Doğan Ateş: Bireyin kaybedişiyle toplumsal kaybedişi ayıramayız

Doğan Ateş’in ilk romanı Ay Işığında Sancı, İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Ateş'le edebiyat yolculuğunun ilk günlerini ve romanın önemli duraklarını konuştuk.

Okan Çil  benokancil@gmail.com

DUVAR – Doğan Ateş, çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını Denizli’de geçirdi. Üniversite öğrenimi için Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü’ne kaydoldu. Ankara’da arkadaşlarıyla birlikte Karahindiba Dergisi’ni çıkararak edebiyat mutfağında daha çok vakit geçirmeye başladı.

Ateş’in ilk kitabı olan Ay Işığında Sancı, İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini almaya başlamışken biz de kendisiyle keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Ay Işığında Sancı, Doğan Ateş, 128 syf., İthaki Yayınları, 2020.

‘HEP BİR ARAYIŞ İÇERİSİNDEYİZ’

Ay Işığında Sancı, kendi hikâyesini sevmeyen bir sahafın yükümlülüklerinden kurtulmaya çalışarak, bir karganın rehberliğinde başladığı yolculuğunu ve bu yolculuktaki bir dizi olayı ve karakteri konu ediniyor. Yol ve hikâye arasında nasıl bir ilişki var sizce?

Hep bir arayış içerisindeyiz. Televizyon karşısında oturuyor, iş yerinde gelen mailleri kontrol ediyor, kütüphanede uzun uzun okumalar yapıyor, banka sırasında para yatırmayı bekliyor ya da ormanın içerisinde yürüyor olmamız bu arayışın durduğunu veya duraksamalar halinde devam ettiğini göstermiyor. Seneler öncesinden bize kalan bu arayış kimi zaman bir nehir arayışıydı kimi zaman kusursuz bir resim çizebilmek için gerekli olan mağaranın en karanlık köşesiydi. Belirli aralıklarla dikilmiş vaziyetteki direklerle sınırı çizilen, beyaz çizgilerle bölünen bir yol olmasa da gidilen, ulaşılan, ulaşılmak istenen ya da ulaşılamayan nokta arasındaki geçen süreç hikâyenin sac ayaklarını oluşturuyor. Elbette bu sürecin sonrasını da yok sayamayız. Sözgelimi, duruyoruz. Peki ya zihnimiz? O da duruyor mu? Hayır. Kendi içerisinde o kıvrımlarda, o yollarda yürüyor veya otobüsle seyahat ediyor. O yüzdendir ki bizim yolda olmamız ya da olmamamız fark etmiyor. Biz varsak hikâye de var, yol da.

“Güç olan hikâyeyi anlatmak mı yoksa anlatılan hikâyeye insanların inanmasını sağlamak mıdır?” diye bir tartışma var kitapta. Peki sizce güç olan hangisi?

İnsanların inanıp inanmasını hiç düşünmedim. “Doğan Ateş, Doğan Ateş’i mi anlatıyor, kendisini hikâyeye dahil ederek inandırıcılığı artırmaya mı çalışıyor?” gibi soruları hiç düşünmedim. Ben bir hikâyeye inandım. Güç olan da şuydu: Bu hikâyeyi nasıl anlatacaktım?

Ay Işığında Sancı’da seyreden otobüs, sadece kendi hikâyesini sevmeyen insanlardan bir bayrak oluşturmaya çalışmıyor, aynı zamanda Türkiye’nin önemli birtakım siyasal duraklarında da duruyor. 12 Eylül, Gezi Parkı… Bireysel kaybedişle toplumsal kaybediş arasındaki ilişkiye dair neler söylemek istersiniz?

Dalgaların kıyıya bıraktığı bir bebeği, arkadaşlarıyla oyun oynayacak yaşta sokak sokak bir arabanın arkasından yokuşu çıkmaya çalışan bir çocuğu, torun sevecek yaşta bir binanın yedinci katında çekiç sallayan Hasan amcayı, çocukluğumun geçtiği boş arsaların yüksek binalarla doldurulmasını, şehir trafiğini azaltmak için ormanların talan edilmesini, parkları küçültüp o alanı alışveriş merkezi sınırları içerisine dahil edilmesini, okuduğum kitap için yediğim küfürleri unutamazdım. Ay Işığında Sancı bunları merkeze almıyor, ancak onları da unutmuyor. Birey olarak geçmişi sorgulayacağım, geleceğe dair yorumlarda bulunacağım. Kesin bir şey söylemekten ziyade unutulanı hatırlatmayı tercih ediyorum. Gün gelecek ben de kaybedeceğim. Baktığınızda bu bireysel bir kaybediş olabilir ama arka planda yatan şey, toplumsal olabilir. Bakınız, işsizlik. Sokağa tutmaya çalıştığım ayna ile kurmaca olanın ilişkisini nasıl ayıramayacaksam, bireyin kaybedişiyle toplumsal kaybedişi ayıramayız.

‘DUYULMAYANI DUYULAN KILMAK PARMAKLARININ UÇLARINDA’

Yolculuk her ne kadar bireysel bir yerden marşa bassa da arkasında bir yerde hep farklı kırılmalar görüyoruz. Peki ya anneler ölmeseydi?

Ne yazık ki umutlu, güzel bir cümle kuramayacağım. Anneler bütün kuytuları gezer, her bir dilde sesini çıkarır, solmuş bir resme bakar, yine ölürdü. Anneleri öldüren o kadar çok şey var ki, hangi birisini ortadan kaldırabileceğiz.

Kitapta adı geçen çok sayıda müzisyen, müzik grubu var ve hemen hepsi rock kökenli, ikonik isimler. Sinemada, tiyatroda müziğin önemi elbette çok büyük, peki ya edebiyatta? Duyulmayan bir müziğin yarattığı atmosfer hakkında ne düşünüyorsunuz?

Anlatılmak, gösterilmek istenilen şey için yazarın elindeki parçalardan bir tanesi, müzik. Sayamayacağımız kadar aşk acısını, seven ile sevilen arasında birbirine paralel giden ve asla kesişmeyen yolu anlatan kitap mevcut. Meselenin özünde yatan nokta aslında neyi anlattığımızdan çok, neyi, nasıl anlattığımız. Bu anlatışı gerçekleştirirken neleri kullandığımız. Mektup, günlük, şiir, gazete kupürü gibi parçalar yazarın masasının üstünde duruyor daima. An geliyor ve kelimelerden daha iyi anlatan parçayı oraya yerleştiriyor. Bu noktada yazar, yazdığı metinde yeni, daha önce kimsenin yazmadığı, kimsenin duymadığı o müziği önce kendisine, ardından okura sunuyor. Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar’ı şöyle bitirmişti, hiç unutmam: “Zaten, bir cümle yazmak aynı zamanda beste yapmak değil midir?”
Yazarın bestesi, romanı oluşturan parçaları yan yana getirebilmekte. Duyulmayanı duyulan kılmak parmaklarının uçlarında. Anlaşılsın ya da anlaşılmasın, yazar o müziği duyduysa, o atmosferi yaşadıysa ne mutlu ona.

‘DEVAM ETMEK, HER ŞEY, SİZİN ELİNİZDE’

Dergicilik kültüründen gelme bir yazarsınız. Buradan bakınca dergilerden kitaplara giden süreç hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu kültürde yan yana yürüdüğünüz insanlar çok önemli diye düşünüyorum. Ne mutlu ki bana pişmanlık yaşamadım. Arkadaşınız da olsa yazdığınız metni eleştirmekten çekinmemeli. Bu konuda karşınızdaki insana darılıp gücenmeyeceksiniz. Eleştiriyi dikkate alacaksınız. Gelen eleştiriler ağır olabilir, üzülebilirsiniz fakat bu sizi hep daha fazlası için çalışmaya sevk edecektir. Yazmak heves değilse. Gönderilen öykü ne kadar reddedilirse reddedilsin her seferinde göremediğiniz bir noktayı görebilirsiniz. Gün gelir, derginin kapağında adınızı görürsünüz. Cesaretlendirir. Umut olur. Usul usul okurun radarına girmiş bulunursunuz artık. Devam etmek, her şey, sizin elinizde.

Şu sıra yeni bir çalışmanız var mı?

Evet, var. Ay Işığında Sancı’yı elime aldığım gün dinlenmeyi bırakıp ilk çıktıyı yazıcıdan aldım. O heyecanı özlemişim.