Al takke ver külâh

Son günlerde Rasim Öztekin’in herkesin “kavuk” diye bahsettiği takkeyi devredeceği konuşuluyor. Doğru  hareket. Zaten ellerindeki takke, Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndan çok o büyük tadilattan sonra yeniden açılan Ses Tiyatrosu’nun ve Ferhan Şensoy’un sesi olmuştur. Tıkanmış kültür sanat ortamımıza o dönem için öncü bir merkez, bir kişilik yaratma çabasından ibarettir. Öyle zannediyorum ki Rasim Öztekin’in takkesini vereceği kişi de yine bu minvalde biri olacaktır. Belirttiğimiz gibi günümüzdeki bu devir ve alıp verme işleri sadece birer reklamdır. Geleneksel Türk Tiyatrosu ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Tekin Deniz 

1968 yılından beri süren bu tartışmada pek bilinmeyenleri aktarayım.

Kavuk kimin hakkı? Kime verilmeli? Kim temsil ediyor geleneksel Türk Tiyatrosu’nu? Detaylıca anlatayım.

Her şeyden önce şunu söylemek gerek: Geleneksel Türk Tiyatrosu, Naşit ya da Dümbüllü dahil kimsenin tekelinde olmadığı için temsiliyet hakkı alınıp verilen bir şey değildir. Güllü Agop’un tiyatrosu değil ki bu. Orta Oyunu yapmak isteyenlere sahne de var meydan da. Kimse çıkıp da size “durun!” demez.

Bu kavuk vb. gibi nişaneler, daha çok usta-çırak ilişkisini vurgular. Genel olarak bir sanat dalının tamamını ifade etmezler. Naşit, Abdi’nin çırağıydı ve ustası ona kuşağını ve keçe külahını bir oyun sonrasında verdi. Bu devir teslim ritüeli Ahilik geleneğinin bir parçasıdır. Ardıl olan kişiye ustası önce el verir. Maharet el öpmek değil, el alabilmektir. Buna layık olabilecek emeği bir çırak ve bir kalfa olarak çeşitli dönemlerde ortaya koyabilmektir. Bu el öpme, kuşak bağlama ve külah giyme ritüeli bir tür, diploma törenidir. Külah takmadan başa kavuk geçirmek, ilkokul okumadan Tıp fakültesine geçmeye benzer.

Esasında Geleneksel Türk Tiyatrosu’nda böyle bir “devir” geleneği de yazılı kaynaklar açısından yoktur. Sadece devrin köşe yazarlarının veya tanıklarının anlattıklarından bildiğimiz Naşid’e verilen külah var. İşte bahsettiğim gibi ustası Abdi’nin elini öpüyor, kuşak sarıyor, diplomasını alıyor. Dümbüllü’ye Kel Hasan’dan böyle bir devir teslimle geçiş olduğunu belgeleyen nitelikte bir kayıt yok elimizde. Evet, kendisine miras kalmıştı ama Dümbüllü, Kel Hasan’dan çok Naşid’in çırağıdır. Kel Hasan, erken yaşta sahnelerden çekildiği için Dümbüllü, bir dönem kendi tiyatrosunu yapmış daha sonra da Naşid’in yanında kalfalık etmiştir.

Dümbüllü de Kel Hasan ve Naşid’in yanında yetişti. Bir usta-çırak ilişkisi vardı. Fakat ne  Kel Hasan ne de Naşit, ciddi birer kavuklu değillerdi. Hamdi ve Dümbüllü, onlardan ileriydi… Naşid, devrinin en büyük mukalitlerindendi. Yani büyük bir taklit ustasıydı. Pek çok ağzı seslendirir ve pek çok tipi başarıyla oynardı. Kel Hasan da tulûat yapmıştır, kavukluya da çıkmıştır ama ne Hamdi ne de Dümbüllü kadar ileri değildi. Özellikle bir dönem işin patronluk kısmında kaldı. İyi de paralar kazandılar ama hazıra dağ dayanmadı. Dümbüllü ise maalesef bir çırak yetiştiremedi.

Dümbüllü’nün kavuğu da kavuğu… Peki nedir kavuk? Neyi simgeler? Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun, Orta Oyunu kısmının iki ana karakteri vardır. Bunlar, Gölge Oyunu geleneğindeki Karagöz ve Hacivat’a karşılık gelen Kavuklu ve Pişekâr’dır. Kavuklu’ların en ünlüsü ise Hamdi’dir. Pişekâr’ların en ünlüsü ise Küçük İsmail. Kavuklu Hamdi, adı üstünde Kavuk takarken, Pişekâr bir takke takar. Oyunu yönlendiren kişidir Pişekâr. Nejat Uygur Tiyatrosu’daki Bahri Beyat ustayı hatırlayanlara örnek olarak gösterilebilir. Lafı ortaya o atar. Dişi sözler, erkek sözler vardır. Birbirleriyle bu şekilde paslaşırlar.

Pişekâr, Gölge Oyunu’ndaki Hacivat’a denk gelse de biraz daha “sonradan görme” şehirli bir tiptir. Gösteriş merakı vardır, hava atmayı sever. Bilgili geçinir. Kavuklu olmak apayrı bir sahadır. Çünkü halkın içinde olmayı gerektirir. Birinci mevkide giden Kavuklu göremezsiniz. Onlar, her daim halkın arasındadırlar. Halkı çok iyi tanırlar. Halk katmanlarını, sınıfları, yerel değerleri iyi bilir, din, dil, ırk üzerinden aşağılayıcı ve küçümseyici sözler etmezler. Toplumun yediden yetmişe tüm kesimlerine seslenmeyi ilke edinirler. Bağ kurucu, birleştiricidirler. Konularını da doğrudan halktan alırlar.

Bir aktörün kötü bir Kavuklu olması, kötü bir oyuncu olduğu anlamına gelmez. İyi bir Pişekâr olabilir meselâ. Belirttiğimiz gibi iki ayrı saha. Çok başarılı bir diş hekiminin aynı zamanda çok başarılı bir kardiyolog olmasının beklenemeyeceği gibi…

İsmail Dümbüllü de ustaları gibi bu işin okulunu okumuş bir aktör değildi. Usta-çırak ilişkisi içerisinde, sahada, tüm jest ve mimikleri birer refleks haline gelene kadar pişmişti. Bir kitaba yazarak size sanatını öğretmesi mümkün değildi. Çünkü çeneyle değil, icraatla olan bir iş bu. İsmail Dümbüllü’nün dişe dokunur bir çırağı yoktu. Bir heves gelip giden çok isim olduysa da tutunamadılar. Çünkü çok zahmetli bir sanat. Büyük sabır gerektiriyor. Laf kaldırabilme ve elini taşın altına koyabilme yürekliliği gerekiyor. Şimdi bile kaç aktör uğraşır bu çıraklıkla?

Bir “Kavuklu” olan İsmail Dümbüllü’nün can dostlarından Tevfik İnce ona yıllarca Pişekârlık yaptı. Bu iki usta, gazinolardan çay bahçelerine, kasaba meydanlarından kahvehanelere kadar pek çok yerde oyunlar oynadılar. Ekmeklerini kendi alın terleri ile kimseye müdana etmeden  kazandılar. Kimseye el açmadılar.

İsmail Dümbüllü’nün çırağı olmadığı gibi kendisinden sonra başka bir Kavuklu da yetişmedi. Elbette üç gün Kavuklu olmakla, beş gün Kavuklu olmakla dönecek değirmen değil bu. Zaman zaman Kavuklu’ya çıkan ustalar olmuşsa da bu geleneksel tipi devamlı bir halde yaşatamadılar.

Velhasılıkelam, kendisinden sonra “Kavuğu” devredecek bir ardıl yetişmediği için, İsmail Dümbüllü, Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndaki “Kavuklu” tipinin nişanesi olan “Kavuğu” hiç kimseye vermedi. Buna layık bir Kavuklu bulamadı. Çünkü artık Kavuklu yetişmiyordu. Kimse ilgilenmiyordu.

Kesin ve Net: İsmail Dümbüllü hiç kimseye Kavuk vermedi!

Münir Özkul’un ciddi bir sağlık sorunu vardı o dönem , tiyatrodan kopmuştu. Özkul’u yeniden tiyatroya döndürmek ve maddi sorunlarını aşabilmesine destek olmak için sevenleri tarafından arka çıkıldı. İşte bu süreçte Münir Özkul’a moral olsun diye Dümbüllü’ye gidip “Kavuğu bir törenle Münir’e verseniz?” dendi. Dümbüllü ise reddetti. Kavuğu devretmeye layık bir Kavuklu yetişmediğini söyledi. Uzun uzadıya ısrar edilince Dümbüllü, evindeki “takkelerden” birini Münir Özkul’a, 1968 yılında Arena Tiyatrosu’ndaki Kanlı Nigâr oyununun temsili sonrası verdi.

Dümbüllü, bu takkelerden birini de evet Erkan Yücel’e “Vatandaş Hamdi Abdülhamit ve Süleyman’a Karşı” oyunundan sonra sahnede verdi. Fakat bu da bir bayrak teslimi değil, sadece hatıraydı. Bu hatırayı da 1980 yılında Erol Toy’un Düş ve Gerçek isimli meddah oyununu seyreden Erkan Yücel, çırağı Mehmet Esen’e bizzat verip, “Bu emaneti iyi koru. Yanlışa hayır de. Kendi ışığını sakınmadan harca,” diyerek vermiştir. Bu takke en son Mehmet Esen’de kaldı. Mehmet Esen de bu takkeyi Moda Sahnesi’nde sergilenmesi için emanet etti. Bugün o sahnede cam bir fanus içinde göreceğiniz takke, Erkan Yücel’in Mehmet Esen’e verdiği, Dümbüllü’den almış olduğu takkedir.

Geleneksel Türk Tiyatrosu, Orta Oyunu’ndan da ibaret değil. Bunun gölge oyunu var, kuklacılığı var, zenneliği var, meddahlığı var, kantoculuğu var ve hatta İbiş’liği var. Elbette bu oyunları ve karakterleri yaşatan müzikleri de üreten Aşki Efendi’ler, Kemani Yorgi’ler de var.
Geleneksel Türk Tiyatrosu kimsenin tekelinde değil. Gönül isterdi ki Dümbüllü gibi Naşit gibi ustalar hayatta olsalar da usta-çırak ruhu yaşasa. “Ben temsil ediyorum bu kültürü kardeşim” diyene de saygı duymak gerekir. Fakat seyirci olarak bu iddiasını ispata erdiren işleri görmeyi talep etmek de seyirci olarak bizlerin en doğal hakkıdır.

Gelelim asıl konuya. Şöyle özetleyelim: Dümbüllü, kavuğunu,
– Münir Özkul’a vermediği için
– Ferhan Şensoy’a da devredilmemiştir.
– Ferhan Şensoy’a devredilmediği için de Rasim Öztekin’e de devredilememiştir.
– Nihayetinde Rasim Öztekin’in de elinde kavuk yok.
Tartışmalar da boştur.

Münir Özkul, elbette usta olarak görmüştü İsmail Dümbüllü’yü ama ona çıraklık etmedi. Yanında yetişmedi. Bakırköy’de, Karakaş Efendi’nin yanında çalışıp serpildikten bir müddet sonra Küçük Sahne’de Muhsin Ertuğrul ve ekibiyle batı tarzı oyunlar oynadılar. Orta Oyunu yapmadılar.

Ferhan Şensoy, Küçük Sahne ve Ses Tiyatrosu’nu yaşatmak için emek verdi. Kazandığı parayı, ülkedeki kültür sanat belleğinin korunmasına harcadı. Haldun Taner okulundan mezundur. Kabaretisttir. Taner kabaresini özgün bir halde yorumlamış ve bir Ferhan Şensoy dili yaratmıştır – Ama!

Ferhan Şensoy, bir Geleneksel Türk Tiyatrosu oyuncusu değildir. Münir Özkul’un da çırağı değildir. Patronudur. Soyut Padişah oyununu oynadılar birlikte. Bunun dışında da Ses Tiyatrosu’nun bugünkü ekibiyle ilgisi yoktur. Orta Oyunu da yapmamıştır. Kabarecidir. Bu da apayrı bir kültürdür. Geleneksel Türk Tiyatrosunun formlarından beslenmek sizi bu geleneğin başlı başına bir temsilcisi yapmaz. Münir Özkul da bir Orta Oyunu oyuncusu değildi. Komedyen de değildi. Ne yazık ki istemeye istemeye çıktı rollere. Hatta psikolojisi bozuldu. Münir Özkul da Ferhan Şensoy da Orta Oyunu’nun ne olduğunu iyi bilen aktörler ama bu işi yapmadılar. Yapamadılar. Münir Özkul çabaladı ama olmadı. Hem sağlık sorunları hem de maddi zorluklar, bu geleneği sürdürecek zaman aralığından mahrum bıraktı onu. Nefes alamadı. Sadece özel günlerde ve ramazanlarda tadımlık işler yaptılar.

Son günlerde Rasim Öztekin’in herkesin “kavuk” diye bahsettiği takkeyi devredeceği konuşuluyor. Doğru  hareket. Zaten ellerindeki takke, Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndan çok o büyük tadilattan sonra yeniden açılan Ses Tiyatrosu’nun ve Ferhan Şensoy’un sesi olmuştur. Tıkanmış kültür sanat ortamımıza o dönem için öncü bir merkez, bir kişilik yaratma çabasından ibarettir. Öyle zannediyorum ki Rasim Öztekin’in takkesini vereceği kişi de yine bu minvalde biri olacaktır. Belirttiğimiz gibi günümüzdeki bu devir ve alıp verme işleri sadece birer reklamdır. Geleneksel Türk Tiyatrosu ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Dün, çok sevdiğim tiyatro emekçisi büyüğüm bana “Kavuğu bir aktrise verelim” şeklinde altı boş bir öneri olduğundan bahsetti. İsimleri geçen aktrislere de kötülük bu. Hepsi kendilerini aktrislikte seyirciye yıllar önce ispatlamış kişiler. Fakat Kavuklu olmak ne alâka?
Adile Naşit ki koskoca Naşid’in kızıydı ve ayrıca meddahlığı da vardı, inanın o bile olmazdı. Çünkü Meddah ayrı kişi, Kavuklu ayrı kişidir. Ayrıca kavuk, bir erkek serpuşudur.

Kadınların kapıları yumruklamaları gerek. Bu da kavukla olacak iş değil. Yepyeni bir başlık açmaları gerek. Tiyatronun, sanatın ve hayatın tüm dallarında kendi yapı ve biçimlerini kendi elleriyle inşa etmeleri gerek. Haklarıdır. Elbette belli bir sanat dalı içindeki ama kültürel kodlara dayalı ama yerleşik inançlara bağlı erkek egemen kafaya karşı durmak da tüm sanatçıların ve kadınların haklarıdır. Gelenekler de biçim değiştirirler. Zamana bağlı olarak başka formlara bürünürler. Bunda korkulacak bir şey yok. Aksine gelişmenin, aydınlanmanın, ilericiliğin de bir alametidir bu. Bence de bazı kalıplar yıkılmalı. Kadınlar var olmalılar her alanda ama üzerinde çalıştığımız özü incitmeden yapmalı bunu.

Halk Sanatkârı Naşid Özcan ve İsmail Dümbüllü, ustalarından öğrendiklerine kişilik katarak ilerlediler. Kopyala yapıştır çalışmadılar. Özü her daim muhafaza ettiler. Edilmeli de.
Orta Oyunu’na yürekten bağlı ve bu işi “Ben yaparım arkadaş” diyen bir kadın çıkarsa, elbette o da Kavuklu olabilir. Kavuk, bağlam olarak bir “erkek” simgesi olmaktan çıkarılabilir. Var olan bir kültüre paralel bir başka yan kültür yaratılabilir.

Halkın sesini duyabilmek ve onların yaşayışlarını anlayabilmek için kavuğa takkeye gerek yok. Bu sadece bir simge ve bence bu haliyle korunmalı. Zaten Konservatuvar da konserve etmek, korumak manasına gelmez mi? İlkesel olarak da bazı simgeler ilk halleriyle korunmalılar. Bazı şeylerin ilk halleri muhafaza edilmeli. Özgünlükleri yeni kuşaklarca görülüp bilinmeli.

Bakın Dümbüllü’nün “Kavuğu” olduğu iddia edilen ama sadece sıradan bir “Takke” olan bu başlık nerelere “meze” olmuş. En son bir kalıp peynir yapmışlardı. Denebilir ki “Yahu ne olmuş, kutsallaştırmayın bu kadar”. Bunu söylemek de moda oldu. Kutsallaştırmak değil bu, sorumluluk sahibi olup saygı duymak. Her yerde de her şey yapılmaz.

Bakın Nejat Uygur, kavuk vs. aramadan yıllarca Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun bu dalını, bu karakterlerini yaşatmaya çalıştı. Nejat Uygur, yaptığı bir çizimde Dümbüllü’nün ustası Naşid’i Kavuklu olarak çizmiş. Esasında Dümbüllü, Kavuklu rolünde Naşit’ten ileriymiş. Naşit, daha çok bir mukallit.

Nejat Uygur, sahneye ilk çıktığı günden beri Geleneksel Türk Tiyatrosu diyor. İbiş olmuş, Kel Hasan olmuş, olmuş da olmuş. Orta Oyunu’nu klasik anlamda yapmak ise bambaşka bir iş. Bu yüzden bizzat kendisi: “Ben bir isem Dümbüllü beştir, haddimi bilirim.” demiş.  Olması gereken de bu. Haddini bilmek de büyük ustalık ister.

Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun muhalif kimliği konusu ise biraz çarpıtılıyor. Adı üstünde “geleneksel” tiyatro. Nükte bilmek gerektirir, latife bilmek gerektirir, taklit yeteneği ve gözlem gücü gerektirir. Her lafı edeceksin ama kimseyi kırmayacaksın. Ayar işte bu. Maharet bu.

Geleneksel Tiyatro yapıyorsan, toplumun yediden yetmişe tüm kesimlerine hitap edecek o ortak dili bulacaksın. Devlet idarecilerini oyununa getirtecek ince işçiliği yaratacaksın. “Yok ben istemem gelmesin oyunuma hükümetten kimse,” dersen de kaçak dövüşmüş, aydın sorumluluğunu atlamış olursun. Ne söyleyeceksen yüzlerine karşı sanatınla halkın önünde söyle işte. Halkın şikâyetçi olduğu bakanları ya da muhalefet içindeki politikacıları çekmeye gayret edeceksin. Sonra da halkın fısıltıyla konuştuğunu sahneden usulünce sarkıtacaksın. Alkış alacaksın. Kendini alkışlatmak zorunda bırakacaksın.
İşini ustaca yapamayanlar, kabalığa kaçarlar. Kimisi muhalifliği galiz küfürler etmek ya da bayağılığa kaçmak zanneder, kimisi de ince işçilik olarak görür.

Tarafınızı seçin:
– Ya Dümbüllü’ye atılan hıyar olun,
– Ya da Dümbüllü’nün, atılan hıyara verdiği o meşhur yanıttaki incelik!

Çok konuştuk da asıl mesele soğudu:
-İyi de peki Kavuk nerede?

Kavuk, Dümbüllü’nün ailesinde. Bugün de konuştum damadıyla. Sohbet ettik. “Yahu babam kimseye Kavuk vs. vermedi, bitsin artık bu yalan dolan işler. Kavuk bende.” dedi. Dümbüllü’ye saygısızlık edilmesinden bıkmış aile.

Esasında Dümbüllü, kavuğun kendisi ile birlikte gömülmesini vasiyet etmiş.  “Kavuğum benimle birlikte mezara gömülsün.” demiş. Böyle vasiyet etmiş.
Aile, dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı’na danışıyor ve kendilerine bunun İslam geleneğinde yeri olmadığı söyleniyor. Kavuk gömülmüyor, ailede kalıyor. Dümbüllü’nün tabutuna konuyor cenazede ama gömülmüyor. Şimdi ise bu kavuk, Dümbüllü’nün komik ceketi ile birlikte bir bankanın kasasında muhafaza edilmekte. Bunlar zaten boş tartışmalar. Kimse kimseyi kullanmasın ve de yok yere kırmasın.

Söylemeyecektim ama şunu da diyeyim:
Dümbüllü’nün verdiği o “Takke” Pişekâr takkesidir. Pişekâr da sonradan görme, akıllı cahil bir tiptir. Yani Dümbüllü Usta, takkeyi verirken de işini yapmıştır. En zarif haliyle taşı gediğine koymuştur.

Ders almak isteyene, bir büyük hazine…