Böcekler gezegeninde misafiriz

Norveç Yaşam Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Norveç Doğa Araştırmaları Enstitüsü Danışmanı Anne Sverdrup-Thygeson, Böcekler Gezegeni başlıklı kitabında, ekosistemin dengesini sağlamaya çalışırken insan tarafından dengesi bozulan böceklerin, 479 milyon yıllık geçmişiyle beraber, günümüzde hangi dertlerden mustarip olduğunu anlatıyor.

Ali Bulunmaz

İnsanın yeryüzündeki işgalciliğinin daha gür sesle dile getirildiği bugünlerde, doğaya saygı ve doğayla uyumlu yaşama konusu tartışılıyor.

Ekosistemin işleyişini sekteye uğratıp yeryüzündeki çeşitli canlı türlerini ortadan kaldırmaya girişerek yeni “yaşam alanları” açan insan, bu eyleminin ardından kendisinden “intikam aldığını” söylediği doğayı insanlaştırarak hatasını katmerliyor aslında. Oysa yeryüzünün en yeni misafiri olarak insanın, doğaya ve bin yıllardır dünyada olan kimi canlılara biraz daha saygı göstermesi gerekiyor. Başka bir deyişle o canlılar, örneğin böcekler bu saygıyı hak ediyor.

Norveç Yaşam Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Norveç Doğa Araştırmaları Enstitüsü Danışmanı Anne Sverdrup-Thygeson, Böcekler Gezegeni başlıklı kitabında, ekosistemin dengesini sağlamaya çalışırken insan tarafından dengesi bozulan böceklerin, 479 milyon yıllık geçmişiyle beraber, günümüzde hangi dertlerden mustarip olduğunu anlatıyor.

‘DOĞANIN KÜÇÜK ÇARKLARI’

Önce böcekler vardı; dinozorlardan da önce… Evrim geçirip yeni dünyaya uyum sağlayarak ekosistemdeki görevlerini ve yaşamlarını sürdürdüler. Ancak Thygeson’un da hatırlattığı üzere, çok uzun zamandır insanlarca doğrudan veya dolaylı olarak yok ediliyorlar. Bunun en başta gelen nedenleri bilgisizlik ve önyargılar. Su kaynaklarının tüketimi, doğanın plastiklerle ve diğer kimyasallarla kirletilmesi, kullanılan tarım ilaçları ve sunî gübreler böcekler için birer tehlike.

Thygeson, böcekleri tanımamız, doğadaki konumlarını ve işlevlerini bilmemiz gerektiğini söyleyip onlara özen göstermenin öneminden bahsediyor: “Dünyanın saat gibi işlemesini sağlayan doğanın küçük bu çarkları”, sadece fayda hesabıyla incelenmemeli ya da başa çıkılacak yaratıklar olarak görülmemeli diyen yazar bir sorumluluğu hatırlatıyor: “Biz insanların, hangi türlerin sevimli olduğunu, hangilerinin bizim için yararlı olduğunu kısır bir görüşle değerlendirip türlerin çeşitliliğiyle oynamaya hiç mi hiç hakkımız yok. Göze çarpan bir değer yaratmayan, yumuşacık tüylere, kocaman kahverengi gözlere sahip olmayan ve ne işe yaradıklarını bilemediğimiz türlerden böcekler de dâhil, yeryüzünün sayısız canlısını en iyi şekilde korumak ahlaki bir sorumluluktur.”

Böceklerin sayısı 200 milyondan fazla ve insanlar onların gezegeninde yaşıyor. Dünyanın her noktasında, mide asidinde, bilgisayarlarda, atların safra kesesinde bulunan ve “bütün sahillerdeki kum tanelerinden bile çok olan” böceklerin üretimi, insanın ürettiklerinden bir hayli fazla. Yazar, milyonlarca yıllık bu var oluşu ve üretimi, böceklerin boyundan büyük becerilerine bağlıyor: Mesela termitlerin mantar, eşekarılarının selülozdan kâğıt üretmesi, karıncaların süt olarak yaprakbitini kullanması…

Böcekler Gezegeni, Anne Sverdrup-Thygeson, çeviren: Dilek Başak, 195 syf., Koç Üniversitesi Yayınları, 2020.

BÖCEKLERİN VE EVRENİN GELECEĞİ

Böcekler, bildiğimiz yaşamın her ânına tanık oldu. Thygeson’a göre onlar, aynı zamanda birer maceraperest; sudan başını çıkarıp karada yürüyen ve daha sonra kanatlanan bu eski dostlar, tarımın ve hayatın devam etmesini sağlıyor. Tüm tehditlere rağmen ellerinden geleni yapıyorlar.

Kendi gezegenlerinde yaşarken başka türleri ağırlayan ve kitlesel yok oluşlardan sağ salim çıkan böceklere neden saygı duymamız gerektiğini onların fizyolojisini, ekosistem için önemini ve sosyal yaşamını ortaya koyarak anlatıyor yazar. Koku alışları, iletişim biçimleri, dansları, üremeleri, avlanma yöntemleri, öğrenip öğrettikleriyle böcekler hayli özel canlılar. Thygeson; arıların, güvelerin, Apollo kelebeklerinin, kulağakaçanların, lahana sineklerinin, değnek çekirgelerinin, fıratbakırgüzelinin vd. yaşamının, bildiğimiz ve tahmin ettiğimizden karmaşık olduğunu anımsatıyor. Yazara göre bu karmaşık yaşamı sürdürebilmenin basit ve hayati bir formülü var: “Üreyene kadar hayatta kalmayı becermek ve hayatta kalmak için besin bulmak; beslenmek ve yenmekten kaçınmak.” Bu aşamayı geçen böcekler polenleri yayıyor, tohumlanmaya yardım ediyor, toprağı havalandırıyor; kısacası hayatta kalırken ekosistemi canlı tutuyor.

Bitki tozlaştırarak çikolataya, bademe, elmaya ve çileğe can verenler ile kentlerin çeşitli noktalarında (refüjlerde, ağaçlarda, parklarda, bentlerde…) yaşayan, üretime büyükbaş hayvanlardan daha çok katkıda bulunan ve antibiyotik üretilmesini sağlayan böcekler de cabası. Fakat iklim değişikliği, kimyasallar ve yabancı türler nedeniyle böcekler risk altında.

Thygeson, böceklere karşı bakış açımızı değiştirmemizi öneriyor: “Sadece kendimizi düşünüyorsak bile böceklerin iyiliğini önemsemeliyiz. Onlara özenle bakmak kendi çocuklarımızın ve torunlarımızın yaşam garantisi. Sadece kendimizi düşünmekten vazgeçersek bunun kullanım değerinden daha önemli bir sorun olduğunu göreceğiz. Evreni tanıdığımız kadarıyla dünyamız üzerinde yaşam olan tek yer. Pek çok insan, yeryüzündeki egemenliğimize bir sınırlama getirmemizi ahlaki bir görev olarak algılıyor, ki böylece bizimle birlikte yaşayan milyonlarca tür de kendi küçük ve tuhaf yaşamlarını sürdürebilsin (…) Böcekler olağanüstü, karmaşık, değişken, bambaşka, eğlenceli, çarpıcı, önemli ve bizleri şaşırtmaktan asla vazgeçmeyen yaratıklar. Kanadalı bir araştırmacı bir seferinde şöyle demişti: Dünya bu küçük mucizeler yüzünden ne kadar zengin ancak bunu görebilen gözler açısından çok fakir.”

Thygeson’un böceklere dair anlattığı hikâyeler, yeryüzü tarihinin böcekler dışarıda bırakılarak yazılamayacağını söylüyor. Öte yandan, Alastair Gee ve Dani Anguiano’nun vurguladığı gibi evcilleştirmeyle, nüfus artışıyla, doğa tahribatıyla ve buna bağlı iklim değişikliğiyle şekillenen “insan çağı”nda, tehdit altındaki böceklerin, yeryüzünün sağlığı için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor Thygeson.