Troya'da söz sırası kadınlarda: Kızların Suskunluğu

Pat Barker'ın “Kızların Suskunluğu” romanı İthaki Yayınları tarafından raflardaki yerini aldı. Barker, Troya Savaşı'nı Akhilleus, Odysseus ve Agamemnon gibi intikam peşindeki erkeklerin değil, onların gölgesinde kalan bir kadın olan Briseis'in gözünden anlatıyor ve İlyada destanına yeni bir bakış açısı getiriyor.

Beyza Ertem  beyza.ertem@gmail.com

The Guardian tarafından 21. yüzyılın en iyi 100 kitabından biri olarak seçilen Kızların Suskunluğu, Seda Çıngay Mellor’un çevirisiyle İthaki Yayınları’ndan çıktı. Pat Barker, bu kitabında, Briseis’i konuşturarak İlyada destanını yeniden yorumluyor. Akhilleus’un gölgesinde kalmış Briseis vasıtasıyla; büyük anlatılarda, mitolojik eserlerde, dillere destan olmuş efsanelerde, erkeklerin gölgesinde kalmış olan kadınların hikâyelerini ve onların tarihteki konumunu sorguluyor.

Pat Barker, genellikle savaş, hafıza, travma ve hayatta kalma gibi konulara değinen bir yazar. Man Booker ve Guardian Ödülleri’ne layık görülen “Regeneration Üçlemesi”yle dikkat çekti. Barker’ın son kitabı Kızların Suskunluğu, Women’s Prize ve Costa Kitap Ödülü’ne aday gösterildikten sonra kariyerinde yepyeni bir dönem başladı. Kızların Suskunluğu, ayrıca, Madeline Miller’ın İlyada destanını yeniden kurguladığı Akhilleus’un Şarkısı ve Olympos’taki yaşamı Helios’un kızı Aiaie Cadısı Kirke’nin bakış açısıyla anlattığı Ben, Kirke adlı kitaplarının bir devamı olarak değerlendirildi. Bu kitapların ortak özelliği, mitolojik anlatıları edebî eser formatında yeniden üretmeleri ve bu hikâyelerde arka planda kalmış isimlerin de konuşmalarına imkân tanımaları.
Homeros’un İlyada destanı, bir antik çağ efsanesi olan Troya kuşatmasının onuncu yılında yaşananlara değinir. Agamemnon ile tartışmaya giren, Briseis’i ona vermek zorunda kalınca savaşa önderlik etmeyi reddeden Akhilleus’un, dostu Patroklos’un ölümüyle savaş alanına dönmesi ve Troyalı Hektor’dan intikam almasını konu edinir. İlyada’nın merkezinde ölümlü Peleus ile deniz tanrıçası Thetis’in oğlu Akhilleus vardır. Her şey onun etrafında gelişir, büyür, var olur. Zamanla efsaneleşen bu hikâye, “Akhilleus’un hikâyesi”ne dönüşür ve dilden dile dolaştıkça, olağan dışı unsurlar barındırsa bile, insanlar tarafından koşulsuz bir şekilde “gerçek” kabul edilir. “Troya etrafındaki bölge olan Troas’ın İlyada destanında ayrıntılarıyla tasvir edilmesi, Homeros’un burayı ilk elden bildiğine işaret eder. O halde, Troya Savaşı Homeros ve dinleyicileri için efsanevi değil hakiki bir şeydi.” (1)

BRİSEİS VE FEMİNİST YÖNTEM

“Yüce Akhilleus. Zeki Akhilleus, ışıl ışıl Akhilleus, tanrılara benzeyen Akhilleus… Övgü dolu sıfatlar nasıl da üst üste yığılıyor. Biz ondan bahsederken bu isimlerin hiçbirini kullanmazdık. ‘Kasap’ derdik biz ona.” (s. 11)

Pat Barker, Lyrnessos’un yakılıp yıkıldığı günlere, Briseis’in yanına götürüyor bizi. Bu hikâyenin yalnızca Akhilleus’un hikâyesi olmadığını feminist bir bakış açısıyla gözler önüne seriyor. Kitapta anlatıcı konumunda bulunan Briseis, Lyrnessos düştükten sonra Akhilleus’un “ganimeti” hâline geliyor, onun “odalıkçı”sı oluyor. Briseis vasıtasıyla kadınların bir tür “eşya, mal” olarak sayıldığını, savaşın erkek figürleri arasında değiş tokuş edildiklerini, her ne olursa olsun hizmet etmeye devam ettiklerini, ölülerin yıkanmasından bile sorumlu olduklarını görüyoruz. Bu kadınların birbirlerinden başka dayanakları yok. Çoğunun ailesi, onları “alan” erkekler tarafından öldürülmüş. Ve bu kadınlar, ailelerini katleden erkeklerin çocuklarını doğurmakta, bir nevi onlara hayat vermekte. Barker’ın kitabında kadınlar yaşamı temsil ederken erkekler ölümü işaret etmekte, diyebiliriz. Herkesin “yüce” Akhilleus’una “kasap” demesi, bu durumu çarpıcı bir şekilde özetliyor. Ayrıca, bugüne dek susmuş olan kadınların, tarih sahnesinde gösterişli sıfatlarla anılan erkekler hakkında ne düşündüklerini de yüzümüze vuruyor.

“Bir keresinde, çok da uzun olmayan bir süre önce Akhilleus’un hikayesinden ayrılmaya çalıştım ama başaramadım. Kendi hikayem artık başlayabilir.” (s. 318) diyor Briseis. Bir kadın olarak bir erkeğin hikâyesinden ayrılmayı, ancak “o erkek öldüğünde” başarabilmiştir. Bu, oldukça dikkat çekici. Yazar böyle vurucu bir cümleyi metne yerleştirerek feminist kuramın yöntemlerini kullandığını açıkça belirtiyor. Feminist kuramın öğretilerinden biri olan “yıkıcı okuma”, okurun zihninde kurulmak istenen sistemi/anlamı bozmayı ve asıl anlamı ortaya çıkarmayı hedefler. Odak noktasında ataerkil kodlar ve düzen vardır. Özellikle tarihi metinler, efsaneleşmiş anlatılar, mitolojik hikâyeler, yıkıcı okumayla yeniden anlamlanır. Barker’ın yaptığı da bu bağlamda Troya kuşatmasını yeniden yazmaktır.

“O insanlar, düşünülemeyecek kadar uzak o geleceklerin insanları bizim için neler düşünür? Bir şeyi biliyorum: Fetihlerin ve köleliğin zalim gerçeklerini istemezler. Erkeklerin ve oğlan çocukların katledildiğini, kadınlarla kızların köle alındığını duymak istemezler. Bir tecavüz kampında yaşadığımızı bilmek istemezler. Hayır, bambaşka, daha yumuşak bir şeyi tercih edecekler. Bir aşk hikayesini belki? Sevgililerin kim olduğunu anlamayı başarmalarını umuyorum yalnızca.” (s. 318)

Alıntıladığım son cümleler, özellikle dikkate değer. Pat Barker, bu kitapla birlikte gerçekleştirmek istediği “algı yıkımını” açıkça belirtiyor. Bir nevi “okuduysanız ve mesajı almadıysanız işte yineliyorum” diyor. Yazarın uyarısından sonra, “sevgililerin kim olduğunu anlayabilmek”, okurun meselesi hâline geliyor. Şüphesiz, bu sıradan bir aşk hikâyesi değil. Ayrıca yazar bu ifadelerle Akhilleus ve en yakın dostu Patroklos hakkında çıkan dedikodulara da göndermede bulunuyor. Kitap boyunca Patroklos’un diğer erkeklerden ayrı tutulduğunu, tavırlarıyla acımasızlıktan ziyade merhameti temsil ettiğini, Briseis’in de ona farklı yaklaştığını eklemek gerek.

Kitabın en önemli özelliklerinden biri, yalnızca Briseis’in değil, onun çevresinde bulunan birçok kadının hikâyesini dinliyor olmamız. Bu kadınlardan bir örnek vermek gerekirse, zannederim feci bir şekilde ölüme sürüklenen Polyksene’den bahsetmek yerinde olur. Agamemnon, Akhilleus’u savaşmaya ikna ettiğinde ona “Troya’daki en güzel yirmi kadın”ın sözünü verir. Akhilleus’un ölümünden sonra endişelenen ve ona verdiği sözü tutması gerektiğini düşünen Agamemnon, Priamos’un bakire kızı Polyksene’yi kurban edilmek üzere seçer. Briseis, bu ölümden çok etkilenir, çünkü on beş yaşındaki kızın kurban edilme törenine her aşamasında şahitlik eder. Bir kadının “ölmüş bir erkek” uğruna, tanrıları kızdırmamak ya da lanetlenmemek için kurban edilmesi; bu destansı hikâyede, kadınların kaderinin bir erkeğin iki dudağı arasında olduğunu açıkça gösteriyor.

Kızların Suskunluğu, Pat Barker, Çeviri: Seda Çıngay Mellor, 320 syf., İthaki Yayınları, 2020.

YENİ TARİHSELCİLİK VE POSTMODERN ROMAN

Barker’ın kitabı, yeni tarihselcilik ile postmodern roman anlayışının kesiştiği noktada duruyor. Jenkins’in “Tarih çalışırken, incelediğimiz geçmiş değil, tarihçilerin geçmiş hakkında oluşturdukları şeylerdir… Bütün tarih geçmişte yaşamış olan insanların akıllarının tarihi olmaktan çok tarihçilerin akıllarının tarihidir” görüşünü hatırlatıyor. (2) Tarih yazıcılarının yaşanan olayları objektif bir şekilde aktarıp aktaramadığı üzerine türlü tartışmalar, bugün de devam etmekte. Son zamanlarda popülerlik kazanan görüş, tarihin, gerçeğin bir yanılsamasından ibaret olduğu görüşüdür. Yani tarihçi, tarihi kurar. Bu görüş, edebiyatı ve edebî eserler hakkında yapılan çalışmaları da etkilemiştir. Geleneksel anlayışa göre, edebiyat eleştirisinin amacı tarihsel gerçekliği ortaya koymaktı ve edebî eseri yaratıldığı dönemin koşullarına göre değerlendirmekti. Yeni tarihselcilik, geçmişi anlamlandırma sürecine bugünü de dahil eder, öznel değerlendirmelere izin verir. Çünkü insanı, yani tarihi aktaran varlığı, “nesnel” bulmaz. Yeni tarihselcilik, tarihin insan zihninde yeniden üretildiğine, yani “kurmaca” olduğuna vurgu yapar. Diğer yandan, “ötekileştirilenler” üzerinde durur. Tarihe yön veren, onun seyrini değiştiren savaşların, yıkımların, büyük olayların kendileriyle değil de, onlara şahitlik edenlerin yaşam hikâyeleriyle ilgilenir. Pat Barker’ın kitabında gördüğümüz gibi, güçlü olan tarafı değil, bu gücün altında ezilmiş olan tarafı önemser.

Postmodern romanlarda da benzer nitelikler vardır. Postmodernizmin yıkıma uğrattığı gerçekliklerden biri, tarihsel gerçekliktir. Tarihi, romanlarının zemininde kullanan romancıların ürünlerine bakıldığında, okurlara yeni teklifler sunulduğu görülür. Artık tarihî olaylar, tek bir sebebe dayandırılmadan, farklı düşüncelere ve yorumlara açık bir şekilde değerlendirilmektedir.

Postmodernizmin temel ilkesi olan “çoğulculuğa” paralel bir şekilde, “mutlak gerçek” diye bir şey yoktur. Gözden kaçırılmış hatta yok sayılmış ayrıntıların peşindedir yazar. “Bir”in, “tek”in, “biricik” olanın karşısındadır. Çünkü postmodern durumda her şey “iki”den başlar. Yazar bu bağlamda, pek aşina olduğumuz o büyük anlatıların da karşısındadır, Akhilleus’un “yüce” olmasının da.

“Şarkılarımız, hikâyelerimiz. Bizi unutmayı asla başaramayacaklar. Troya’da savaşmış son adamın ölmesinden on yıllar sonra bile oğulları Troyalı annelerinin onlara söylediği şarkıları hatırlayacak. Rüyalarında olacağız. Ve en kötü kâbuslarında.” (s. 292)

Bütün bunların ışığında kitabın adı anlama kavuşuyor. Kızların Suskunluğu: Her türlü zulme karşı susmuş, susmak zorunda kalmış kadınlar… Bir eşya gibi alınıp verilirken, aileleri katledilirken, şehirleri yakıp yıkılırken saklanmak ve ses çıkarmamak zorunda kalmış kadınlar… Her şey durduğunda bile hizmet etmeye devam eden, tanrılara ettikleri dualarla hayata tutunan, birbirlerinden ve hatta kendilerinden başka kimsesi olmayan kadınlar… Yazarın belirttiği gibi, bu kadınlar asla unutulmayacak.

Troya kuşatmasını bir de kadınlardan dinleyin, onlar artık susmayacak!

NOTLAR

1. Caroline Alexander, Akhilleus’u Öldüren Savaş: İlyada’nın Gerçek Hikâyesi, Çev. Semih Lim, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014, s. 22.
2. Keith Jenkins, Tarihi Yeniden Düşünmek, Çev. Bahadır Sina Şener, Ankara, Dost Kitabevi, 1997, s. 58-59.