kurnazlıkla ya da şirinlikle çözülebilecek bir konu değil. Amerikan yasası Kongre’ye Türkiye’nin S-400 sistemine sahip olmadığını ispatlamamızı talep ediyor. Çalışma grubu ya da başka bir diyalog yöntemi bu meseleye yanıt vermek durumunda, yani Türkiye’nin bu sisteme sahip olup olmadığına. Bu ABD yönetimi açısından kişisel bir konu değil, yasal bir zorunluluk. Dolayısıyla da akıllı bir yöntem bulup yönetilebilecek bir konu değil. Hangi çözüm yolu önerilecekse önerilsin ABD yasasına uyduğumuzu Kongre’ye açık olarak ispatlamamız gerekiyor.

Elbette Türkiye’nin F-35 programına dönüş ve potansiyel Patriot alımı konularında ABD’den görmek istediği adımlar var. Bütün bunlar tartışılabilir ancak hepsi Türkiye’nin S-400’lere sahip olup olmadığına bağlı. Bizim yönetim olarak Kongre’ye Türkiye’nin S-400 sistemine sahip olmadığını söyleyebilmemiz gerekiyor. Şimdi biliyorum ki yirmi ayrı şekilde sistemin F35’ler ile uyumlu olup olmadığı gibi sorular soracaksınız. Mesele artık hangi sistem neyle uyumlu noktasının ötesine geçti çünkü Ocak ayı sonunda bahsettiğim 2021 savunma bütçesi yasalaştı. Yasaya uymak zorundayız. Elimizden geleni yapacağız. İyimserlik ya da karamsarlık ifade etmek de istemiyorum.

Bu konuda çok açık olduk. Rusya’dan yeni bir mühim askeri satın alma – bu yeni bir S-400 bataryası da olabilir, tamamen farklı bir sistem de – yapılması mutlak bir öngörülebilirlikle söyleyebilirim ki ek ve çok daha ciddi yaptırımları tetikleyecektir. Türk hükümetine şu tavsiyede bulunduk: Başka bir mühim satın alma yaparak durumu daha da kötü hale getirmeyin. Böyle bir durumda Kongre’nin tepkisi ciddi olacaktır. Eğer yönetim gerekli adımı atmazsa, Başkan vetosunu geçersiz kılan bir çoğunlukla Kongre adım atmamızı zorunlu kılacaktır. Bu sadece Türkiye için değil, Rusya’dan alım Türk-Amerikan ilişkilerinin konusu olduğu kadar aynı zamanda Rusya-ABD ilişkileri açısından stratejik bir konu.

Türk hükümetine yaptığımız uyarının ciddiyetinin altını çizmek istiyorum. Eğer Rusya’dan yeni mühim boyutta askeri satın alma olursa buna bir yanıt verilecektir. Ve bu yanıt geçen Aralık ayında CAATSA yasası altında uygulamayı seçtiğimiz sıkı odaklanmış yaptırımlardan daha vahim bir yanıt olacaktır.”

Büyükelçi Satterfield S-400 ısrarının olası daha vahim sonuçları konusunda Ankara’yı açıklıkla uyardıklarını defalarca söyledikten sonra hazırladığı izleğin son bölümünde nihayet demokrasi ve insan hakları alanına gelebildiğinde tonu da hissedilebilir ölçüde değişti. Türkiye içinde endişeyle izledikleri politik dosyaları sıralamaktan kaçınmasa da Ankara’dan gelmesi muhtemel “içişlerimize karışmayın” çıkışına karşı gardını alıp da gelmişti: 

“Biden yönetiminden geçtiğimiz 60 gün içinde burada öne çıkan olaylarda bir dizi Dışişleri Bakanlığı kanalıyla bir dizi açıklama duydunuz. LGBTQI topluluğunu hedef alan nefret dolu ve düşmanca yorumlar hakkında, AİHM’in Osman Kavala kararının uygulanmaması hakkında ve son olarak da HDP’li siyasetçilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve HDP’nin kapatılması için atılan adımlar hakkında. Tüm bu adımlar ABD ve AB başkentlerinde olumsuz yankılanıyor. Temel hakların ve bireysel özgürlüklerin siyasi hedefler uğruna bastırılması konusunda daha da kaygılanılmasına neden oluyor. ABD’de kendi sistemimiz içerisindeki başarısızlıklara karşı derin bir duyarlılık içinde olmakla birlikte bu sorunlar başka yerlerde ortaya çıktığında dikkat çekmeliyiz. Bunu dikkatle yapılandırılmış bir biçimde yapmaya çalışıyoruz. Niyetimiz eğik çizgi çizmek değil, sorunlu eylemleri gördüğümüzde spesifik olmaktır.”

Büyükelçi Satterfield’ın belli ki Beyaz Saray tarafından kurgulanan Türk medyası buluşmasının ve her kelimesi dikkatle seçilmiş alışılmadık netlikteki uyarılarının bana düşündürttüğü Biden yönetiminin Ankara’daki büyükelçisini değiştirmeye hazırlandığı oldu. Zira Erdoğan hükümetinin bu kadar açık konuşan büyükelçilerden haz etmediğini çok iyi biliyorlar. Demek ki S-400 pazarlığındaki kırmızı çizgilerini kamuoyu üzerinden açıklama ihtiyacı hasıl oldu ve bunu Satterfield üzerinden yapmayı tercih ettiler. Türk hükümetinin ülkemizi bir nebze demokrasiye benzeten ne kaldıysa hepsini bitirmeye kararlı adımlarına yönelik Satterfield’ın dile getirdiği ölçülü biçili tepki de yine Biden yönetiminin stratejik bir tercihini ortaya koyuyor. Özellikle de bu değerlendirmeler Türkiye’de yaklaşık 6 milyon kişinin oyuyla parlamentoya girmiş bir siyasi partinin ortadan kaldırılması için taşların döşenmeye başladığı bir haftanın sonunda yapılıyorsa. Biden yönetiminden demokrasi havarisi kesilmesini bekleyenlere önemle duyurulur.


Cansu Çamlıbel Kimdir?

Ortadoğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezundur. Yüksek lisansını Britanya’daki Cardiff Üniversitesi’nde Uluslararası Gazetecilik bölümünde yaptı. 2002 tarihli master tezi ‘Türk medyası ve oto-sansür sorunsalı’ başlığını taşıyor. NTV’de diplomasi muhabirliği ve 2005-2008 yılları arasında Brüksel muhabirliği yaptı. 2008 yılından 2019 Şubat’ına kadar Hürriyet ve Hürriyet Daily News gazetelerinde muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı gibi pek çok farklı görevde bulundu. Yaklaşık beş sene boyunca ‘Yüz Yüze Pazartesi’ köşesinde Hürriyet’in haftalık siyasi röportajları ona emanetti. Son olarak Nisan 2017-Şubat 2019 döneminde Hürriyet’in Washington Temsilcisi olarak görev yaptı. 2015-2016 döneminde ABD’deki Harvard Üniversitesi’nin prestijli Nieman Bursu’nu kazandı.