Adamlar: Papatyaların adı kaldı yalnız

Alternatif rock müzik gruplarından Adamlar'ın 3. stüdyo albümü Dünya Günlükleri, Garaj Müzik etiketli ile yayınlandı. Yaşadığımız dönemin insanlık sorunlarıyla yüzleşen albüm içi boşalmış, ruhu emilmiş insanın nasıl yaşayan ölülere döndüğünü bize gösterirken, bilinç, zihin meselesini kurcalamamıza da neden oluyor.

Deniz Durukan  dendurukan@gmail.com

Adamlar, ‘Dünya Günlükleri’yle ustalıklarını pekiştiren bir albüme imza atmış. Grubun üçüncü albümü olan ‘Dünya Günlükleri’ hem lirik bazında hem de müzikal anlamda ayrıntılı değerlendirmeyi fazlasıyla hak ediyor. Müzikal açıdan, ilk iki albümden farklı denemelere yer verilmiş, farklı tarzlar birbiri içinde harmanlamış. Albüm, rapten arabeske, saykodelikten elektroniğe kadar geniş bir yelpaze sunuyor dinleyene. Şarkıların düzenlemeleri de çok heyecan verici. Albümün sözlerinde ve bestelerinde imzası olan solist Tolga Akdoğan’ın sesi, yorumu çok renkli; içinde hem ironiyi, hem hüznü hem tutkuyu barındırıyor. Şarkılardaki duygu bütünlüğü Dünya Günlükleri’ne konsept bir çalışma olarak bakmamızı sağlıyor. İşin açıkçası albümde pas geçeceğim bir şarkı olmasa da, Hikaye, Zombi, Yoruldum, Doldum, Benden Bana, Sarılırım Birine adlı parçalar diğerlerinden daha fazla öne çıkıyor.

‘Dünya Günlükleri’ sözel anlamda da çok zengin. Bir yandan farklı kelime oyunlarıyla renkli bir söylem oluşturulurken, diğer yandan sözcüklerin kendi içindeki tınısına ve sese özellikle dikkat edilmiş. Bu anlamda, bir söz işçiliğinden de bahsetmek gerekir. Çok fazla metafor ve gönderme var şarkılarda. Albümün açılış parçası olan Zombi, ‘Dünya Günlükleri’nin tavrını, meselesini anlamak açısından önemli bir işleve sahip. Adamlar, insanlığın sorunlarını zombi kavramına gönderme yaparak ele alıyor. Özellikle de bugünkü ekonomik sistem, küreselleşen dünyanın dayattığı tüketim bahanesi bir buhran olarak yansıyor Dünya Günlükleri’ne. İnsanın niyetini bozan, yaşam amacının yönünü değiştiren sistemin oburluğu onların temel meselesi olarak yansıyor şarkılara. Köleleşmek bir anlamda zombileşmek olarak tezahür ediyor.

Zombi şarkısındaki “palavralar, prangalar, atm’ler, telefonlar/ papatyanın adı kaldı yalnız”, Doldum şarkısındaki “varlığımız kiralanır bizim, yalanlara”, Mavi Ekran’daki “unutuyorsun kendi meziyetini” sözleri bizi yoksullaştıran ya da insanı kendinden uzaklaştıran ne varsa, hepsine birer gönderme. ‘Dünya Günlükleri’, içi boşalmış, ruhu emilmiş insanın nasıl yaşayan ölülere döndüğünü bize gösterirken, bilinç, zihin meselesini kurcalamamıza da neden oluyor. Bu bağlamda, Adamlar’ın tüm albüm boyunca dinleyiciye geçirdiği duygunun, “zihni boşalan, hissini kaybeden insanın sadece görüntüde kaldığı” gerçeği olduğunu söyleyebiliriz. Aynı, papatyanın sadece adının kalması gibi. Papatya papatyalığını, insan insanlığını kaybetmiştir.

‘ŞARKILAR ADI KONULMUŞ OLANLARDAN SÖZ EDİYOR’

Şarkılarda geçen “ad” vurgusu da dolaylı olarak öze ve insanın kendi varoluşuna dair bir gönderme taşıyor, bununla birlikte, adı koyanları iktidarla ilişkilendiriyor. “Ad” kimi yerlerde “ses” olarak da karşımıza çıkıyor. Ses etme, sesini çıkarma ve kendine seslenme; adını sahiplenme, niteliğini hatırlama, özünü koruma olarak yansıyor. Onların “ad”ını sahiplenmesi, insanın sıfatını kazanmasıyla ilişkilidir. Adamlar “adı konulmuş” olandan da söz ediyor şarkılarında. Bir şeyin adının konulması, çoğunluk tarafından bu ad üzerinde uzlaşılmış olduğu anlamına gelir. Daha derine inip, uzlaşılmış olanın ücrasından da söz ediliyor. Hiç konuşulmadan, tartışılmadan kabul edilen, mutabakata varılan ne varsa, birey üzerinden masaya yatırılıyor.

Bu anlamda, şarkılarda, özelden genele veya parçadan bütüne bakmayı gerektiren bir tavır var demek yanlış olmaz. Açıkçası, sık sık kendinden içeri bakmayı salık veren şarkılar bunlar.

Benden Bana demeleri de bu konuya bir gönderme. İnsanın içindeki ikilikler; nefret-sevgi, gerçek-hayal, yalan-doğru, kurt-kuzu, hepsi iç dünyamızdaki iyi ve kötüyü göstermeye yönelik. Önemli olan, insanın hangisine teslim olduğu. Bu açıdan bakıldığında, bir şeyin adının konulması iktidarla da ilişkilendirilebilir. Mesela Adını Başkasının Koyduğu Çocuklar adlı şarkıda, o çocukların büyüyüp zalim olmasından söz ediliyor. Tanımlanmış, şekillendirilmiş ve öyle çağrılmış çocukların büyüdüklerinde aynı şiddeti çoğaltmasıdır söz konusu olan. Adın konulduğunda, çağrılmaya hazırsındır her anlamda. Hükmedilmeye de. Bu aşamadan sonra çocuk kendine ait değildir artık. Geleceğin inşasıdır. Yetişkinlerin kendi idealleri veya düzenin sürmesi doğrultusunda onları yetiştirmesi, sadece kendi soylarının devamlılığını sağlamaz, kendi hatalarının, yanlışlarının devamlılığını da sağlamış olur.

Dünya Günlükleri’ndeki bir diğer önemli imge de çamur. Masumiyetin bitmesi büyümekle başlar. İşlerin bulandığı, çamurlaştığı noktadır bu. Oysa bebek, çocuk, insanın en saf halini temsil eder. Adamlar’ın şarkılarındaki çocuk imgesinin hayatı sorgulamaya aracılık eden önemli bir unsur olması, insanlığın masumiyeti geride bırakmasına duyulan tepki olarak da yorumlanabilir.

‘İPİ KOPUK KAYIĞA BİNDİK’

Zamanla ilgili meselesi de var Adamlar’ın. Özellikle vaktin arsızca elimizden kaçıp gitmesine yönelik bir telaş da karışıyor meselelerine. Kuşkusuz bunda, yaşadığımız çağın hızla sınanması etken. Bu hızın, her şeyin çok çabuk değişip dönüşmesine olanak sağlaması değerli olanı koruyamamayı da beraberinde getiriyor. Bunun içinde aşk da var, doğa da, insanın kendisi de. Dolayısıyla şarkılarında çokça geçen solmak ve kurumak metaforu hayat içerisindeki hıza bir gönderme. Mesela Doldum şarkısında “önümdeki gülü soldurdum” demeleri; insan evladının hayata verdiği tahribatla beraber, Gülten Akın’ın “Ah! Kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya” dizelerindeki gibi bir hüznü de barındırıyor. Solmak, ellerinden kayıp giden birçok değeri ifade etse de, hayatın coşkusunun kaybolmasına da bir gönderme. O nedenle şarkılarında geçen “baharın solması, çiçeklerin kuruması” ifadeleri, neşenin kırılması olarak da yansıyor. Solmak hem zamana vurgu hem de insanın solmasına, kuruyup gitmesine… Aşk da o solgunluğa dahil elbette. Yine Doldum şarkısında “saatler yarışın alarmı, maratonun sonu bataklık, zengini sinsi, mazlumu hırslı, yakınımız oldu karanlık, bahar olaydı çatıda yataydık” sözleri zamanın kazanma hırsıyla harcanmasını vurguladığı gibi, körleşmenin yarattığı karanlığın dağılmasına yönelik bir özlemi de yansıtıyor. Elbette ki bu özlemdeki kilit sözcük: Bahar! “Bahar olaydı çatıda yataydık” ifadesi, yine hayatın coşkusunun kazanılması üzerine bahara yüklenen anlamda çözülüyor. Çatıda yatmanın yüksek binalarıyla betonlaşmış şehirlere göndermesi var. Çünkü, insanın insana kavuşmasına engel olan duvarların sınırından da söz ediyorlar. “İç içeyiz ama bir arada gibi değil” demeleri bundan. Oysa gökyüzüne bakabilmeli, toprağa basabilmeli, suyun şırıltısını, çiçeğin kokusunu duymalıyız. Aklımızdaki “tahterevalliden” kurtulmak için, tekrardan doğayla kucaklaşabilmeliyiz. Hırs ve kazanma duygusu, insanın içini kemiren bir tahta kurusu onlara göre. Yanıldıklarını söyleyemem.

Tüm bu değerlendirmelerin ışığında, yazının başında da söylediğim gibi, ‘Dünya Günlükleri’ yaşadığımız dönemin insanlık sorunlarıyla yüzleşen bir çalışma olmuş. Hem politik, hem toplumsal, hem de evrensel olana bakmış Adamlar. İnsanlığın gittiği karanlık yolu, kendiyle savaşını Yoruldum şarkısı özetliyor aslında: “Hepimizin eseri bu dünya, kesene bereket ben doydum yalana. Bu kadar insan, hani tek bir tür, oturup tek bir gün susmuş mu birlikte?”

Başka bir şarkıda ise, “pardon, kendim” diyecek kadar da bu durumu ti’ye alıyorlar. Çünkü biliyorlar, hepimiz “ipi kopuk bir kayığa” bindik. Ve derine indik. O halde tekrar pardon, kendim…