‘Rakip doğrular’ ve ‘daha doğru’ olanlar

“Doğrular ne kadar doğru?” sorusunu ve benzerlerini dillendirenlerden biri olan şirket hikâyeciliği üzerine çalışan stratejik iletişim danışmanı Hector Macdonald’ın Hangi Doğru adlı kitabı Aslı Perker çevirmenliğinde Domingo Yayınevi tarafından yayımlandı. MacDonald politika, iş dünyası, medya ve gündelik hayattan alınmış ilginç çok sayıda vakayı inceleyerek doğrunun, gerçeklikten neden ve nasıl koparılabildiğini ortaya koyuyor.

Ali Bulunmaz

Elimizdeki telefonlarla çevreden koparken dünyanın diğer ucunda olup bitenlerle ilgili bildirim bombardımanına tutuluyor, verilerden hangisinin gerçek ve doğru olduğunu anlamaya çabalıyoruz ya da işimize gelenlerden birine gerçek ve doğru deyip geçiyoruz. Eleştirel medya okur-yazarlığı uzmanları, herhangi bir olayla ilgili bildirimlere, video, fotoğraf ve paylaşımlara dair şüphenin “Gerçek olması için çok mu iyi?” sorusuyla şekillenmesi gerektiğini söylüyor. Bu soru, bizi bilgi olan ve olmayan, gerçek olan ve olmayan, doğru olan ve olmayan arasındaki ince çizgiye götürürken muğlaklaştırılan sınırların ayırdına varmayı kolaylaştırıyor.

Sunulan, gösterilen ve inanılması istenen “gerçeğe” ve “doğruya” karşı, sumen altı edilen ve eğilip bükülen gerçeklere ve doğrulara ulaşabilmek için de önemli bir soru bu. Dahası, “hakikat sonrası”nı (post-truth) kavrayıp yorumlama kapılarını da açan bir anahtar olan aynı soru, Ibsen’in “yaşam yalanları” ve Ralph Keyes’in “Hollywood ahlakı” dediği durumun çerçevesini çizmeye yardım ediyor.

Steve Tesich, “Yalanlar Yönetimi” başlıklı o ünlü makalesinde (The Nation, Ocak 1992), birçok gelişmenin ardından insanların, hakikat sonrası çağda yaşamayı özgürce seçtiğini belirtmişti. Kısa sürede buna uygun bir dünya yaratıldı, araç gereçler üretildi, propagandalar, siyasi programlar ve özneler hazırlandı.

Tesich’e göre belirsizlikler, kesinliğin ve gerçekliğin önüne geçirilince doğruluğun ve doğrulamanın ayağı kaydı. Bir başka deyişle gerçeğin ve doğrunun yerini, “gerçekmiş gibi” ve “doğruymuş gibi” aldı. Kısa süre sonra “tık”, “beğeni” ve manipülasyon için doğrular bulanıklaştırılırken hızla etrafa saçılan bildirimler gerçeği yonttu.

Geldiğimiz bu noktada, “Gerçek olması için çok mu iyi?” sorusunun yanına bir başkasını eklemek zorunlu: “Doğrular ne kadar doğru?” Bu soruyu ve onun benzerlerini dillendirenlerden biri de şirket hikâyeciliği (Business storytelling) üzerine çalışan stratejik iletişim danışmanı Hector Macdonald. Macdonald’ın kaleme aldığı Hangi Doğru başlıklı kitabın içeriğine girmeden evvel, bir parantez açmak gerek: Şirket hikâyeciliği ve stratejik iletişim danışmanlığı, yazarın tartıştığı konu bağlamında zemini hayli kayganlaştırıyor. Bu iki alanın kendine has, dünyadan uzak bir dili ve işleyişi var. Üstelik gerçekleri eğip bükmeye dayanan meslekler olması, doğru ve doğrular eksenindeki bir kitabı okuyacaklar için riski artırıyor. Dolayısıyla Hangi Doğru’ya bunları göz önünde bulundurarak yaklaşmak, konunun özünü kavramak; gerçeği eğip bükme ve muğlaklık hendeklerine düşmemek için önemli.

BİLGİYİ ÖZÜMSEYEMEME SORUNU

Macdonald’ın aklına takılanların başında, doğrunun her zaman dürüstlük barındırıp barındırmadığı geliyor. Yani ortaya konan, söylenen ve paylaşılan doğrulardan hangisinin saf ya da pirüpak olduğuna dair bir tartışma başlatıyor yazar. Başka bir deyişle daha doğru olan doğrular vardır demeye getiriyor: “Doğru, göründüğü kadar dosdoğru değil. Doğruyu söylemenin pek çok yolu vardır ve bunların hepsi dürüstlükten geçmez. Çoğu konuda, kullanmayı seçebileceğimiz birden fazla doğru vardır. Doğru seçimimiz, etrafımızdakilerin bir konuya yönelik algı ve tepkisini etkiler. İnsanları motive edip harekete geçirecek doğruları seçebileceğimiz gibi bilerek yanlış yönlendirecekleri de yayabiliriz. Doğrunun pek çok şekli vardır ve deneyimli iletişimciler, gerçeklik algımızı şekillendirmek için bu çeşitlilikten faydalanır.”

Macdonald, doğrunun yalan gibi kullanılabileceğini belirtirken “içeriden” biri olarak seslenerek doğruların çatıştırıldığını hatırlatıyor. Verdiği örnekler de bu çatıştırılma ve doğrunun daha doğrusu bulunduğu minvalinde. Mesela internet üzerine iki doğruyu bu bapta karşılaştırıyor: “İnternet, dünyada var olan bilgiyi geniş bir kitlenin erişimine açıyor” ve “İnternet, yanlış bilgilendirme ve nefretin yayılmasını hızlandırıyor.”

Macdonald, bu ve benzeri kıyasların, “rakip doğrular”ı ortaya koyduğunu düşünüyor. Gerçeği şekillendiren, insanın seçim ve hareketlerini belirleyen, savaşları tetikleyen, yok sayışları ortaya çıkaran rakip doğrulara ticarette, beslenme alışkanlıklarına yönelik manipülasyonlarda, eğitimde ve politikada (özellikle siyasi propagandalarda) rastlamak mümkün. Yazar bunları daha rahat anlatmak için kısmi, öznel, yapay ve bilinmeyen doğrular şeklinde bir sınıflandırma yoluna gidiyor.

Hızlı ve kısa “bilgilenme”nin, rakip doğruları görmeyi ve gerçeğe ulaşmayı ötelediği ortada. Macdonald’ın “bilgiyi özümseyememe sorunu” dediği bu durum, tarihi öğrenip yorumlamayı da tehlikeye atıyor. Bu hıza kendini kaptıranlardan bazıları, gazeteciliği yüz kırk, bilemediniz iki yüz seksen karaktere eşitlerken analizleri fazla “uzun” sayabiliyor. Yazarın bu bağlamdaki yorumuna kulak vermek gerek: “Hızlanan dünyamız ve azalan dikkat aralığımız, anlamadığımız durumlarda tehlikeli bir süratle hareket etmemize sebep oluyor. İnsanları haksız yere teşhir etmekten, politikacılar ve yorumcular tarafından kandırılmaktan ya da yanlış seçimler sonucu kendimize zarar vermekten kaçınmak istiyorsak konuyla ilgili bağlamı bilmek zorundayız.”

GERÇEĞİ ESNETME VE BAZI TUZAKLAR

Macdonald’ın bahsettiği hız ve bağlam, doğruluğun teminatı olarak görülen sayıların yorumlanmasıyla ilgili problemler de yaratıyor. Yalanlara katık edilen sayıların yanı sıra bunlara ilişkin manipülatif yorumlar da gerçeği eğip bükmeye yarayabiliyor.

Yazar, “gerçeği esnetme” gücünü göz ardı etmeden okunacak hikâyelerin “bir doğru” sunacağını hatırlatıyor. İktisadi ve ahlaki değer arasında geçişlere yol açıp rakip doğruları ve daha doğruları görünmez kılabileceğinden bu hikâyeler dikkatle okunarak yorumlanmalı. Hız ve teknoloji, hesaplanabilirlik çağında belirsizlikleri tam anlamıyla yok etmeyi başaramadı. Üstelik bu ikisinin, gerçeği eğip bükmenin kaldıracı hâline getirildiği anlar fazlalaştı. Macdonald, bu durum karşısında “senaryolara hazırlıklı olmak için gerçeğe dair ilgili birkaç rakip doğruyla uğraşmamız gerekecek” diyor. Yani alternatif doğrunun öneminden ve fark ettirmeden kişiyi kabullere zorlayan yanıltıcı doğru tuzaklarından bahsediyor. Edward Bernays’in deyişiyle “zihinleri eğip bükme, zevkler yaratma ve fikir oluşturma”, bahsi geçen tuzaklardan bazıları.

Yazarın bu noktadaki notunu da es geçmemeli: “Liderleri ve yorumcuları, söyledikleri yalanlardan sorumlu tutmaya çalışıyoruz. Yanıltıcıları ise söylediklerinden dolayı sorumlu tutmamız daha zor çünkü genellikle söyledikleri teknik olarak doğru. Eğer sadece doğruyu söylediklerini iddia edebiliyorlarsa içimize sinmemesine rağmen işin ucunu bırakıyoruz. Bu da onların aynı numaraları tekrar tekrar yapmalarına neden oluyor.”

Macdonald, “Bilginin demokratikleştirilmesi, güç kadar sorumluluk da gerektirir” derken “daha doğru” olanı arama ve yakın gelecekte çoğalması muhtemel “rakip doğruları” göz önünde bulundurma çabasına gönderme yapıyor. Hangi Doğru’da tam olarak anlatmaya çalıştığı bu.

Hangi Doğru, Hector Macdonald, Çeviren: Aslı Perker, Domingo Yayınevi, 370 s.