Doğa belgeselleri ne anlatmalı?

Son zamanlarda yayınlanan iki tabiat belgeselinde, diğer türleri yok oluştan kurtarmak istiyorsak, öncelikle kendimizi daha iyi anlamamız gerektiği söyleniyor. Yalnızca yok olma sürecindeki dünyayı izlemek, bizi pasif bir seyirci olmaktan öteye götürmüyor.

Google Haberlere Abone ol

India Burke *

Bir filme konu edilen hayvanları izlediğimizde bizde ne gibi bir etki yaratıyor? Kendi dünyamızın ötesinde yaşayanlara ilişkin bir merak mı uyandırıyor, yoksa onlarla aramızdaki benzerlikler bir şaşkınlık mı yaratıyor? Yakın dönemde yayınlanmaya başlayan “Blue Planet II” (Mavi Gezegen II) dizisi, izleyicilerine, derin denizlerin “köpekdişli balığından” (fangtooth fish), bir köpekbalığının saldırısından kurtulan küçük ahtapotlara dek geniş bir yelpazedeki canlıları sunuyor. Buna karşın, bazı izleyiciler için eksik bir şeyler söz konusu.

Gazeteci George Monbiot kendisi açısından, bir felaket niteliğine bürünmüş olan çevresel yıkımı nasıl tersine çevirebileceğimize ilişkin ayrıntıların eksik olduğunu söylüyor: “Değişmemiz halinde her şeyin daha iyi olabileceği söylenmeye devam ediyor. Peki neyi değiştireceğiz? Nerede? Nasıl?” diyerek, belgeselin final bölümünden sonra eleştirel bir tweet yayınladı.

Benim içinse daha az somut bir mesele söz konusu. Bu koca-gözlü hayvanların dünyası hakkında yalnızca huşu ve sempati duyguları yaşamak istemiyorum; neden böyle hissettiğimi anlamak istiyorum. Hayvanlar da bu tür duygular hissedebilir mi? Ve eğer onlar dünyadan tamamen  yok olursa biz ne kaybedeceğiz?

SAMİMİ VE İNCELİKLİ BİR BELGESEL, “JANE”

Neyse ki daha geniş bir belgesel yayını zinciri, bu zifiri karanlıktaki canlılara ulaşabiliyor. Özellikle de 83 yaşındaki primatolog (primat bilimci) ve Birleşmiş Milletler Barış Elçisi Jane Goodall hakkındaki yeni bir biyografik film olan “Jane”, “insan” olmanın ne anlama geldiği konusunda bir öneri ve anlatım imkânı sunuyor; kısaca, belki de düşünmeye yönlendirildiğimizden daha fazla hayvan olduğunu aktarıyor.

Yönetmen Brett Morgan tarafından hazırlanan ve besteci Philip Glass tarafından müzikleri bestelenen arşiv görüntüleri, Goodall’ın hayat hikâyesine yeni bir bakış sunuyor; henüz 26 yaşındayken, şempanzeleri araştırmak amacıyla Tanzanya ormanlarına gitme kararıyla başlayan bir belgesel.

Uzun ve sarı saçlı, haki renkte bir şort ve beyaz bir gömlek giymiş genç Jane’in ormandaki çalılıklarda ilerleyişini izliyoruz. Tırmanırken hem kendinden emin hem de biraz tuhaf görünüyor; sanki yakından takip ediliyormuş izlenimi bırakıyor. Öte yandan, keşiflerine ilişkin hiçbir soru işareti yok; onun keşifleri, insan türünün alet yapma, karmaşık duygular yaşama ve hatta savaşma becerilerinde yalnız olmadığını kanıtlamaya devam ediyor.

Bu konularda bilim alanındaki tutucu görüşlerin aşılması pek kolay olmadı; hâlâ keşfetmeyi sürdürüyoruz ve Jane kendi görüşlerinde ısrarcı: “Daha fazlasını öğrendikçe, ne kadar da çok benzeştiğimizi görüyorum,” diyor.

Nasıl ki Jane’in araştırması ilişkiler, duyarlılık ve samimiyet üzerinde duruyorsa, film de aynısını yapıyor.

Hikaye ilerledikçe, National Geographic’in bu çalışmaları belgelemek amacıyla gönderdiği vahşi yaşam film yapımcısı Hugo van Lawick’in objektifinden Jane’in kayboluşunu da izliyoruz. Jane’in bir şempanze yavrusunun doğumunu yaptırmasından kısa süre sonra, iki hayvan sever alışılmışın dışındaki bir aileyle, Gombe Milli Parkı’ndaki araştırma merkezindeki şempanzelerle birlikte yaşamaya başlıyor. Ve Jane, Flo’dan çocuk bakımına ilişkin ipuçları almaya başladığında, alfa dişinin çocuğu aracılığıyla sanki iki hikaye (Jane ve şempanzeler) nihayet birleşmiş gibi görünüyor.

Bir başka yakınlaşma, Lawick’in bakış açısıyla kendi bakış açımız arasındaki yakınlaşma olabilir. Kamerası şempanzeleri izleyen Jane’i takip ederken, film sevgi ve izleme fiilleri arasındaki yakın bağları anımsatıyor; bu bağlantı her zaman Hugo ve Jane’in gösterdiği gibi bir işe yaramasa bile, daha derinlikli bir anlayış ve bağlantı noktasına dikkat çeken bir olguyu ortaya koyuyor.

Film, aynı zamanda çoğu basın kuruluşunun (Jane’e çok fazla odaklanarak) yaptığı hatadan geri durarak, onun inanılırlığının değerini artırmak için görüntüleriyle oynandığı düşüncesinin akla gelmesini de önlüyor.

Bunun yerine, ağır ağır ve incelikli biçimde dikkatimizi şempanze ailesine yönlendiriyor; insan olmayanı insanla kıyaslamıyor, aksine, onların kaderini bizimkine eşit görüyor. Gerçekten de, filmin duygusal gücünü sağlayan şey Jane hakkında bir film olmasından ziyade, aktardığı zaferler ve travmalar olabilir.

Kimi insanlar, Blue Planet belgeselinde olduğu gibi, Jane’in de, şu anda yüz yüze oldukları birçok tehdide, ormansızlaşmaya ve kaçak avcılıktan iklim değişikliğine dek şempanzelerin yaşadığı sorunları aktarmaya yetecek kadar onlarla birlikte vakit geçirmediğini ifade edebilir. Buna karşın yalnızca hikaye anlatımı bile, bizleri daha iyi siyaset yürütebilen hayvanlara dönüştürebilir; film, şu anda BAFTA ödülüne aday gösterilen ilk National Geographic belgeseli.

BAŞKA BİR BAKIŞ AÇISI, 'SON HAYVANLAR'

“Jane”, bir savaş fotoğrafçısı olan Kate Brooks’un insanlığın tabiata verdiği zararın üstesinden nasıl gelebileceğini konu alan ve yakın zamanda gösterime giren belgeseli “The Last Animals”ın (Son Hayvanlar) yaklaşımıyla keskin biçimde çelişiyor.

Brooks’un filmi, yasadışı avcılık yapan uluslar arası kaçak avcılık çetelerinden, onları durdurmak için hayatlarını tehlikeye atan park korucularına dek, modern kaçakçılık krizinin yükselişine ilişkin ilk elden bir tanıklık sunuyor.

Filmin aktardığı bilgiler gerçekten korkutucu: Batı Afrika’nın siyah gergedanı tamamen yok olmuş durumda ve dünyada yürüyen en büyük yaratık olan Afrika filinden geriye yalnızca 400 bin tane kalmış; nüfusları 2002’den beri yüzde 60 azalmış.

Öte yandan, daha doğrudan bir tanıklık olsa bile, “The Last Animals”, Jane’in hikayesinin insana ilişkin bakış açısını paylaşıyor.

Bir noktada, Washington Üniversitesi’nde adli tıp uzmanı olan Profesör Wasser, Brooks’a her biri ölü bir filin DNA’sını içeren binlerce minik plastik kavanozla dolu bir dolabı gösterdiğinde, ekranda Brooks’un neredeyse yere yığıldığını görüyoruz.

Başka bir sahnedeyse bir grup korucu, bir gergedanı uyuşturup boynuzunu keserek, onu avcılardan korumaya çalışıyor; ancak hayvan sakinleştiriciye olumsuz yanıt veriyor ve kendisini kurtarmaya çalışanları allak bullak eden biçimde hayatını yitiriyor.

En dayanılmaz olan şeylerden birisi de filmin yapım sürecinde, dört karakol polisinin bir kaçakçılık çetesi tarafından öldürülmesi. Yalnızca orada birilerine sahip çıkma meselesi değil, aynı zamanda insan ve hayvanların ortaklaşa yaşadığı zalimce bir kriz bu.

Yine de film umutsuzluktan uzak. Profesör Wasser’ın adli yaklaşımı, kaçakçılık ağının adalete teslim edilmesine yardımcı oluyor. “Katliamı durdurmamız gerekiyor ve fildişi için talebi azaltmak çok önemli olsa bile süreç çok yavaş ilerliyor,” diye belirtiyor telefonda. “Çabalarımızda, kolluk kuvvetlerine ve bu kaçak malların dünyaya nasıl dağıtıldığı konularına odaklanmamız gerekiyor.”

Yönetmen Kate Brooks, Bloomsbury Curzon’da düzenlenen soru-cevap toplantısında, dinleyicileri, İngiliz hükümetinin fildişi yasağı konusundaki son çalışmalarına ilişkin ayrıntıları kamuoyuna sunduğu bir web sitesini ziyaret etmeye yönlendirdi.

Bu iki evrensel filmden çıkarılacak ders, kesin surette insan odaklı bir çalışmanın her zaman işe yaramadığıdır: “Trophy” adlı büyük av oyununa ilişkin yeni bir belgesel, avcıların davranışları karşısında tepkisiz kalmamızın ve bu endüstrinin konumunu ve gerçeklerini doğru bir şekilde sorgulamamamızın yol açtığı riskleri ele alıyor.

Öte yandan, BBC hayvanları kendi aile gruplarında izleyerek yeni bir dönüm noktası yaratacak vahşi yaşam dizileri vaat ederken, umarım hikayenin insan tarafını da ortaya koymaktan fazla uzaklaşmaz.

Hayvanların dünyasına yeni pencereler açıldıkça, büyük doğa filmleri de kim olduğumuzu ve nasıl olmak istediğimizi sorgulamalı. “Jane” ve “The Last Animals”ın gösterdiği üzere, diğer türlerin bir yok oluştan kurtarılması, kendimize daha yakından bakmamıza bağlı olabilir.

* Yazının aslı New Statesman sitesinde yayınlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)