Javier Marias'ın birbirinden ayrı iki dünyası: Duygusal Adam

Javier Marias'ın 1986 yılında yayımladığı "Duygusal Adam" Yapı Kredi Yayınları tarafından okurla buluştu. Meşhur olmak üzere olan genç bir opera şarkıcısı ile evli bir kadın arasındaki aşk macerası çevresinde kurulmuş olan kitapta Marías, okuru hatırlama ile beklenti kutupları arasında gezdiriyor.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

Babasının mesleğinden dolayı çocukluğu ABD’de geçen İspanyol yazar Javier Marias, ilk romanı Los dominios del lobo’yu kaleme aldığında henüz on yedi yaşındadır. Madrid Complutense Üniversitesi’ne girdikten sonra İngilizceden İspanyolcaya çeviri yapmaya başlayan ve o süreçten bugüne, çevirmenliğe devam eden Marias, başta Shakespeare, Faulkner, Nabokov, Hardy ve Stevenson olmak üzere pek çok yazarı anadiline kazandırır.

Oxford Üniversitesi’nde İspanyol Edebiyatı ve Çeviri Kuramları dersleri de veren Marias, 2006 yılından beri Real Academia Espanola üyesidir. Ellinin üzerinde roman, öykü ve deneme türünde eser kaleme alan yazar, 2013 yılında Prix Formentor Ödülü’ne layık görülür. 1986 yılından itibaren yazdığı bütün romanların kahramanları çevirmen olan yazarın, kendi yaşamından yola çıktığı düşünülür. Reino de Redonda adlı butik bir yayınevi de işleten yazar, haftalık olarak El Pais gazetesine deneme ve makale yazar.

Duygusal Adam,  Javier Marias, çeviri: Neyyire Gül Işık, 120 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2020.

Marias, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Duygusal Adam isimli kitabında, Napoli Aslanı lakabı verilen Katalan bir opera şarkıcısının hikâyesini anlatır. “Yaşadıklarını” kaleme almadan önce, dört yıl öncesinde yaşadığı –tuhaf- karşılaşmayı hatırlayan anlatıcı, Verdi’nin Otello temsili için Venedik’ten Madrid’e gitmeye hazırlanır. Kompartımanda karı koca Manur çiftine ve onların problemli refakatçisi Dato’ya rastlayan Napoli Aslanı’nın, Natalia Manur ile başlayan tutkulu bakışması, kısa süre sonra bir aşka evrilir. Sıradan bir karşılaşmanın ötesinde, yaşamının geri kalan kısmını tamamen ele geçirecek bu yüzlerin, ilk gördüğü anda etkisine kapılır ve yaklaşık dört sene boyunca unutamaz. Düşler ve gerçekler aleminde yaşamaya başlayan opera sanatçısı, giderek her iki mefhum arasındaki ince çizgiyi kaçırır.

GERÇEK VE HAYAL ARASINDAKİ AYRIM

Gerçek ve hayal arasındaki ayrım, metnin biçimine de sirayet eder. Dil, içeriği destekler biçimde, bir reel dünyada, bir hayal aleminde salınır. Cümleler bir fotoğraf karesinden ziyade, zihinde koşuşturan bulanık düşüncelere hizmet eder. Neresi gerçek, neresi hayal artık anlaşılmaz. Yazar, ilk kelimesinden itibaren okuru atmosferin sahiciliğine, dünyanın her iki alemi de kapsadığına koşulsuz bir şekilde inandırır: Birbirinden ayrı iki dünya vardır; biri düş, öbürü uyanıklar dünyası. Ya da işin kötüsü, birbirine düşman, hasım, birbirine kuşkuyla bakan iki alem; zenginliklerini ve bilgilerini birbirinden gizlemeye yatkın, onlar elinden şiddetle koparılmadıkça, zorla başka bir şeye dönüştürülmedikçe, kendi alanlarından birine işgalci bir yorumlama uygulanmadıkça paylaşmaya ya da bir araya getirmeye razı değildir. Ayrıca, o baskın çıkma arzusunu, o fetih ruhunu duyan taraf yalnızca gündüz tarafıdır.

Karakteri daha da anlaşılır, modern dünyanın bir prototipi olarak sunmak istercesine yalnızlığından, lüks otellerde bir başına konakladığından sıkça dem vurur, yazar. Bu sebeple, onun ruhunun kökenine inmeye gayret ederken, şehirler arası yolculuklarda geçen yaşamının özellikle üzerinde durur. Rutine dönüşemeyen ritüellerinin bir süre sonra bir yaşam biçiminin kendisi haline gelen varsıllığın farkında olan Napoli Aslanı, bu vaziyete uzun süre tahammül edemeyeceğinin bilincindedir. Natalia Manur’u, bir kurtuluş umudu olarak gören anlatıcı, bir süre sonra onun temsil ettiği duygusal nitelemenin esiri haline gelir ve dünyası allak bullak olur. O andan sonra da düşle gerçek arasında salınmaya başlar.

Sanat dünyasının çapraşık ilişkilerine, yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi yine bir çevirmen karakterine ve tutkunun hem yaşamda, hem fantezi dünyasında yer edinişine ustalıkla değinen yazarın, romanda öne çıkan özelliğiyse hiç şüphe yok ki üslubu.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.