Milliyetçi muhafazakâr kitlenin oluşumunda sosyalist hareketin rolü

Toplumsal muhalefeti bir araya getirecek güç milliyetçilikten uzak, enternasyonalist, düzen ve iktidar karşıtı komünist bir parti olabilirdi ama TKP muhalefete karşı iktidarın başarısı için çalıştı.

Google Haberlere Abone ol

Osman Tiftikçi 

Milliyetçi, muhafazakâr kitlenin homojen bir bütün olmadığını her sınıf ve kesimden unsurları içinde barındırdığını belirtmiştik. Dolayısıyla bu kitle parçalanabilir ve büyük bir bölümü devrimci harekete kazanılabilir. Bunun yapılabilmesi için Türkiye solu geçmişte TKP’nin yaptığı ve birçoğu hala sürdürülen tarihi hatalardan arınmak zorundadır.

1930 yerel seçimlerinde kendini siyasi alanda da dışa vuran toplumsal muhalefetin işçi sınıfından, feminist hareketten, gayrimüslimlerden, Kürtlerden, esnaftan ve İslami kesimden oluştuğunu belirtmiştik. TKP bu muhalif kesimler içinde işçi sınıfı hariç hiçbir kesimin demokratik istemlerine sahip çıkmadığı gibi, bu istemler karşısında kraldan çok kralcı biçimde iktidarın yanında yer aldı.

TKP’nin Kürt hareketine karşı tavrı bilindiği için burada tekrar etmiyoruz. TKP’nin gayrimüslimlere karşı tavrı da farklı değildi. TKP, Ermeni soykırımında suçu Ermeni burjuvazisine ve emperyalistlere yüklüyordu. Milli Mücadele döneminde gayrimüslimlere yapılanları görmüyordu. Milli sermayeden yana, yani gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmelerinden yana bir tavır takınmıştı. TKP gayrimüslimlerin zorla asimilasyonuna sesini çıkarmadı, böylece demokratik mücadelenin, sayıları milyonları bulan çok önemli iki müttefikini, Kürtleri ve gayrimüslimleri karşısına almıştı. Bu büyük yanlış solun önemli bir kesimi tarafından hala sürdürülmektedir.

TKP, Türkiye’deki feminist harekete de karşıydı. Örneğin Ş. Hüsnü’ye göre feminist hareket burjuvazi tarafından ortaya çıkarılmıştı ve amaç güçleri bölmekti. (1)

1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Bu parti egemen kesimler arasındaki çelişkilerin bir ürünüydü. TKP bu durum karşısında kendi bağımsız tavrını takınması, her iki partinin ezilen sınıflara, ezilen uluslara, ezilen dinlere karşı tutumlarını ortaya koyması gerekirken iktidarla aynı safta yer aldı. İktidarın TCF’ye yönelik suçlamalarına sol literatürden eklemeler yaptı. TKP düzen içi siyasi muhalefetin, Mustafa Kemal’in tek adam olma, yasama, yürütme, yargıyı kendi şahsında birleştirme eğilimlerine karşı mücadelesini görmezden geldi ve Mustafa Kemal’in bu tek adam eğilimlerini destekledi.

TKP’nin 1930 yerel seçimlerinde iktidara, tek parti ve tek adam rejimine karşı oluşan muhalefete karşı resmi tavrını bilmiyorum.

TKP, CHP’nin laiklik anlayışını da ciddi biçimde eleştirmedi. Bu laiklik anlayışının ve bu anlayış doğrultusunda Sünni kesime de dayatılanların, bu kesim içinde yarattığı tepkileri görmezden geldi. Hatta bu tepkileri iktidarla birlikte toptan irtica olarak nitelendirdi ve laiklik adı altında devlet dini dayatmasını destekledi. Böylece Sünni kesimin devlet dinciliğine karşı haklı tepkileri, din adamlarının tekeline bırakıldı. Daha sonraki yıllarda, dinci partiler cumhuriyet dönemindeki bu uygulamaları abartarak, en önemli istismar araçlarından biri haline getirdiler.

Laiklik din ile devletin ayrılmasının yanı sıra din özgürlüğü demektir. Laiklik dini inançların örgütlenebilme (dini çerçevede), dini eğitim verebilme, kendi din adamını yetiştirme, ibadethane yapabilme özgürlüğü demektir. Devletin ne maddi ne de manevi olarak bu işlere karışmaması demektir. CHP laikliğinde bu dini özgürlükler gayrimüslimler hariç (o da biçimseldi) hiçbir inanç için, Sünniler için de yoktu. Devlet kendi dışında hiç kimsenin dini eğitim vermesine, din adamı yetiştirmesine, ibadethane açmasına vs. izin vermiyordu. Fakat devlet bu görevleri yerine getirmede son derece yetersizdi. Örneğin dini eğitim konusunda, 1924 yılında medreseler kapatıldıktan sonra imam hatip okulları açılmış, sonra kapatılmış, okullara zorunlu din dersi konulmuş, sonra Kuran kursları açılmış daha sonra onlar da kapatılmıştı. 1930’lu yıllarda devletin din eğitimi veren, din adamı yetiştiren kurumu yoktu. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) yetersizdi. DİB yeterli olmak ve devlet bu işlerle uğraşmak zorunda değildi.

Mustafa Kemal, Arap alfabesini ve Arapça öğretilmesini bile yasakladı. Bu yasak İslami kesim tarafından Kur’an okunmasının, dinin yasaklanması biçiminde anlaşıldı ve propaganda edildi.

CHP, Sünni mütedeyyin kitlenin İslam'ı kavrayış ve yaşayış biçimine, giyimine kuşamına saygı gösterecek, bunları olduğu gibi kabul edecek yerde, resmi İslam'ı ve seküler yaşam biçimini dayattı. Buna uymayanlar hakir görüldü.

Devlet bu kadarla da kalmadı. Atatürk’ün aydınları, ülkemizin ve İslam ülkelerinin geri kalmasının nedeninin din olduğunu iddia ediyorlar, yani İslam'ı aşağılıyorlardı.

1930’lu yıllarda dini cemaatlerin (Süleymancılar, Nurcular, İskenderpaşa, Erenköy Cemaati gibi) oluşmaya başlamasının en önemli nedeni, din özgürlüğünün olmaması, dinin devlet tekeline alınması, dini ihtiyaçlara cevap verilememesiydi.

TKP, Sünni kitlenin dini tepkilerini anlamaya çalışmadı, haklı yanlarını görmedi, dini görünümlü tepkileri de, Kürt ayaklanmalarında yaptığı gibi iktidarın ağzıyla eleştirdi ve düşman bildi. Şapka 'devrimine' karşı çıktıkları için insanların asılmasına bile ses çıkarmadı.

İnsanlar inançlarını, dini kavrayış biçimlerini, kılık kıyafetlerini, geleneksel yaşam tarzlarını değiştirmeden de, devrimci, ilerici mücadele içinde yer alabilirlerdi. Doğal ve doğru olanı da buydu. Bunun geçmişte ve günümüzde çok örneği vardır.

Toplumsal muhalefeti bir araya getirebilecek, ortak hedeflere yöneltebilecek güç milliyetçilikten uzak enternasyonalist, düzen ve iktidar karşıtı komünist bir parti olabilirdi ama TKP muhalefete karşı iktidarın, Mustafa Kemal’in başarısı için canla başla çalışıyordu.

CHP destekçiliğinden ve iktidardan bir türlü kopamayan TKP aynı tavrını DP’ye karşı da sürdürdü. Türkiye’nin neredeyse tüm muhalif kesimleri DP’yi desteklerken, Şefik Hüsnü ve TKP, 1950 yılında DP’nin iktidara gelmesini karşı devrim olarak gördü ve CHP’yi sahiplendi.(2) Her iki düzen partisi karşısında kendi bağımsız tavrını koyamadı. Bu tavır toplumsal muhalefetin CHP ile birlikte karşıya alınması anlamına da geliyordu. Şefik Hüsnü’nün gözünde CHP hala devrimci bir partiydi. Halbuki CHP, geçmişte komünistlere, halka, Kürtlere, gayrimüslimlere yaptığı suçlara, 1940’larda yenilerini eklemişti. Örneğin SSCB ile dostluk anlaşması bozulmuştu. 1942 yılında Varlık Vergisi çıkarılmıştı. 1944 yılında İlerici Gençlik Birliği operasyonu ile TKP’liler hapse atılmıştı. Sertellerin matbaası gençlere talan ettirilmiş ve Serteller yurt dışına çıkmak zorunda bırakılmıştı. Sosyalistlerin kurduğu sendikalar ve partiler kapatılmıştı. Solcu aydınlar üzerinde büyük baskı kurulmuştu, Aziz Nesin’lere, Rıfat Ilgaz’lara dergi bile çıkarttırılmıyordu. Nazım Hikmet yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştı. Sabahattin Ali yurt dışına kaçmak isterken öldürülmüştü. Özetle CHP iktidarı sol hareket, işçi sınıfı hareketi, gayrimüslimler, aydınlar üzerinde tam bir terör estiriyordu. CHP savaş sonrasında emperyalizmin askeri, ekonomik, dini politikalarına çok hızlı uyum sağlamıştı. Bütün bunları yapan partinin iktidardan düşmesi, onun yerine esas itibarıyla aynı programa sahip bir başka düzen partisinin gelmesi, nasıl oluyorsa karşı devrim oluyordu.

TKP, elbette sadece olumsuzluklardan ibaret bir parti değildi. TKP, Türkiye solunun geçmişiydi ve sonraki bütün devrimci oluşumlar ondan beslendiler. Fakat konumuz genel bir TKP değerlendirmesi yapmak değil.

Özetle TKP, toplumsal muhalefeti oluşturan farklı unsurların önemli bölümünün milliyetçi, muhafazakâr sağ partilerin etkisine açık hale gelmesinde olumsuz rol oynadı. Tüm muhalif kesimlerin istemlerine, haklı tepkilerine sahip çıkmaya, onların sözcüsü olmaya çalışmadı. TKP kurulduğu andan itibaren toplumsal muhalefete karşı çoğu zaman iktidar partisi ile aynı safta yer alan bir tavır izledi.

Günümüze gelirsek. 1970’li yıllardaki devrimci kopuşlardan, ödenen onca bedelden sonra döndük dolaştık, CHP’nin belediye başkan adaylarını, CHP’nin genel başkanını destekler bir noktaya geldik. Üzerinde düşünsek iyi olur.


(1) TKP’nin feminist harekete bakışı için “Türkiye’de Kadınların Seçim Hakkı Mücadelesi 1908-1935” isimli çalışmamıza bakılabilir.

(2) Mihri Belli, Devrimci Hareketimizin Eleştirisi (1961-1971), Emekçi yayınları 1977, s. 145, 146