Murat Menteş’in göz hizası

Murat Menteş’te bir tümevarım naifliği var, aynı kitabı tekrar tekrar yazıyor. Kelime dizilimi, aforizma sevdası, “overdose” felsefî kaygı gütmesi edebiyatının önüne geçiyor. Tüm karakterlerini farklı şablonlarda türeyen tıpkıbasım tanelere dönüştürüyor. Onun romanlarında herkes herkesin dilini aynı tempoda konuşuyor.

Bilal Ata Aktaş

İlkgençlik yıllarımın kültür endüstrisi, alternatife pek de alan açmayan, açsa bile ulaşılması zor mekânlarda geçiyordu. Lise kütüphanesi küçük ve karanlık bir yerdi. Şehir kütüphanesinin Halk Eğitim Merkezi’nden geri kalır yoktu. Aradığın kitabı bulamıyor, bulduğun kitaba ulaşamıyordun. Biraz neyi nerede arayacağımı bilemediğimden, biraz da mevcut kültürel yönlendirmeye maruz kaldığımdan, ilkgençlik yıllarımdan itibaren İslamî cenahın edebî hizalanma biçimlerine teşne olmaya başladım. Yazılarını takip ediyor, duygulanımlarına eşlik ediyor ve Türkçe edebiyat müktesebatına aykırı hareket eden bu bıçkın ediplerin neler yaptığını merak ediyordum. Fakat takip edilmesi gerekeni bu kadar yakından takip etmenin ceremesini de çekiyor, sürecin beni de dönüştürdüğünü fark etmekte zorlanıyordum. Liseyi bitirdiğimin hemen ertesi yılı olmalı. Afili Filintalar‘ı okuyor, Kafa Dengi’ne Gökdemir İhsan’dan itibaren yetişmiş, takip ediyordum. Dönem itibariyle biyolojik takvimim sert sözlere, gergin cümlelere ve mütevazı görünerek atağa kalkmış lafazanlıklara hayranlık duyuyordu.

Gel zaman git zaman bu ekibin içerisinden biri dikkatimi daha çok çekmeye basladı: Tuhaf gözlüğü ve daha da tuhaf olan onu tutma şekliyle Murat Menteş. Sıradışı bir dil tutturduğu yeni romanıyla çok konuşuluyordu. Gazeteler onu yazıyor, televizyon programları onu istiyor ve dergiler kendisiyle röportaj yapmak için yarışıyordu. Yazarın dahil olduğu ekip hızlıydı, aralarında en hızlı silah çeken ise Murat Menteş’ti.

Kitap yayınlandıktan, Afili Filintalar kurulup isim yapmaya başladıktan ve ben on dokuzuma dayamak için merdiven arayışına girdikten sonra Korkma Ben Varım‘ı alıp bir çırpıda okudum. Sonra Dublörün Dilemması‘nı da alıp geçtim başına. Onun akıbeti de farklı olmadı. Her iki kitabı da üst üste koyup sessizce yere bıraktığımda dehşet bir hisse kapılmıştım. Kara ve kaotik bir üslûp beni derinden etkilemişti. Henüz iki ondalık etmeyen ömrümde daha önce pek az şeye böyle hazırlıksız yakalanmıştım.

Korkma Ben Varım, Murat Menteş, 424 syf., İletişim Yayıncılık, 2009.

Türkçe edebiyata doğmuş, bir yere kadar da kendisini onun üzerinden inşa etmiş yeni neslin dilini konuşuyordu Menteş. Onların kültürel kodlarını romanlarına görece başarıyla serpiştiriyordu. “Cüneyt Arkın film çevirir, Gencebay şarkı söylerken” o roman yazıyordu.

Menteş’in dili farklıydı. Kıvrak bir zekâyla cümlelerini örüyor ve okuyucuyu baş döndürücü bir cümbüşün içine çekiyordu. Bu edebî debdebe, yazarın yetkinliğinden mi yoksa olayları takip etmek için genç okuyucuda gereken tecrübe eksikliğinden mi kaynaklanıyordu, emin değildim. Fakat o yine de Türkçeyi sokak dilinin havalı tandansına bulayıp çıkarıyor ve kelimeleri birer fişek gibi art arda diziyordu. Diziyordu dizmesine, fakat aynı silah hep aynı yere mi isabet etmeliydi ? Ama tespitte başarılı olmak onu eğip bükmede başarılı olmanın garantisini sunmuyordu!

2010’ların sosyo-kültürel denklemi açısından, muhafazakâr toplum yavaş yavaş kendi kabuğunu kırıyor gibi görünüyordu. 1980’lerden itibaren yakıtının azımsanmayacak bir kısmını öfkeden ve karşı mahalleye olan kinden alan muhafazakâr edebiyat, iktidarın da desteğiyle kamusal alanda daha görünür olmaya başlamıştı. Haliyle, zamanında “usülünce gömülmeyen” her şey edebiyat sahnesine çıkıyordu. Arabesk yeniden palazlanıyor, yıllardır edebiyat sahnesinde olamamanın birikmişliği kısa sürede çok söz söyleme misyonuyla birleşince çeşitli aforizmalar şeklinde kendini dışa vuruyordu. Denilebilir ki mevcut hegemonyaya karşı bir “anti-hegemonya” oluşturuluyordu. Bu koşunun hızından arta kalan toza bulananlar için bunu görmek zordu. Büyük tablo henüz aşılması gereken çok engel olduğu için yeterince büyük değildi.

Üniversite ikinci sınıftan itibaren yeni muhafazakâr edebiyatın aşağı yukarı aynı kalemden çıktığını fark etmeye başladım. İktidarın ve patronajın güç temerküzüne yenik düşmüş bu kültürel çaba, aynı çekim kuvvetine maruz kaldığı için, ister istemez aynı şeylerı söyler hale geldi. Yine de Menteş’in durumunda bir nüans vardı: Mahallesiyle arasına mesafe koymaya başlamış ve ötekilerin meskûn banliyölerine selam çakar hale gelmisti. Dolayısıyla okuyucu kitlesi de genişledi. Genişledikçe popülerliği arttı. Popülerliği arttıkça arenada daha fazla boy göstermeye ve seyircinin gösterdiği her yaraya dair bir şeyler söylemeye başladı. Hal böyle olunca da artık pek de bir şey söylemez hale geldi.

Antika Titanik, Murat Menteş, April Yayıncılık, 2018.

Menteş, kendisine yönelik ilginin farkında olacak ki benzeri kitaplar yayınlamaya devam etti. Önce 2013’te Ruhi Mücerret, 2018’de ise bu yazının yazılmasına vesile olan, başlayıp da yarıya kadar ancak okuyabildiğim son romanı Antika Titanik‘i çıkardı. Bu kitabı okumaya başlarken ciddi bir beklenti içine girmedim. En olmadı, güzel birkaç isim kombinasyonu daha öğrenir, gündelik hayatın kıyıda köşede kalmış meselelerine dair keyif verici birkaç istatistikî bilgi edinir ve şanslıysam eğlenceli bir kurguda bata çıka iki yüz üç yüz sayfa ilerlerim diyordum. Fakat yapamadım. “Hangover 3”ü (Felekten Bir Gece) izleyip de “Hangover 1”i yad ettiğim o an geldi aklıma. Aynı fıkranın tekrarının tekrarını tekrardan duyar gibiydim. Sıkıldım ve kitabı kapatıp kenara koydum. Açıp en güncelinden birkaç röportajına, programına baktım. Yine sıkıldım, yine kapattım.

Menteş’te bir tümevarım naifliği var. Aynı kitabı tekrar tekrar yazıyor. Kelime dizilimi, aforizma sevdası, “overdose” felsefî kaygı gütmesi edebiyatının önüne geçiyor. Her karakteri uçlarda yaşadığı için, hepsi de bükülen çizginin uçlarının sonunda birbirine değmesi gibi birbirine değip benzeşiyor. Tüm karakterlerini farklı şablonlarda türeyen tıpkıbasım tanelere dönüştürüyor. Onun romanlarında herkes herkesin dilini aynı tempoda konuşuyor. Haliyle yazarın kurduğu edebî dünya tekliyor ve oldukça gürültülü bir kargaşaya dönüşüyor.

Yine de biz Menteş’i böyle bilmezdik demenin anlamı yok. Belki de o hep böyleydi, biz değiştik.