OHAL zamanlarında Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu hatırlamak

12 Mart döneminin Ali Elverdi Paşa Mahkemesi artık yok ama devamlılığını koruyor. Devlette devamlılık esasken anarşistler de terörist oluyor. Olsun, sizden korkmuyoruz ki sizin gibi olalım. Yıldırım Bölge’deki kadınların hep birlikte söylediği şarkı güç versin bize: "Bir gün dostlar, mutlaka. / Sıra gelecek bize, mutlaka. / İnanın siz buna…”

Sibel Yükler

“bir doku, bir kumaş uyuşması yaşandı.
herkese gri görünen şehir, benim için gökkuşağı gibiydi o an.”*

“Benim için bir tecrübeydi… Yazıyorum, bundan da memnunum. Çok şey gördüm. Bize adlî mahkûm ya da siyasî mahkûm muamelesi yapılmadı. Bize, savaş tutsağı muamelesi yapıldı… ve bu bize zaman zaman söylendi de. Yani devlet düşmanı olmakla suçlandık. Hâlâ hayatta olduğumuza sevinmeliydik. Ya da bize yiyecek bir şey verdiklerine… İnsan muamelesi gördüğümüze dua etmeliydik. İkincisi, asker gibi davranmak zorundaydık. Ve bu bir sivil olarak biz kadınlar için dayanılmaz bir durumdu.”**

Sevgi Soysal, 12 Mart’a hem yurttaş hem yazar olarak tanıklık eden, bu tanıklıkla da kalmayan; dönemin devlet/asker politikasının emir-komuta mahkemesi kararıyla cezaevi ve sürgünle karşı karşıya bırakılan, işinden edilen, sansüre uğrayan, türlü baskılara maruz kalan fakat tüm bunlarla isyankâr tavırla, dik başlılıkla mücadele eden bir kadın, bir yazar. Üstelik hepsi yaşanırken, 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandığı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni cezaevinde yazdı, anılarını daha sonra Politika gazetesinde tefrika ettiği ve 1976’da basılan Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun doğuşu da yine buradan oldu.

Onun Tante Rosa’sının bir okur ama şüphesiz bir kadın olarak çoğumuzda yeri büyük. Yazıldığı dönemde aykırı bulunmuş olması, onun aslında gelmiş geçmiş en aykırı ses olduğunun göstergesi: “Tante Rosa aforoz ediliyor.” Edebiyatın, yaşadığı çağın ve sonrasının en aykırı sesiydi; o da, yazarı Sevgi Soysal da. Normun, hemen her yasanın, devletin, patriyarkanın ve belki de en çok kendisinin isyancısı, Tante Rosa. Biraz gecikmiş olsa da bugün queer okuma ve queer tahayyül açısından en kıymetli metinlerden biri olarak karşımızda duruyor. Bununla da kalmıyor tabii Sevgi Soysal. Tutkulu Perçem ve Tante Rosa’dan sonra, 12 Mart’ın henüz kapıya dayanmadan buram buram ensede gezdiği zamanlarda yazdığı Yürümek de, bir o kadar isyankâr ve aykırı bir kitap: Kadınlık-erkeklik rollerini ve sınırlarını ters yüz eder. Hem kadınlık hallerinin ve sıkışmışlığının muhasebesini yapar, hem de aynı gözle erkeklik hallerini irdeler, hattâ deşer; kadının cinsellik arayışını ve bunu yaşayana kadar geçtiği yolları, sınıfı ve toplumu bir bir sorgular Yürümek’le. 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazanan Yürümek’in, korkunç ama trajikomik bir kararla ‘müstehcen’ bulunarak toplatılmasıyla, Sevgi Soysal’ın, toplumun görünendeki yüzü olan ahlakî sınırlarını rahatsız ettiği için ayrı bir başarı ödülünü de hak ettiğini düşünüyorum.

Halihazırdaki isyankârlığı ve bunun yanındaki isyankâr neşesi, bulduğu her çiti yırtmak için gösterdiği direngen çabası, mütemadiyen aşkı, tutkuyu, yoldaşlığı araması ve elbette ölümle hayat gerçeğinde ölümü yok etmeden hayatı diri ve öncelikli tutma seciyesi, onu hayatımın en büyük kahramanı yaptı: Anti-kahraman, aforozluk Sevgi Soysal! Fakat 12 Mart’ın faşist uygulamalarına bir sosyalist, bir antimilitarist ve bir feminist isyanla mücadele göstermesi, O’nun bendeki anlamını biraz da şöyle açıklıyor: Sıkı bir yoldaş.

YILDIRIM BÖLGE’DEKİ 12 MART ANKARA’SI 

Ankara Kız Lisesi’nde ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde okuduğunu hatırlarsak, yurtdışı deneyimlerinin dışında, 1950’lerin ortasından ve 1960 darbesini de içine aldığı dönemden beri Ankara’da yaşayan, hatta Ankara’yı doğrudan içinde yaşayan bir yazar, Sevgi Soysal. Tam da bu noktada, 12 Mart Türkiye’sinin ve dönemin Ankara’sının siyasal-kültürel yapısını ve iklimini kusursuz biçimde aktardığı kitaplarından, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndan söz etmek istiyorum.

Özellikle Olağanüstü Hâl (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile birlikte, içinde bulunduğumuz devlet/iktidar faşizmini her ne kadar sıklıkla “12 Eylül’ü aratmıyor” diye adlandırsak da, bu dönemi biraz daha 12 Mart’ın karanlığına eşdeğer buluyorum. Kanun hükümünde kararlarla insanların bir gecede işsiz bırakıldığı, yargıyı ele geçirmiş “kanun hükmünde devlet emri”yle düşünce ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, cezaevine girmek için artık öyle ya da böyle yalnız “muhalif olmanın” görünmez ama bilinen yeterlilik sayıldığı, pasaportların iptal edildiği, gözaltı sürelerinin keyfî uzatıldığı, işkencelerin, kaçırılmaların ve yıldırmaların seyir halinde ilerlediği, yan komşunun, akrabanın, otobüsteki biletçinin, şoförün, bakkalın, yoldan geçenin “gözüm seni tutmadı, aman da sinirimi bozan sen misin!” diye “vatan haini” olarak ihbar edildiği, ihbarcılığın ve fişlemenin artık devlet nişanesi haline getirildiği bir dönemdeyiz. Bitmedi, hâlâ içindeyiz. Bunların devlet/iktidar/hukuk işbirliğiyle düpedüz yasallaştığı 2016 yılına da, 1971’deki Yıldırım Bölge’den şöyle ses veriyor Sevgi Soysal:

“Hürriyete tahliye olmadım, evet. Cumhuriyet başkenti Ankara, kurulduğundan beri esmiş nice hürriyetsizlik havalarında da başta gitmiştir hep. 12 Mart sıkıyönetiminde de başı Ankara çekti. 12 Mart’ı 12 Mart yapan her şeyin başıydı Ankara. 12 Mart rejiminin iç çelişkileri en çok Ankara’da buldu yankısını. Üniversitesi, aydını, gazetecisi, öğrencisi, partilisi ve hattâ sokaktaki vatandaşıyla Ankara merkeziydi sıkıyönetimin de. Böylesi bir merkezde yaşamanın çilesi, boğuntusu Ankaralılar’da derin izler bıraktı, belki bu yüzden.”

“Ankara sıkıyönetim bölgesindeki tutukluevleri de bu özellikten paylarını aldılar,” diyor devamında: “Ankara tepelerinde esen hava sertleştikçe de Mamak ve Yıldırım Bölge tutukevleri, Nazi toplama kamplarıyla yarışa girdiler.” Dönüp günümüz Türkiye’sine bakarsak, cezaevlerindeki doluluk oranı 2018 itibarıyla kapasitesinin 40 bin üzerine çıkmış durumda. İşkenceler, tek tipleştirme girişimleri, çıplak aramalar ve nicesi bu dönemde yaşandı, hâlâ yaşanmaya devam ediyor.

SEVGİ SOYSAL’LIK BİR HİKÂYE: KADINCAĞIZIN SUÇU NE?

OHAL’den ve KHK’ların ilanından sonra gecemizin gündüzümüze karıştığı haber mesailerinde olanı biteni anlatmaya çalışırken, Ankara özelinde kente sirayet eden olağanüstü hâli de tek noktasını atlamadan aktarmaya gayret ediyorduk. Neydi, ne oldu, neler olacak? Geriye dönüp baktığımızda, yazması bile güç olan gerçeği bizzat yaşamak ayrı işkenceye dönüşüyordu. Yakaladıklarını jeep’le “gezintiye çıkarmayı” moda ettiklerinden sokak aralarında yalnız yürümeye çekindiğimiz, köşe başlarında kimlik sorgusuna tutulduğumuz, bizim kurtarılmış sokaklarımızın; Yüksel’imizin, Konur’umuzun bir anda polis ablukasıyla kuşatıldığına, yetmeyip dibimize karakollar inşa edildiğine gün gün tanıklık ettiğimiz, Ayrancı otobüslerinde muavinin serbest kart basmasına gıcık kaptığı yolcuyu “vatan haini” diye ihbar etme tehdidine şahit olduğumuz, Meşrutiyet’in göbeğinde Akrep’ler eşliğinde otobüs beklediğimiz, bekçilerin, özel harekâtçıların balkonlarımızı dikizlediği devriyelerini izlediğimiz, kadınından lubunyasına, devrimcisinden gazetecisine, herkesin ensesine namlunun ucundan nasibini alabileceği ihtimâliyle yaşamaya başladığı bir kente dönmüştü Ankara da. Eh, devletin de ordunun da başkentiydi Ankara:

“Görünmez dikenli tellerle çevrili bir tutukeviydi Ankara’nın kendisi de. Sanki Ankara halkı, ‘polislerle izlenenler’ diye ikiye bölünmüştü. Dinlenmeyen telefon, gözlenmeyen ev yok gibiydi. İhbarlar alıp yürümüştü. Öyle ki perdeleri kapatıp oturamaz olmuştuk, ihbar korkuşuyla; telefonda konuşamaz olmuştuk, dinlenme korkusuyla. Yalnız telefonda mı, ev içlerinin, işyerlerinin, her yerin dinlendiği lafı öylesine alıp yürümüştü ki ev içi ve arkadaş sohbetlerine bile yayılmıştı yılgınlık. Bir şey söylemeye kalkışsanız, karşınızdaki başparmağıyla tavanı göstererek daire çevirirdi. ‘Dinleniyoruz, dikkat!’ anlamında.”

Ulaş Bardakçı’nın bir sokak arasında vurulduğu, Mahir’lerin Ankara’da olduklarının söylendiği, her gece insan avlandığını ve her gece evlerin basıldığını söylediği 12 Mart Ankara’sını, “Evlerle karakollar karışmıştı Ankara’da. Dostlarla polisler, tanışlarla muhbirler karışmıştı birbirine,” diye tarif ediyor Sevgi Soysal. Bundan iki yıl önce, Yüksel caddesindeki İnsan Hakları Anıtı önünde “İşimizi geri istiyoruz” sloganıyla başlayan direniş açlık grevine döndürülmüştü. Her şey Yüksel’de yaşanırken, üçer beşer yapılan gözaltıların sıradanlığı da gün geçtikçe artıyordu. Öyle ya, kim derdi ki, günde en az beş kere beş farklı sol fraksiyonun pankartlarla gelip eylem yaptığı yerde bildirge okuyan İnsan Hakları Anıtı da bir gün ablukaya alınıp çevrilsin. Sevgi Soysal duysa, belki şöyle yazardı günlüğüne: “İnanabiliyor musunuz, bir anıtı gözaltına aldılar bu ülkede. İnsan soruyor tabii, anıtın suçu ne diye? Sen misin insan hakları diyen. Kadıncağız günlerdir gözaltında.”

Tam Sevgi Soysal’lık bir hikâye değil mi? Yüksel’in ortasında, eline aldığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni yıllardır dönüp dolaşıp okuyan bu kadın, artık ezberlediği bildirgenin aksine, Ankara’da, Yüksel’de, ülkenin pek çok kentinde, cezaevlerinde, üniversitelerde yapılan insanlık ve hukuk dışı OHAL uygulamalarını, arkasına dikilen karakolun içindeki eli silahlıların gözetiminde üç yıldır izliyor. Üstelik bunun bir yıldan fazlasını gözaltında geçirdi. Ankara için eylemin, isyanın, solun, evrensel hemen her ilkenin, ama en çok da bu kentin başlı başına tarihî simgesi, belleği olan bu anıtın, etrafındaki bariyerler kalsa da özgür olup olmadığı tartışmaya açık.

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal, 229 syf., İletişim Yayınları, 2003.

OHAL ANKARA’SINA 12 MART ANKARA’SINDAN BAKMAK 

Yazının yayımlandığı tarihler, güya kaldırıldığı iddia edilen OHAL’in de hayatımıza girişinin sene-i devriyesine denk gelecek. Şıp diye gözaltına almalar, bir haftalardan yirmi günlere kadar keyfî uzatılmış gözaltı süreleri, nöbetçi mahkemelerin “şimdi kim Anayasal hak, cart curt düşünüp de yorulacak!” şeklinde tutuklama kararı vermesi, tutuklama kararlarının nedensizliği ve absürtlüğü, bana bir kez daha Yıldırım Bölge’yi hatırlatıyor. Sevgi Soysal’ın, nişan arabasından alınıp nöbetçi mahkemeye buyur edildiğini, çantasında iki kimlik birden varken “kimliksiz dolaşmak” ve nişan arabasında olması sebebiyle “sıkıyönetime karşı gelmek” gibi bir gerekçeyle tutuklandığını düşünürsek, çok abartı gelmeyecektir sanırım.

Hemen her gün onlarca kişinin gözaltına alınmasını, tutuklanmasını, cezaevindeki ihlâlleri beşer onar haberlerle geçtiğimiz, bir süre sonra saatte birden saniyede bire son dakikaları verdiğimiz günlerde, benim evim de polis baskınından nasibini aldı. İlk kez evim basılıyordu, ne kadar heyecanlı!.. Fakat şimdiye kadar çalışma arkadaşlarımınkiler de dahil binlerce kişinin gözaltı haberini geçtiğimden, “yönetmeliği” neredeyse ezbere biliyordum. Hazırlıklı olduğum konu bir: Kapıyı açtın mı önce ayaklara bak, galoş var mı, yok mu? Ya galoş yoksa? “Giyinin” de denmez ki şimdi bu adamlara, neticede “Galoş giyinin,” dediği için kapısının önünde öldürüldü Dilek Doğan da. Sabahın 6’sında biliçaltından neler de çıkarıyor bu ülke… Sonra hemen sağa sola bakıp komşu aradı gözlerim. “Benim evim arandığında, apartmanda kimse oturmuyor sanırdınız,” diyor Sevgi Soysal:

Bütün perdeler kapanıverdi. Bütün sokak kapıları arama bitene dek açılmadı. Kimse merdiven aralığına bile çıkmadı, sokağa çıkacak olanlar işlerini ertelediler. Hani belki, birinden birine başvururum, birinden birine sığınmaya kalkarım diye korkudan. Oysa sıradan bir aramaydı, bir baskın bile değildi.”

Neme lazım, böylesi önemsiz bir şey için komşuları rahatsız etmemeli elbette. Üstelik evindeki insanlar, ne zaman döneceğini bilmediği gibi hiç olasılığı olmayan(?) bir üzüntü ve tedirginliğe düşmüşken. “Ne demek, ne zaman döneceğin belli olmaz, hukuk ülkesinde yaşamıyor muyuz ayol biz?” diyordum içimden. Yaşamıyoruz. İzbandut gibi adamların arama kararını bir zahmet okutmalarının ardından sordukları ilk soru, “Kaç insan yaşıyorsunuz?” olmuştu da, her biri ortalama bir elli boyundaki üç kadın, boynumuzu arşa uzatırken uykulu ve anlamsız gözlerle, “Üç insan iki kedi,” diye yanıt vermiştik. “Kedi mi, siz kedileri de mi sayıyorsunuz???” Niçin saymayacağız, kedilere de mi kimlik bilgisi soracaksınız? Size Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndan yanıt versem memur bey. Üzgünüm ama “kedilerde sınıf bilinci yok.

POLİS SUNA, YAŞIYORSAN SES VER! 

Evdeki kedi evi yapım malzemelerine önce korkuyla sonra anlamsızca yaklaştıkları, sigara içtikleri balkona terlikle çıkmak zorunda bırakıldıkları saçma sapan aramalarının ardından emniyete götürüldüğümde, “Polis Suna” aklıma geldi. Karşımdaki kadın polisin bana tiksintiyle baktığını aradaki boy mesafesine rağmen rahatlıkla görüyordum, yine de sağ olsun fotoğraflarıma pek özenmişti. “Önden bak. Şimdi sağa dön, şimdi soldan poz ver. Gözlerin bana baksın, önüne baksın, aşağı baksın, kafanı kaldır, kafanı düzelt.” Ama boyumu söylediğimde tiksintinin şaşkınlığa dönüşmesi saniyeler aldı. “Kaç?” diye sordu. “Bir kırk sekiz.” Sonu gelmez bunun. “Kaç, kaç, kaç???” Yavaş yavaş söyledim, “Biirr, kıııırrkk… seeekiiiiz.” “Püff!” diye bir ses çıktı, Polis Suna’ya benzer kadının dudaklarından. Güldü. “Bu da boy mu be!” diye dalga geçti. Ben ciddiydim ama, boyum da pek ciddi, yerin altında bir bu kadar daha var Sunamsı polis, istersen gösterebilirdim! Kendi kendime böyle düşünürken güldüm, polise ve bunca saçma poz kesmelere güldüm:

“Kapıda durup, odasına nasıl girileceğini oynuyor bana. Ayaklarını bitiştirirken kollarını da kalçalarına yapıştırıyor. Başıyla da selam veriyor. Aklıma hep Kafka’nın ‘Değişim’i geliyor. Yahu böyle kitaplarda olanlar, hayatta niye olmaz ki? Şimdi bir fare oluversem. Suna’nın ayakları dibinde dönsem. O zaman haddine mi düşmüş bana bu gösteriyi yapmak. Ayaklarını dünyada bitiştiremez sıçrar durur.”

İşlemler bitince sonunda nezarete atılmıştım, hayatımda ilk kez kodese tıkılıyordum. Elbette tedirgindim, beş gazeteci birden gözaltına alınmıştık, daha önce gözaltına alınan meslektaşlarımız 21 gün gözaltında tutulmuştu. Delirirsin. “Delirirsin! Delirirsin!” diye diye düşünürken, orada yapabileceğim tek şeye sarıldım; mizaha. Bu, benim için doğalında gelişirken, kaygılarıma karşı direniş gösterme durumuymuş meğerse, bunu daha sonra işin uzmanından öğrendim. Bir zaman sonra polisler ismimi zikredip beni avukat odasına götürünce, iki sakallı siville karşılaştım. İlk soru şuydu: “Kimsin sen?” Bu soruyu emniyette duymak hakikaten çok saçma, mekân ve zaman uyumunu düşününce, daha saçma bir soru aklıma gelmiyor. “Gazeteciyim, feministim,” diye cevap verdim, “Bu kadar.”

ANARŞİSTLER GİTTİ, TERÖRİSTLER GELDİ ALBAYIM 

Değilmiş, benimle uzun süredir çay içmek istiyorlarmış, kısmet olmamış. O ana kadar benimle çay içmeye bu kadar hevesli olan başka biri daha çıkmamıştı karşıma, kendi adıma üzüldüm. Maksatları belli tabii. Bu yöntem, OHAL Ankara’sının en parlak uygulaması haline gelmişti. Önce emniyete hakkınızda bir ihbar düşüyor, sonra savcılık pek kıymetli ihbarcılara vatanperver nişanesi takarken size de gözaltı kararı çıkarıyordu, hâlâ da çıkarıyor:

“Bir de ‘muzır kişiler’ listesi vardı. Çeşitli işyerlerinde görevli bu muzır kişilerin listesi, yine o işyerindeki vatansever memurların katkısıyla hazırlanırdı. Böylece işyerlerinde gerekli temizlikler, bu listelere dayanan tutuklamalarla sağlanırdı.”

Ben de şöyle bir ihbarla gözaltına alınmıştım: “Bu kızdan her şey beklenir.” Bizi, diyorum, bu sebepten mi gözaltına aldınız, evimizi bu sebepten mi bastınız, yani biz bu ihbarla şıp diye cezaevine gönderilip ne zaman çıkacağımızı bir Allah’ın bileceği girdaba mı sürükleneceğiz? Komedi, kapkara bir komedi. İşte bu komediden kurtulmak istiyorsanız, o dönem Ankara polisinin ve devlete çalışan birtakım adamların size sunduğu tek seçenek, çay içmekti. Yolda yürürken birileri karşınıza dikiliyor, yayansa en yakın mekânda çay içmeye çağırıyor, arabalıysa kuş gibi arabaya atıp belki tüm gece, belki günlerce sürecek Ankara turuna çıkarıyordu. Sizi önce arkadaşça karşılayıp samimiyet kurmaya çalışıyor, ardından bir çay bir çayı daha istetir diyerek sorular sorup cevaplar arıyor, tehditle, şantajla, güzellikle sizden bilgiler almaya çalışıyordu. Sebep? Bana ülkeye barış gelsin istediklerini söylüyorlardı. Şaka gibi. “E ben de gelsin istiyorum elbette!” demiştim, ama bunun için çay içmemiz gerektiğini söylüyorlardı. Komik kedi videoları bundan daha ciddidir, sizi temin ederim. Arada hayatım ve geleceğimle ilgili birkaç tehdit sıralandıktan sonra dayanamayıp, “Siz çok illegal şeylerden bahsediyorsunuz, ben gazeteciyim, legal bir iş yapıyorum, çok meraklıysanız resmî çağrıyla büromuza gelin,” deyivermiştim. Sonra konu dönüp dolaşıp isim sormaya geldi, benden isim istiyorlardı. “Saydınız ya, niye soruyorsunuz?” dedim. O arada bir şey oldu ve ağzımdan Ayten’in adı çıkıverdi. Bingo! Gözler ışıl ışıl oldu, karşımdaki sakallı can havliyle ellerini masaya vurup ağzımın içine kadar dayandı: “Ayten kim???”

Bu kadarlar işte. “Hakkında her şeyi biliyoruz!” diyerek ne zaman biteceği belli olmayan gözaltında tehditle psikolojine oynayan bu adamların cürmü bu kadar işte. Sakince “Kedi,” dedim. “Kedi mi???” dedi şaşkınlıkla, “Eveeet, kediii…” dedim. “Ayten diye kedi ismi mi olur ya?” diye hayretle yüzüme baktı. İşte şimdi elime düştünüz, korkun bir ellilerden. “Aaa, siz çok insan merkeziyetçisiniz,” diye cevap verdim. İnanır mısınız, bu kez de “İnsan merkeziyetçi ne demek?” diye sordu. Bir saatten fazla, kedilerden başlayıp insanların denize girmek için carretta carettaların yaşam alanlarına saldırdığını anlatarak, sonunu veganlığa ve etin cinsel politikasına bağladığım feminizme kadar uzun bir beyin yakma yöntemi uyguladım. “Buraya harcayacağınız mesaiyi erkek şiddetinin, (“erkek şiddeti mi?”) kadın cinayetlerinin ve cinsel istismarların son bulmasına harcasaydınız, eminim ülke adına daha hayırlı bir iş yapardınız,” diye de sinirlendim. Beni ve bizi sorguyla köşeye sıkıştırıp tehditle yıldırarak, onurumuzu bir bardak çayla ayaklar altına almaya çalışacağını düşünen bu adamı, nihayetinde başını ellerinin arasına alıp, “Bitkilerin de canı yok mu ya?” sorusunu sorarken buldum.

Terörle Mücadele Şubesi’nde, devlete çalışan bu adam, “terörist” diye alınmış bir kadını nasıl da korku salarak sorguladı, hâlâ gözlerim yaşarıyor… Sorgu nihayete erince, “Feminist, vegan, gasteci, kedisi var Ayten, caretta caretta diyor, insan hakları, hayvan hakları diyor… bu ne be!” dedirterek göndertmiştim kendimi. Polis Suna’nın Sevgi Soysal’ı koğuşa gönderirken, “Hani anarşist kızlar tutuklandı geçen gün, işte onların koğuşuna koyun dedi albayım,” cümlesinden sonra şimdilerde “a” diyenin terörist, “b” diyenin vatan haini ilan edildiği bugünlere bakıyorum:

Bu anarşistler de kim ola? Benim bildiğim, 12 Mart’tan beri herkes anarşist.

YILDIRIM BÖLGE’NİN KADINLARI YOLDAŞ OLURKEN 

Ertesi akşam beş gazeteciden üçümüz serbest bırakıldığımızda, uzun süredir yakamıza, zihnimize, sokağımıza, kentimize yapışan o korku saldı kendini ortalığa. “Bir de korku, insanların rahatça yüreklerine saldıkları korku. Koskoca Ankara kentinde kovalananları yaralı bir av hayvanı yalnızlığında, nerdeyse açıkta bırakan korku,” diyordu Sevgi Soysal. İşte tam o günlerde, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu elime aldım, böylece dördüncü okumamı yapacaktım. İnsan gözaltına alınmaktan korkmuyor elbet. Hayatının, onurunun ve geleceğinin iki dudak arasındaki uyduruk kararlarla çürümeye mahkûm edilmesi gerçeğinden korkuyor. Böyle bir gerçek var artık hayatımızda, her an herkesin başına gelebilecek kuvvetli bir ihtimâl.

Ama ilk kez bu kadar farklı bakıyordum Yıldırım Bölge’ye, belki de ilk kez anlıyordum. Mücadele ettiğin ve karşısında durduğun sistemin, seni cezalandırması gibi bir korkunçluğa nasıl direnirdi insan? Oradan bir el, bu kez çok bilindik bir sesle uzandı hemen: “Kısa bir süre sonra koğuşu disipline sokmak işine önem veriyoruz. Gücümüzü ayakta tutmak, gereksiz yorulmak, gün gün artan baskılara direnebilmek için. Askerî cezaevinin koyduğu kurallardan daha katılarını koyuyoruz kendimize, istenenden erken kalkıp, koğuşu temizliyor, yatakları yapıyoruz.” Belki de en çok şu sözüne, onlarca kez olduğu gibi, o ânda da saplanıp kaldım:

Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katısını kendim koyarım. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusunu verir.

ALİ ELVERDİ PAŞA, DUY BİZİ!

Yazının başındaki paragraf, Sevgi Soysal’ın 12 Mart’ı ve cezaevi sürecini anlattığı Almanca bir söyleşiden. “Biz kadınlar için dayanılmaz bir durumdu,” diyor. İşkenceciler dokunmasın diye kadınlar arkadaşlarının saçlarını kendileri kesermiş… İşkenceden dönen yoldaşlarının, “öyle aşağıladılar ki, yalnız eziyet olsa, öyle çirkin şeyler yaptılar, öyle çirkin sövüp aşağıladılar ki,” sözleri bir yoldaş, bir kadın olarak canımı yakıp öfkemi büyütürken, Sevgi Soysal’ın onlara verdiği şu cevap; ne yaparlarsa yapsınlar onurumuzu asla ayaklar altına alamayacaklarını bilmek, 12 Mart’tan 12 Eylül’e ve günümüze asıl değişmeyenin isyân etmek, direnmek ve mücadele etmek olduğu noktasında yeniden güç verdi bana:

Onlar kendi pis kurallarını uyguluyorlar, senin olmayan kurallar seni acıtabilir, aşağılamaz ama.

Konsomatrisinden Dev-Os’una, Behice Boran’ından öğretmenine, anarşistinden sosyalistine ve yazarına onlarca kadının bir arada olduğu Yıldırım Bölge… İşte bu yüzden, Ankara’da ve ülkede yaşanan onca şeye karşı, bir yoldaşımın “herkese gri görünen şehir, benim için gökkuşağı gibiydi o an,”* sözünü duyuyorum ve isyânkar neşenin gücünü hatırlıyorum. Düştüğüm yerden kaldıran, el veren, güç veren şey, Sevgi Soysal’ın BBC Türkçe’deki Radyo konuşmasında dediği gibiydi:

“Londra’da, Ankara’da, İstanbul’da ya da Zap Suyu’nun yanıbaşında, nerede olursa olsun kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır: Hayat. Sürmekte ve sürecek olan hayatın tartışılmaz emekçisi olmak.”

12 Mart döneminin Ali Elverdi Paşa Mahkemesi artık yok ama devamlılığını koruyor. Devlette devamlılık esasken anarşistler de terörist oluyor. Olsun, sizden korkmuyoruz ki sizin gibi olalım. Yıldırım Bölge’deki kadınların hep birlikte söylediği şarkı güç versin bize:

“Bir gün dostlar, mutlaka.
Sıra gelecek bize, mutlaka.
İnanın siz buna…”

KAYNAK

  • Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal, İletişim Yayınları, 2012.

NOT:

  • İtalikle belirtilmiş tırnak içi alıntılar Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adlı metinden yapılmıştır.