1950'lerde Pazar Postası ve İkinci Yeni

1950 seçimlerinin hemen ardı... CHP seçimi kaybediyor. Pazar Postası, 1951 Şubatı'nda ilk sayısını yayımlıyor. Yeni Dergi, Halkın Dostları, İkinci Yeni, Behice Boran'ın liderliğinde Türkiye İşçi Partisi... İkinci Yeni'nin şiir tavrının yarattığı tartışmalar.... Ardımızda bıraktığımız yılların edebiyat tartışmaları!

Emel Aksaç

Dünyada ikinci savaşın yıkıcılığı ve neden olduğu halet-i ruhiye yaşanırken, Türkiye’de CHP’nin 1950 seçimini kaybetmesinin ardından Şubat 1951’de Pazar Postası dergisi yayımlanıyor. Dergide başyazar yani birinci sayfa yazarı, Falih Rıfkı Atay. Derginin ilk sayısında aydınları CHP etrafında kenetlenmeye çağıran bir yazı kaleme alıyor Atay. Pazar Postası, Kemalist bürokrasiyi değişen koşullara uyarlama çabası olarak görülebilir. Şüphesiz ki derginin bir edebiyat politikası da var, orta sayfalarda Nurullah Ataç ‘Okuruma Mektuplar’ başlığıyla yazılar kaleme alıyor. O zamanlarda ‘özneci eleştiri’ dedikleri tutumla yazıyor Ataç ve yazılmış olan öyküleri, romanları beğendikleri ve beğenmediklerine göre tasnif ediyor. Eskileri bilen üstatlar Nurullah Ataç’ın Türkiye eleştiri tarihindeki yerini kabul ediyor ve hakkını teslim ediyorlar. Derginin ilk sayılarında Yusuf Mardin’in şiirleri, yazıları, Salah Birsel’in yazıları, özellikle şiir üzerine düşündükleri, Can Yücel’in çeviri şiirleri var, repertuar zengin. Ancak büyük zenginleşme birkaç yıl sonra gerçekleşecek.
1956’da 15 Nisan sayısında Pazar Postası, ‘Kurtuluş Yolu Solculuk’ başyazısıyla çıkıyor. Artık derginin edebiyat politikası, İlhami Soysal ve Muzaffer Erdost tarafından belirleniyor, Nurullah Ataç’ın dergiyle ilişkisi kesiliyor, orta sayfa yazılarını artık bu yazarlar yazıyor.

Muzaffer Erdost’u, Muzaffer İlhan Erdost diye biliriz çünkü, kardeşi İlhan’ın 80 darbesi sonrası Mamak Cezaevi’nde katledilmesinden sonra ismine kardeşininkini de eklemiş. M. İlhan Erdost, Garip’ten sonraki İkinci Yeni’nin isim babası. ‘İlhan İlhan’ adıyla yayınladığı kitabı, İnsan Hakları Derneği’nin Ankara Şube Başkanlığı yaptığı döneme denk geliyor. Erdost da Soysal da ülkenin birçok gazete ve dergisinin Ankara temsilciliğini ve yöneticiliğini yapmışlar ve kitaplıklarımıza giren birçok yayın kazandırmışlar ülkeye… Üniversite yıllarında okumaya, anlamaya çalıştığımız Sol Yayınları’nı Erdost çıkarmıştı örneğin. Çeşitli kereler tutuklanmışlar, Türkiye’nin gazetecileri için açılan ağır ceza davalarının haddi hesabı yoktur ama İlhami Soysal, en azından o zamanlar için bu konuda başı çekenlerden sayılabilir. 1960’larda ülkenin büyük sermayedarlarına dönüşen ordu mensuplarını zamanında epey kızdırdığı gazete yazıları meşhurdur. Ordu-darbe karşıtı olduğunu anlamayın, o zamanlarda darbe karşıtlığı veya savunuculuğu bugünkü gibi külliyen yapılmıyor, darbeyi ordu içinde hangi grubun yaptığına göre değişiyor bu tutum.

BURJUVAZİ VE MEKTEPLİLERİN BUNALIMI

Edebiyat politikasını Erdost ve Soysal’ın belirlediği Pazar Postası’nda Ahmet Oktay’ın edebiyat yazıları, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Turgut Uyar’ın şiirleri, yani İkinci Yeni, buluşmaya başlıyorlar. Bakın başka kimler var… İlhan Berk, Asım Bezirci, Hüseyin Cöntürk, Yılmaz Güney, Bilge Karasu, Tevfik Çavdar, Sezai Karakoç, Erdal Öz, Demir Özlü, Özdemir Nutku, herkes burada.

1950’lerde toplumun gündelik hayatının maddi dönüşümü o kadar belirgin ki siyasal kadrolardaki değişimden çok daha etkili. 50 itibarıyla gerçekleşen göç dalgasıyla hızlanan mülksüzleşme, vasıfsızlaşma artıyor artmasına ancak sadece büyük şehre göç edenler için değil, hızla kapitalistleşen toplumsal ilişkiler ağı içinde tüm katmanlarda değersizleşme hissi yaşanıyor. Şunu söylemek istiyorum: İkinci savaş sonrası tescillenen mutsuzluk, daha önemlisi umutsuzluk, kapitalizme itirazın yanında hayata kızgınlığı, kırgınlığı da arttırmış durumda. Hiçbir örgütlenmeye izin verilmediği gibi sendikalar da lağvedilmiş durumda ve sınıf atlama, iyi yaşama hayaliyle yaşayan işçi sınıfının öncelikli olarak hayatta kalma mücadelesinin yanında, küçük burjuvazi ve mektepliler de bir bunalım geçiriyor. Her ne kadar Avrupalı gibi sıcak savaşı yaşamamış olsak da orada gelişen Varoluşçuluk akımı ve bu varoluş meselesi, tekil olanın meselesi, dünyayı sardığı gibi ülkeyi de sarıyor.

İKİNCİ YENİ’NİN KARŞI ÇIKIŞI

İkinci Yeni’yi gelişen teknolojiye, bilgiye ve bunlara sahip olanın iktidarına ve en önemlisi iyi yaşamanın biçimini belirleyen bu ilerlemelere bir karşı çıkış olarak değerlendirebiliriz. Artık gündeliğinin kurallarını dahi kendi koyamadığı bir hayata mahkum olan kişinin, kendini, kişiliğini değersizleştiren ve ilerlemeye programlanmış ve dolayısıyla yüzeyselleşen, anlamsızlaşan, özneye, hataya, sırra yer bırakmayan hayat programına karşı çıkış…

Sait Faik’in öldüğü yıl, 1954’te Alemdağ’da Var Bir Yılan adıyla yayımladığı bir öyküsü var ki hiç sormayın…Sait Faik’in şiirli dili yani İkinci Yeni’nin ilk rüzgarı esiyor ve ardından Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, İlhan Berk, Sezai Karakoç’la fırtınaya dönüşüyor. Sait Faik, bu öyküye kadar merkezi devletin resmi ideolojisini pek de fazla zorlamadan asker-sivil bürokrasinin, halkın tüm kesimlerini kucaklayan bir hümanizmaya sahip olduğunu, Kemalizmin böyle bir kapsayıcılığı, kucaklayıcılığı olduğunu varsayarak yazmıştı. Alemdağ’da Var Bir Yılan’la dayanılan dağlara yağan karları, güvenin boşa çıkışını, yeni bir ülke umudunun çiğnenmişliğini, karanlığı hissediyoruz. Sait Faik, örtüyü kaldırıyor ve ardından diğerleri de aynı cüretle yazmaya başlıyorlar.

MEKTEPLİLER TATMİN OLMUYOR! 

Hayatı ve şiirleriyle en büyük cüreti gösteren Ece Ayhan, Sait Faik için şöyle söylüyor: Sait Faik alaylıydı, dışarlıklıydı. Dile, o güne kadar ifade imkanı verilmemiş, edebiyat dışı bırakılmış insanları, hayatları seferber ederek müdahale ediyordu. Ama ikinci savaş ertesinde resmi ideolojiden beslenen edebiyat, mekteplileri de tatmin etmemeye başlamıştı. Garip çıkışının devralınmış şairaneliğini teşhir etmesiyle edebiyat geleneği kendi içinde de kırılmıştı.

Garip, İkinci Yeni’nin öncesinde, 1940’larda Orhan Veli’nin erken ölmesiyle ehlileşmiş bir akım. Süreç içinde bir resmiyete kavuştu, sıçramasını durdurdu.

Orhan Veli’nin ölümünden sonra, Melih Cevdet Anday gibi diğer Garipçiler yazmaya devam etti ancak onların Pazar Postası’nda esameleri okunmuyordu. Sıradan insanın somut hayatına işaret eden Garip, şiiri diriltiyordu ancak İkinci Yeni’yi ayrı değerlendirmek gerekiyor. Onlar, Garip’in açtığı yolda ancak devam edenin değil de bastırılmış olanın diliyle, herkesin bildiği ama söylemediğini söyleme cüretiyle, Cumhuriyet Türkiyesi’nde yaşanan mutsuzluğun itirafıyla, daha cüretkar olduğu kesin olan bir dille, sırra tahammülü olmayan, -yine yineliyorum; cüretkarlıktan geçici bir haz değil de bir hayat biçimi halini alan zevk, anlam, çıkış üretmiş- şairler bunlar.

Turgut Uyar’ın ‘Ekmek vardı, tereyağı vardı utanılacak bir şey yoktu / bir şey daha yoktu ama kavrayamıyordum’ dizeleriyle başlayan şiirini hatırlarsak… Devamında şöyle söylüyordu: ‘Bizi tutkulara çağırdı otobüse, sosise, buzdolabına/ telefona, sinemalara, radyolara, bir sürü kancık sevdalara / sürü sürü mutsuz alışkanlıklara / yalana dolana, itliklere, keten elbiselere.’ Sonunu ise şöyle getiriyordu: ‘Şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan/ bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi / bu yapıları on iki kat yapmak bizim aklımızdı, biz kurduk istersek umursamayız ya. (Abluka burada başlıyor çünkü).’

Bu dizeyi paranteze almış, kurgulu şiirler onunkiler, kusursuz bir mantığın çağrışımlarıyla yazılmış, bunu farkediyorsunuz.

DÜNYAYI FARK ETMEK! 

İkinci Yeniciler, Batı’da gelişen sanat ve şiir anlayışından, gerçeküstücülükten, müzik anlayışında, soyut resimden etkileniyorlar şüphesiz. Ancak birbirine pek de benzemeyen insanlar bunlar, bir örnek sayamayız hepsini. En önemli ortaklıkları kendi dillerini çok iyi bilmeleri olan bu insanların dünyayı fark etmek istedikleri muhakkak. Fakat başka başka hal ve ruhları olduğu da mutlak. Misal Turgut Uyar dergilerde, kendisiyle şiir, toplumsal ortam ve siyaset üzerine söyleşilirken pek bunlardan bahsetmiyor. Cemal Süreya ise daha konuşkan ve Batı’da gelişen akımlarla daha ilgili biri. Misal gerçeküstücülüğü şöyle anlatıyor Cemal Süreya: “Gerçeküstücüler, dünyayı değiştirme planında Karl Marks’ın, hayatı değiştirme planında Arthur Rimbaud’un izinden gitmişlerdir.”

Kendi izleğini de böyle özetlediğini anlıyoruz. Hakikaten iyi anlatıyor Cemal Süreya. Bir yerde de şöyle diyor: “Şiirsel yetenek düşünceyi kapsayan ama yer yer onu aşan bir nitelik gösterir. Düz yazı, biz nasıl düşünüyorsak öyledir, şiir biz nasılsak öyle.”

Turgut Uyar

‘ORHAN VELİ ŞİİRİ YAZMAK BENİ KURTARMIYORDU’ 

Turgut Uyar ise genellikle Demokrat Parti dönemindeki para patlamasından, kapitalistleşme ve kentleşmeyle birlikte insanın yalnızlaşmasından dem vuruyor. Kendisinin de büyük kentte yaşamaya başlamasıyla birlikte nasıl değiştiğini anlatıyor. “Artık” diyor “Orhan Veli şiiri yazmak beni kurtarmıyordu.” 1959’da yayımladığı Dünyanın En Güzel Arabistan’ı kitabındaki şiirlerinde taşranın yerini büyük şehrin aldığı görülüyor. Ruhsuz ve biçimsiz evler olarak anlatıyor büyük şehri. ‘Kan kentler’ diye anlatıyor Ankara’yı İstanbul’u, kuşatılmış, bunalmış, yozlaşmış, yapay ve çıkarcı ilişkilerle birbirine bağlanan insanlardan, ’kalabalıklar’ diye bahsettiği gibi… ‘Neon ışıklar altında kapkara bir kent’ diye anlattığı İstanbul’un mektepli tayfaya verdiği hazzı, ‘gümüş mehtap altında hırsızlama zamparalıklar..’ gibi hafife alıyor. Dünyada ikinci savaştan sonra gelişen ‘mutluluğa tapınma modasına’ katılmıyor bu insanlar… Büyük şehrin insana, hepimize ister istemez verdiği, şimdinin batağındaki sosyal iştahtan ve bu iştahın giderilme biçimlerinin yapaylığından tiksinmiş bir insan Turgut Uyar.

Pazar Postası’ndan sonra İkinci Yeni tayfası, 1960’larda Yeni Dergi’de buluşuyorlar. 1956’da dönüşüm yaşayan dergi için Muzaffer İlhan Erdost şöyle söylemişti: “Bu ayrılıkların bir araya geldiği ve yeni bir çekirdeğin içinde filizlendiği bir ortamın kurucu unsurlarından biri, o güne kadar görünmez kılınmış olan bir azınlık hayatının dillenmesidir Pazar Postası.” Kendini Türkçe ifade eden Kürt aydınların hakkını da teslim etmek gerekiyor. Ahmed Arif şiirleri, Yaşar Kemal öyküleri de Pazar Postası’nın en dikkat çekenleri.

İKİNCİ YENİ ‘GERİCİ’ Mİ? 

Derken, 1970’de Halkın Dostları dergisi yerini alıyor edebiyat hayatında ve İkinci Yeni’nin edebiyatını ‘gerici’ olarak nitelendiriyorlar. Özetle, bu şairleri ‘öznecilik’le suçluyorlar. Merkezi dünyanın iktidar sorunu çevresinde şekillenmiyor İkinci Yeniciler. Somut olanın, tekil olanın anlatılması konusunda çok ısrarcılar. Bu ısrar, dönemin devrimcileri ve soruşturmadan, kovuşturmadan, tevkifattan başını kaldıramayan solculara anlamlı gelmiyor elbette. Ancak maddi olanın şiirini kurma ısrarları için de kimseyi suçlayacak değiliz. Zaten orta sayfalarda şiirleri, yazıları yayınlanan İkinci Yenicilerin yanında Pazar Postası’nın ilk sayfalarında ‘Niçin Sosyalizmde Israr Ediyoruz?’ minvalinde başlıklar atılıyor. İkinci Yeni içindeki çeşitlilik, alışılmamış olduğu için can sıkıyor.

Cemal Süreya

POLİTİK KUTUPLAŞMA

İkinci Yeni’yi eleştirenler, genellikle Demokrat Parti’nin sosyalist harekete yönelik baskıcı politikalarıyla ilişkisini kurarak eleştiriyor. Politik söylemle belirlenen bir kutuplaşma var doğal olarak. Ancak, ilk kez mevcut kutuplaşmaların dışında edebiyatın kendine özgü varlık alanını yaşatıyor İkinci Yeniciler. Esasen başka bir hayatı özleyen, isteyen kişiyi çağıran edebiyatı, yeterince politik olmamakla suçlamayı anlıyor ve fakat bu eleştiri haklı olsa da yetersiz bir argüman olarak kabul ediyorum.

Pazar Postası, on beş yıl yaşıyor. Son sayılarından birinde Cemal Süreya’nın yazdıkları, esasen birbirine muhtaç olan sanat ve politikanın çekişmesini şöyle anlatıyor: “Devrimcilerle sanatçılar arasında her dönem bir saflaşma olacaktır.” Devrimcilerin sanatçılara karşı düşmanca bir tavra sahip olduklarını söylüyor ve aslında yakınıyor. Yeni bir dünya ve hayatı düşleyen devrimcilerin, sanatçıların ürünlerini yeterince etkili araçlar olarak görmedikleri dönemlerde olduğumuzu hatırlayın. Dolayısıyla edebiyatçıların bu suçlanmışlıkla karşı karşıya kalarak bir savunma geliştirmeleri de gayet normal. Cemal Süreya, ilerleyen zamanlarda, 1969’da şöyle söyleyecek: “Şiir için elverişli dönem, devrim öncesi dönemdir. Çünkü o günlerde hem kurulu düzene karşı devrim, değerlerini üstlenebilmekte, bunu yaparken de kendi içinde bir çelişme olmamaktadır. Hem de devrim tasarısıyla anlaşmazlık noktaları henüz belirmediğinden, bu üstlenme olayı daha güvenilir görünmektedir…”

1960’larda Türkiye’de, dünyanın hemen her yerinde olduğundan belki de daha fazla, sosyalistler ve edebiyatçılar arasındaki ilişki birçok boşluk içeriyor. Belki de bu boşluk her daim olacaktır. Politika alanındaki yenilgiler, edebiyatı doğuracak ve onunla aşılacak ve diyalektik bazen geriye dönerek işleyecektir. Şöyle ki; savunmaların yerini geçmişi sorgulamalar ve itiraflar, benin yerini sen, senin yerini o alacaktır ve antitez edebiyatla hayat bulacaktır.

YENİ DERGİ’DE SOSYALİZM

1970’de çıkmaya başlayan Yeni Dergi, sosyalist bir propaganda ile çıkıyor. İlk sayısından hemen anlaşılıyor ki başka dillerdeki sanat olayları, düşünce tartışmaları dilimize aktarılacak. Hemen eleştirilmeye başlanıyor, dönemin ruhu böyle. Bu tartışma ve karşılıklı atışma ortamı, hem politikaya, hem edebiyata bir dinamizm kazandırıyor. Yeni Dergi’nin yayın yönetmeni, Mehmet Fuat, dördüncü sayıda şöyle bir açıklama yapıyor: “Benim işim politikayla değil, dünyada da vardır böyle örnekler, Ezra Pound faşisttir, Paul Eluard komünisttir ve her ikisi de çok büyük şairlerdir ve dolayısıyla işportamızda hep yer alacaklardır…” Mehmet Fuat ve Yeni Dergi, edebiyatın özerkliğini savunuyorlar. Şu hakkı teslim etmek lazım; bu dergi bir platform gibi. Çok geçmeden sonradan kurulacak olan Halkın Dostları’nın ve diğer grupların kendilerini ifade etmelerini sağlayacak bir tartışma zemini haline geliyor. Kafka, Lorca, Beat Kuşağı, Marksist Edebiyat eleştirisi, bir roman tekniği olarak bilinç akışı, Çin şiiri…başlıklarıyla bir çok özel sayısı çıkıyor derginin. Yeni Dergi, 1930 ve 40’ların Varlık dergisinden beri ilk defa, edebiyatla entelektüel hayatın ayrılmazlığını temsil ediyor ve bunu resmi ideolojinin dışında yapıyor.

1970’li yıllarda sosyalist hareketin ahvali de fena, karmaşıklıklar fonunda durmadan bölünmeler yaşanıyor! 1975’te Behice Boran başkanlığında yeniden toparlanmaya girişen Türkiye İşçi Partisi, 1960’lardaki gibi sosyalistlerin resmi kürsüsü olma niteliğini taşıyamıyor artık. 1971 muhtırasının ardından, ünlü vecizede söylendiği gibi yetmiş beş sente muhtaç hale gelmiş ve ardı arkası kesilmeyen öldürmelere, öldürülmelere tanık olmuş halk, bir darbe daha bekler hale geliyor ve çok geçmeden 80 darbesi yaşanıyor.

İkinci Yeni’nin dilini, yeterince politik olmamakla suçluyorlar vaktiyle, fakat bakın, Turgut Uyar’ın bu topraklarda değil yüzyıllara, binyıllara sari birikmiş acıyı, suskuyu anlatıverdiği ‘Yokuş Yol’a’ adlı şiiri hatırlayalım…

“güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan / dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsan / kürdistan’da ve muş-tatvan yolunda bir yer kanar

muş-tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan /eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan / portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan / padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar”