Mimar Seda Özen: Kritik eşikteyiz... Şehir bitti, köyü de bitiriyoruz!

Mimar Seda Özen, 'kritik bir eşik'te olduğumuzu, şehirleri bitirdiğimiz gibi dönerek kırsalı da bitirmeye başladığımızı söylüyor. Eski insanların sel yatağının neresi olduğunu bildiğini, iklime göre tasarım yaptığını, mesela Antalya’da meltem rüzgarını alacak şekilde evler yapıldığını hatırlatıyor. Özen, "Kaybolan kadim bilgi yerine üst düzey mühendislik ve mimarlığa ihtiyaç var" diyor.

Filiz Gazi  

DUVAR – 2001 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun olan Seda Özen, Büyükşehir Belediyesi bünyesinde tarihi yarımadayı (Eminönü-Fatih bölgesi) koruma amaçlı imar planında çalıştı. Eminönü Yeni Camii, Sultanahmet Camii, Ayasofya Türbeleri, Sinan Paşa Sebili gibi bir çok tarihi eserin rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerini hazırladı. Özen, araştırdığı, arşivlediği bilgileri sosyal medya hesaplarından da paylaşıyor. Bu paylaşımların başında ahşap, taş, kagir gibi doğal malzemelerden yapılan eski tip Türkiye evleri geliyor.

Özen’le kıyıda köşede, hanlarda, çarşılarda sessizce çalışan zanaat ustalarını, betonarme binaların arasında tek başlarına kalan ahşap yapıları, estetik anlamda mimaride nerede olduğumuzu, sosyolojinin ve hatta siyasetin mimariye yansıyan sonuçlarını ve daha pek çok konuyu konuştuk.

Sosyal medya hesabınızda ahşap yapılarla ilgili paylaşımlarınız dikkat çekiyor. Bu ilgi nereden geliyor?

Genelde restorasyonla uğraşan mimarlar tarihi şehirlerde doğmuş olurlar, böyle bir yatkınlık olur. Kastamonuluyuz. Ahşap evlerden oluşan şehirlerden biri. Babam inşaat mühendisi ve ahşap oymacılığı mezunu. Babamın dedesi marangozdu, amcam, amca çocuklarım da marangoz. Dolayısıyla çocukluğumdan beri ahşap atölyesi içerisindeyim.

‘ŞEHİRLERİ BİTİRDİĞİMİZ GİBİ KIRSALI DA BİTİRMEYE BAŞLADIK’

Sosyal medya hesabınızdan, “Bir başka sistem oluştu, yeni yapı edinme sisteminde birisi sizin için ‘arsa geliştirdi’. Sizin boyunuzu bilmeden mutfak tezgâhı, taleplerinizi bilmeden size ‘ev’ geliştirdi. Eser meydana getirmek veya daha iyi bir cephe tasarlanması değil ‘daha çok daire çıkması’ önemliydi” diyorsunuz. Evler eskiden nasıl yapılırdı?

Kırsalda bizim köyümüzde, ormandan ağaçlar alınır imece usulü evler yapılırdı. Şehirlerde de ev sahibi evi yaptıracağı ustayı bilirdi, kendi yaşam biçimine göre ev tasarlatırdı. Bölgeye, malzemeye, ustaların alıştıkları teknikler ahşap çatı, ahşap karkas, hımış dolgu, tümüyle kerpiçten ev yapılabilirdi ancak kimsenin evi birbirinin eşi değildi. Hemen herkesin bağımsız bir evi vardı. Apartman gibi bir yaşama stili yoktu. İnsanlar isteklerini birebir mimara ya da kalfaya aktarabiliyorlardı. Kapatılan Köy Enstitüleri dursaydı bu ustalıkların yaşaması devam ederdi, insanların eli evini yapmaya yatkın olurdu. Köylerde insan kalmadı. Yazdan yaza gidilen bir yer köyler. İmece yapacağı insan yok. Ne yapıyor? Gidiyor beton getirtiyor, kalfaya döktürüyor. Mimar yok ortada. Çok kritik bir eşikteyiz. Şehirleri bitirdiğimiz gibi dönerek kırsalı da bitirmeye başladık. 80’lerde nasıl göçle şehirler bittiyse, şehirlerden bunalan insanların da kırsalda şehirde yarattığı çarpıklığı taşıması söz konusu. Kırsalda inşaat ruhsatı dahi almadan insanlar ev yapıyor. Dört kolon ve kirişlerle bir çerçeve oluşturuyor, çerçevenin içine standart plastik esaslı pencereleri bir orana dayanmadan yerleştiriyor.

Üst düzey mimarlık, mühendislik bilgileri yoktu…

Kadim bilgi vardı. Eski insanlar sel yatağı neresi bilirdi, oraya yerleşmezdi. İklime göre tasarım yapardı, avlu yapardı, su öğesi kullanırdı. Mesela Antalya’da meltem rüzgarını alacak şekilde evler yapılırdı. Kadim bilginiz madem artık yok o zaman tekniğe, üst düzey mimarlık ve mühendislik bilgilerine başvuracaksınız. Sistemden sadece ustalar, kalfalar gitmedi. Mimarinin insanı merkeze alacak şekilde uygulanması bitti. Merkezde insan olmayınca insanın mimari ile ilişkisi, görüşü gitti, dilinden mimari sözlüğü bile kayboldu.

Mimari terimler nasıl gitti?

Bazen mimari terimler kullanıyorum. ‘Eli böğründe’ örneğin. Bir cumbayı, çıkmayı destekleyen ahşap eleman. Bilinmiyor. Çok iyi üniversitede okumuş ama bir pencere doğramasının ne olduğunu bilmiyor. Türkülerimiz var, eyvanına vardım eyvanı çamur deniyor türküde, artık eyvanı bilen yok. Anadolu, mimari örneklerde çok zengin ve yerel mimari sözlük kaybolmamalı.

‘ORHAN VELİ’Yİ BİLE AÇIK BIRAKILMIŞ BİR ÇUKURA DÜŞMESİYLE GENÇ YAŞTA KAYBETTİK’

Sosyolog da olsa, fizik mühendisi de olsa mimarlığa ilginin başka kapıları açtığını söylüyorsunuz. 

Evet. Yapıları gördüğünüzde mimariyi okuyabiliyorsanız dünyadan alabileceğiniz keyif artıyor, daha çok bilgi alabiliyorsunuz. Mimari üsluplar, giyim kuşamdaki, müzikteki farklılıklar gibi, dönemlere göre değişiyor, dönüşüyor. İyi mimarlığı anladığınızda talep etmeye başlarsınız. Bir kere yerel yöneticilerin ne kadar az çalıştığını anlarsınız. Örneğin Habitat için kısa sürede yer döşememiz gerektiğinde tanıştığımız yer döşemesi, kilit taşı (parke taşı)… Taş değil. Preslenmiş harç. Kısa sürede kırılıyor, dökülüyor. Dünyanın en büyük doğal taş üreticilerinden biriyiz ama sokaklarda, caddelerimizde yıllarca dayanabilecek doğal taş kullanmıyoruz. İnsanlarımızın yerdeki o kilit taşının zevksizliğine ilişkin bir fikri yok. Fikri olmayınca talebi yok. İşin estetik tarafını sorgulayacak görme alışkanlıklarımız yok. Mimarlık siyasetten öte hava, su gibi bir ihtiyaç. İyi yer döşemesi, iyi cephe, çöp kutularının koyulacağı yerin tasarlanması, sokak aydınlatmaları… Şehri yönetenlerin makam arabalarından inip sokakları dolaşması gerekiyor. Bir sokağın karanlık olmasının getirdiği tehlikeyi veya açık bırakılmış bir çukurun yaratabileceği tehlikenin de farkında olmalı. Bilirsiniz, Orhan Veli’yi bile açık bırakılmış bir çukura düşmesiyle genç yaşta kaybettik. Bizde siyasi seçimler ya parti üzerinden ya da tanıdıklık üzerinden yapılıyor. Dolayısıyla doğru tekniği kullanacak, vizyon sahibi, dünyada başka örnekleri bilen, işin ehli insanı seçmiyoruz. Hiçbir partiden seçemiyoruz. Sahaf festivali yapıldığında bile gitmiyorum.

‘HEMEN HER ŞEYİN ZOR BEĞENEN İNSANLAR TARAFINDAN YAPILMASI GEREKİYOR’

Neden?

Şehirde yapılan geçici ya da geçici olmayan her şeyin tasarım ürünü olması gerekiyor. Yurt dışına baktığınızda bu tip geçici sergileme alanlarının hepsinin çok iyi mimarların elinden çıktığını görürsünüz. Örneğin Ramazan ayında Sultanahmet Meydanı’nda yapılanlar… Kendi mimarimizi hafife aldığımızı düşünüyorum. Ufaltılmış boyutta taklitler, karikatürler… Hemen her şeyin zor beğenen insanlar tarafından yapılması gerekiyor. Yani gerçekten estetik anlamda farklı bir noktaya gelmiş, hem bu toprakları bilen hem de tekniği kavramış insanlar tarafından yapılmalı… Osmanlı döneminde kent mimarlığı sistemi vardı. Bu şehirler tesadüf eseri oluşmadı.

Osmanlı döneminde kent mimarlığı sistemi dediniz… 

Kenti mimar yönetirdi. Özel mimarlık kadrosuna sahip kent ve kasabalar vardı. Kuşadası, Mudanya, Alaşehir, Tire, Bilecik, Turgutlu, Bayramiç, Osmancık, İzmir, İzmit, Urfa, Antep, Bergama, Seddü’l-bahir, Ayvalık, Manisa, Adana, Van ve Edirne bunlara örnektir.

‘ÖĞRENCİLERİN PROJELERİNİ YAPAN MİMARLIK BÜROLARI VAR’

Şimdi nasıl? Türkiye’de mimarlık eğitiminde yaratıcılık imkânı sağlanıyor mu?

İyi bir otobüs durağı, iyi tasarlanmış bir metro girişi, iyi gölgelenmiş bir meydan, güzel bir pazar yeri, güvenli bir bisiklet yolu, engelliler için sinemaya rahat gidiş, bizim gündelik hayatımızda kapıdan çıktığımız andan itibaren hayatımızı kolaylaştıracak veya zorlaştıracak ne varsa planlama, tasarım ve mimarinin konusu. Gündelik hayatta rastlayabileceğimiz, halkın ulaşabileceği en estetik yapılarımız tarihi eserler… Bu da bize bir şey söylüyor. Şimdi birçok mimarlık fakültesi var. O okul, bu okul diye ayırmadan söylüyorum. Yeni açılan üniversitelerin şöyle bir handikapı var. Kendileri öğretim görevlisi yetiştirmediler. Devletten aldılar. Şunu çok sık duyuyoruz. Bu okulların öğrencilerinin projelerini yapan mimarlık büroları var. Böyle bir sektör oluşmuş. Çocukların maketlerini parayla yaptırdığını biliyoruz. Mimarlık çok iyi matematik, geometri eğitimiyle gelişebilir. Elinizden çıkan ürünün bu dünyada bir yer edineceğini, üçüncü boyutta nasıl görüneceğini algılayabilmek gerekiyor. Bizim zamanımızda 52 matematik sorusunun büyük bir kısmını çözmek gerekiyordu. Şimdi 10 matematik sorusu ve yıllık okul ücretini ödemek yetiyor. Ayasofya’yı inşa edenlerden biri fizikçi Miletli İsidoros diğer mimarı Trallesli matematikçi Anthemius idi. Enderun’da da (1363 yılında kurulan, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar varlığını sürdüren bir saray okuludur.) insanlara hem ahşap hem hendese (geometri) öğretiyorlardı.

İnsanların hayatına dokunuyorsunuz. Hem estetik hem teknik anlamda… İnşa edilen yüksek binalarda 2 bin, 3 bin kişi yaşıyor. Mimarlığı neden dört yıllık bir eğitime sığdırıyoruz? Yeni mezun biri donanımı olmadan bir toplu konut projesine de bir havaalanı projesine de imza atabiliyor. 4 yıllık bir eğitim insanların hayatını ve şehirleri değiştirme iddiası için yeterli değil. Bu meslek imza atmaktan ibaret değil. Çok fazla riskleri var.

.

‘EN İÇ YARALAYAN BURSA’DAKİ ÖRNEK’

Estetik anlamda Türkiye’de mimarlık bitti mi? Elimizde TOKİ örneği var.

Kötü örnekleri söylemek istemiyorum. Zaten sosyal medyada bu bilgileri paylaşan onlarca hesap var. En iç yaralayan Bursa’daki örnektir, onu da toplumsal bir anlaşma ile kaldıracağımızı ümit ediyorum. Bunun yanında TOKİ Kastamonu’da alçak katlı güzel binalar yapmış. Çankırı’da alçak katlı yapılan binaların da iyi olduğunu duydum. Yürürlükteki mimarlık algısı nasılsa TOKİ de bunun uzantısı. Devlet projeleri için yapılan ihalelerde de çoğunlukla en düşük fiyatı veren seçiliyor. Özellikle kamu binalarında yarışmayla proje elde edilmesi veya en akılcı mimarlık hizmetleri için rekabet edilmesi gerekir. Mimarların ruhsat ve yapı kullanma izni belgelerinden imzaları kalktı. Müteahhitler karşısında bir kere daha gücümüzü yitirdik. Oysa yapı sahibinin bir tasarımcıya ulaşması, tasarımcı ve yapı sahibinin kararlarını bir uygulamacıya (müteahhite) uygulatması gerekir. Böyle olmuyor, bir müteahhit kendine bir hedef belirliyor, kendisine en çok metrekare çıkaracak ve işi en hızlı kotaracak mimarı seçiyor, yapı yapılıyor, bitiyor. Yapıyı kullanacak insan sisteme en son dâhil oluyor.

‘EV TASARIMLARINDA ARTIK KÜTÜPHANE YOK’

Yapıyı kullanacak insanın sisteme en son dâhil olmasıyla ne kast ediyorsunuz?

Nokta blok olarak nitelendirdiğimiz yüksek yapılarda siz bir noktasınız sadece, esas figür değilsiniz. Orada hiç katkınız yok. Diyelim ki yaşam tarzımızda mutfağın yeri azaldı veya açık mutfak size uygun değil; çalışma odasına ihtiyacınız var. Sizin için televizyon değil kütüphane önemli. Bunları sorgulayacak, sizi anlayacak, size özel bir yaşam düzenini oluşturacak bir mimarla karşılaşma şansınız yok. Ev tasarımlarında artık kütüphane yok.

Bitişik nizam evler şehirleşmenin, kalabalığın doğal bir sonucu olabilir mi?

Hayır. Bizde bitişik nizam yapılanma şehirleşmenin bir zorunluluğu gibi algılanıyor. Yapılar bitişik nizamda tek boyuta iniyor. Dört cephesi ile bir bahçe içinde yer alsa, çok yüksek katlı olmasa, biraz daha heykel gibi görülebilen bir obje olacak. Bahçe içinde yapı yapamıyorsak bir yapı adasını, ortasıyla avluyla ya da küçük bahçelerle düzenleme gibi bir planlamaya da gitmiyoruz. Komşudan 3 metre çekerek oluşturduğumuz arka bahçeler ise çöp atılan, beton yüzeyler. Yeraltı suları bile kendine yön bulamıyor.

Şimdiki şehirleşme içerisinde ahşap yapılar romantik kalabilir mi?

Yüksek bitişik nizam yapılaşma içerisinde iki katlı bir ev romantik kalabilir. Bizde ahşap yapılardan korkuluyor. Aslında ahşap yapı yangına karşı çelik yapıdan daha dayanıklıdır, sizi sağ salim içinden çıkartır. Daha uzun yanma süresi vardır. Ahşap yapıda daha sağlıklı bir yaşam vardır. Çünkü doğal bir malzeme. Kendi kişisel gözlemimi söyleyeyim. Köyümüzde 250 yıllık bir meşe evimiz var. Aynı köyde betonarme bir yapıda insanlar çok daha fazla eklem ağrısıyla uyanıyor.

İnsanlar geleneksel alışkanlıklarına göre ev yapar. Ahşap, taş, kargir, doğal harçlar, doğal sıvalar… Bunların hepsi betonarme yapılara göre daha sağlıklı. Ahşap yapı elemanları dışarıda hazırlanıp getirilebiliyor. Söküp tekrar başka yerde kullanabiliyorsunuz. Ahşap binanın bütün taşıyıcıları birbirine bağlı ve esnek bir yapı. Bu anlamda depreme karşı da avantajlı.

Dünyada ahşap yapıya bir yöneliş var mı?

Var, Hollanda’da Leiden şehrinde üç katlı bitişik nizam yapıların yanında yeni ahşap üç katlı yapılar tasarlanıyor. Yurt dışında yeni, çağdaş ahşap yapılar inşa ediliyor Norveç’te, 14 katlı, Avrupa’nın en yüksek ahşap yapısı “The Tree” inşa ediliyor… Japonya’da 2041 yılında 350. yılını kutlayacak bir inşaat şirketi, 350 metre yüksekliğinde, 70 katlı bir gökdelen inşa ediyor.

Ahşap binalar daha çok hangi ağaçtan yapılıyor? Şehir şehir değişiyor mu?

Bizde genelde çam ve meşe taşıyıcı sistemde kullanılıyor. Taşıyıcısı, dış cephesinin ahşap kaplaması, bağdadi çıtası, tavan kaplaması, merdiven, kapısı, penceresinin ayrı ayrı malzemeleri olabiliyor. Pencere doğraması için sarıçam veya kestane kullanabiliyorsunuz. Ahşap kapaklar, kepenkler için veya kapılar için sedir kullanırsınız. Daha ince işler için kolayca biçimlendirebileceğiniz yumuşak dokulu ıhlamuru tercih edebilirsiniz. Meşenin ömrü çok uzundur ancak sert ağaçtır, işçiliği, fırınlanması uzun sürer, maliyeti de yükseltir. Böyle onlarca detay var.

Betonarme binanın ömrüyle karşılaştırıldığında peki?

Her halükarda ahşap bir yapının, betonarme bir yapıdan ömrü en az 3 kat daha fazladır. Betonarme yapıların ömrü maksimum 100 sene ama ticari olarak 50 sene dolaylarında… Ahşap bir yapının en az bakımsız olanları bile 150-200 yıl ayakta duruyorlar. İngiltere’de 13. ve 14. yüzyıldan kalma ahşap evler var. Kesitleri bizden daha kalın olduğu için daha da sağlamlar. Bizde inanç gereği, kalıcı olmayan çürüyen ve doğaya dönüşen bir malzeme olarak ahşap binaları tercih etmişiz. Planlaması çok özel olan ahşap evlerimizin malzeme kesitleri yaşıtlarından daha zayıf olmuş. Oysa istediğimizde hala ayakta olan 14. yüzyıl camilerimizdeki gibi kalıcı dini yapılar inşa etmişiz. Bir de bizde çok yangın var. Ahşaplarda kullanılan çiviler ok gibi fırlıyor ve başka bir mahalleyi yakıyor.

Elimizdeki Süleymaniye konutları, aslında İstanbul’da gördüğümüz ahşap yapıların istisnai bir iki örnek dışında tamamı 19. yüzyıla ait. Şehirleşmede de bana kalırsa 1950-60’lara kadar bir sorun yoktu. Artan göçler, gelişen Türkiye’ye toprak-kerpiç yapının, dar sokakların, alçak katlı mütevazı yapıların yakışmayacağı düşünüldü.

Ahşap evlerde “hayat” diye bir bölüm var örneğin. Karakteristik değil mi?

Evet. Doğan Kuban hocamızın Türk ‘Hayat’lı Evi adlı bir kitabı var. Başlı başına bir inceleme konusu. Hayatlı ev 16. yüzyıldan itibaren dört yüzyıl boyunca izleyebildiğimiz, Orta Anadolu’dan Balkanlara uzanan büyük bir coğrafyada gelişmiş bir yapı biçimi. Evin günlük yaşamında kırsal, tarıma dayalı bir yaşamda yemek pişirme, ekmek yapma, dikiş-nakış, çamaşır yıkama, meyve kurutma, odun kesme ve hayvan bakımı için mekanlara gerek vardı. Evin çalışma alanları avluya açılırdı, hayat özel bir iç mekandı. Üstü bir saçak ile örtülü, saçağın direklere taşıtıldığı, ışıklı bir çalışma alanıydı. Hayat İstanbul’a gelince sofaya dönüyor. Daha bir kapatılmış mekana dönüşüyor artık. Şu anda erişte yapmaya kalksanız ya da başka türlü meşgaleniz olsa bunu yapabileceğiniz yer yok.

‘YABANCI KOLEKSİYONERLER BİZDEN GELİP İĞNE OYALARINI TOPLUYOR’ 

Kıyıda köşede, hanlarda, çarşılarda sessizce çalışan zanaat ustaları var. Belgesel konusu olmaları dışında ne yapılabilir onlar için?

Bunla ilgili biz de mimarlar olarak kendi aramızda konuşuyoruz. Bütün Türkiye’deki ustalar için bir veri tabanı oluşturmak gerekir. Bir yerde işini çok iyi yapan bir ahşap ustası veya demirci var ve siz bilmiyorsunuz. Onun alıcısını bulması lazım ki yaşasın. Bir yandan geçinme telaşları da var bu insanların. Sedefkar gibi, vaaz kürsüsü gibi detay üreten insanlar… Geçmişte ehl-i hiref diye bir şey var. Yani usta sanatçılar… Minyatürcüler, hattatlar, ciltçiler… Anadolu’da çok fazla gelenekselleşmiş zengin sanat eserleri var. Mesela iğne oyaları. Yabancı koleksiyonerler bizden gelip iğne oyalarını topluyor. Japon kadınları bunu öğreniyor. Sizin farkında olmadığınız, artık küçümsediğiniz şeyler bir sanat eseri. Devlet tarafından sanatların tespit edilip, desteklenmesi gerekir. Yoksa yozlaşıyor, hepsi birbirine benziyor.

Sanat okulları yetersiz mi kalıyor?

Sanat okullarından çıkan çocuk da bunu yapmıyor. Herkes masa başı iş istiyor. IKEA’nın demonte mobilyalarını monte etmekte bile zorlanıyoruz. Diyarbakır’da 1920’lerde fotoğrafçılık öğrenmiş resim muallimi Süleyman Sezgin’in fotoğraf arşivinden yayınlanmış bir kitap var. Süleyman Sezgin öğretmenin torununun anlattığına göre fotoğrafçılığı Diyarbakır Meryem Ana Kilisesi’nin rahibinden öğrenmiş. Çünkü o tarihte mesleği haricinde bir sanatı olmayana kız vermiyorlarmış. En iyi sedefkar ustaları 4-5 kişi kaldı. Taş ustası yok. Yapı kuran dülger 5-10 kişi… Sanat okullarında da reformlara gitmek lazım. Ustalığı küçük görmemeliyiz. Mobilyasından ince işçiliğine marangozluk kadınlı erkekli yapılabilecek bir iş.

Türkiye’de henüz değilse bile dünyada doğal malzemeye dönüş olacak mı?

İngiltere, Norveç, Hollanda, Nepal, Çin, Endonezya, Kenya’da olduğu gibi Brezilya’da geleneksel mimariden etkilenen doğal malzemenin kullanıldığı yapılar inşa ediliyor. Geliştirilmiş toprak yapıdan ısıtma-soğutma giderlerinin olmadığı, depreme dayanıklı yapılar inşa ediliyor. Biz henüz betonu bırakamadık, bu konuda çekingen davranıyoruz. Çeşitli projeler var bizde de ancak bir sistematik olarak diyelim ki imar yönetmeliğinde henüz geliştirilmiş toprak yapının yeri yok. Bu sistemleri öğrenmek sadece mimarların işi değil, elektrik-mekanik ve statik olarak da diğer disiplinlerden mühendislerin doğal sistemlerin çözümlerine adapte olması gerekir.