Cenk Çalışır: Bugünün insanı duyarlılığını yitirdi

Cenk Çalışır'ın romanı 'Beria' okurla buluştu. "Yazarın, gündemden kopuk yaşaması mümkün değil" diyen Çalışır ile kitabı Beria'yı, mülteci meselesini ve farkındalığı konuştuk.

DUVAR – Cenk Çalışır’ın yeni romanı Beria geçtiğimiz günlerde Oğlak Yayınları Maceraperest Kitaplar tarafından yayınlandı. Ailesi dağılmış, savaşta evini ve eşini kaybetmiş bir kadının Avrupa’ya gitmek için verdiği çaba sırasında kızını kaybetmesini ve onu arayışını anlatıyor roman. Beria, bir mülteci hikâyesinin ekseninde, insan hallerini yüzümüze vuruyor. Çalışır da bu romanın bir farkındalık, bir duygudaşlık yaratmasını arzu etmiş.

Cenk Çalışır ile göçmenliğe, mülteci sorununa ve çağımızın kötülüğüne dair sohbet ettik.

Cenk Çalışır

Ekonomik, sosyal ve siyasal olayların sonucunda insanlar yerlerinden oluyorlar. Bu yüzyılların sorunu ve öyle olmaya da devam edecek gibi duruyor. Beria bugüne, geçmişe ve yarına dair bir roman, bir polisiye kurgu. Özellikle bayram tatili meselesi yine bir şekilde sosyal medya gündemini Suriyeliler’e getirdi. İnsanların göç etmek zorunda kalmanın zorluğunu, zorunluluğunu anlamamasını nasıl yorumluyorsunuz? Özellikle Türkiye gibi bir ülkede defalarca kez yerinden edilmeler ve hali hazırda yavaş bir Avrupa göçü yaşanırken.

Aslında bugünün insanı, duyarlılığını yitirmiş durumda. Sadece göç konusu değil hassasiyet gerektiren birçok konuda duyarsız kalındığını ya da yeterince ilgi gösterilmediğini düşünüyorum. Neredeyse tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de son dönemde toplumsallık yerine bireysellik ön plana çıktı. Bunun sonucu olarak, kişilerin hayata dair beklentileri ve çabaları da kişisel sınırlarda kaldı. Bu durum ‘bana dokunmayan yılan’ kavramını büyüttü sanıyorum. Bir felaketle karşı karşıya kalıncaya kadar benim başıma gelmez yargısı baskın bir hal aldı. Bir yandan apolitik bir kuşak yetişirken, diğer yandan birçok kişi siyasete olan ilgisini kaybetti. Kişilerin politikaya olan ilgileri azaldıkça, politikacıları sorumlu gördükleri sorunlara da uzak kaldılar. Göç zorunluluğu yaşayan insanları, siyasi görüşünü desteklemedikleri yöneticilerin bir hatası olarak kaldırımlarında gördüklerini düşündüklerinden, onların yaşadıkları zorluklara ilgi göstermediler.

‘BERİA OKURLARIN MÜLTECİLERE FARKLI BİR GÖZLE BAKABİLMESİNİ SAĞLADIYSA, YAZIM AMACINA ULAŞMIŞTIR’

Göç meselesini bir anne-kız kurgusuyla anlatıyorsunuz. Dramatik bir üslubunuz var. Edebiyatta hikayelerin dramatize edilmesi, okurla mesele arasında bir bağ kurduğu gibi o bağı zaman zaman da koparabiliyor. Polisiye bir eserin böyle bir dramaya yer vermesi yazım sürecinde sizin işinizi kolaylaştırdı mı, zorlaştırdı mı?

Zorlandığımı söyleyemem. Romanda öne çıkartmak istediğim duygunun dram olmasına karar vermiştim zaten. Konu olarak mültecileri seçip, araştırmaya başlayınca fazladan dram katmaya gerek kalmadığını gördüm. Beria’da konu edilen hayatlar ve olaylar, okur açısından çok tanıdık. Haber arşivleri yüzlerce Beria ile dolu.

Sorunuzdaki bağ meselesi tam da bu noktada okurun konuya olan ilgisi ile açıklanmalı sanırım. Tema okur için hassasiyet taşıyorsa romandaki meseleyi sahipleniyor. Beria, okurlarının sığınmacılara, mültecilere, bakmadığı bir gözle bakabilmesini sağlamış, küçücük de olsa bir fark yaratabilmişse, yazım amacına ulaşmıştır.

‘YAZIM SÜRECİ OLDUKÇA YIPRATICIYDI’

Nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz? Yazarken güncel olaylardan ve gelişmelerden ne kadar etkilendiniz?

Romana başlamadan önce aldığım notlardan bir kurmaca çıkartmaya çalışıyordum. Öne çıkan bir şey de yoktu aslında. O arayış günlerinde Aylan bebeğin sahilde uyuduğu haberleri yayınlandı. Sonrasında mülteciler konusundaki dikkatim arttı. Haberleri, arşivleri, bu konuda yazılan makaleleri, bitirme tezlerini, röportajları, resmi açıklama ve raporları inceledim. Mültecileri konu edinen film ve belgeseller izledim. Yazım süreci de araştırma süreci de oldukça yıpratıcıydı. Üzülerek yazdım Beria’yı. O karakterlere bürünmek içimi acıttı. Romanda konu edilen olaylar birebir haberlerden alınmış olmasa da en az o haberler kadar gerçek. Sanırım etkisini yaslandığı bu gerçeklikten alıyor.

Kahramanlarınız sürdürdükleri arayış ile birlikte değişiyorlar, dönüşüyorlar. Zaman zaman karamsar zaman zaman umutkâr oluyorlar. Bu aslında arayışın bir sonucu. Harun, Aişe, Beria ayrı ayrı ve birlikte bir ayakta kalma mücadelesi de veriyorlar. Irk, dil, din, cinsiyet ayırt etmeksizin yan yana bir arayışın mümkün olduğunu da gösteriyorlar. Peki sizce bu ayırt etme arzusunun, ötekileştirmenin temelinde ne yatar? İnsan neyin eksikliğinden ya da fazlalığından bir diğerinin acısını, yaşantısını görmezden gelip elinden olmayan nedenlerden ötürü başına gelen şeyler için onu suçlar?

İnsanın ihtiyaç duyduğu en baskın duygulardan biri aidiyettir. İnsan bir aileye, bir gruba, bir siyasi görüşe, bir taraftar grubuna bir yere ait olmak ister. Bu aidiyetlik ile kendisine ve içinde bulunduğu gruba özel bir anlam yükler. Onu yüceltir. Bu yüceleştirme diğer grupların değersizleşmesini beraberinde getirir. Örneğin komşu olsalar ya da aynı iş yerinde çalışsalar çok iyi arkadaş olabilecek insanlar, sırf üzerindeki formanın renkleri başka diye hiç tanımadıkları insanlara saldırıyorlar. Bunu insan aklı ile açıklamak çok zor. Burada noksanlığı hissedilen şey sevgi bence. Sevgi noksanlığı, aklın önüne de set çekiyor. Şartsız sevgiler sunulmadığından, insanımız öyle bir kavramdan da bihaber yaşıyor. Dinci, laik, Kürt, Türk, Yunan, Arap, Hıristiyan, Müslüman, Şii, Alevi, zenci, beyaz, köylü, şehirli gibi bir çok kavramı İnsanın önüne koyuyor, önce insan olduklarını unutuyor ya da görmezden geliyoruz.

Beria, Cenk Çalışır, 408 syf., Oğlak Yayıncılık, 2019.

Bir diğer yandan Enis, Okan ve Zeynep karakterleri ile suç ilişkisinin haricinde dramatik olarak bir yerden sonra akışı birleştiriyorsunuz. Bu kurgunun oluşması en başından belli miydi yoksa yazarken mi ortaya çıktı?

Beria’yı yazmadan önceki notlarımda polisiye örgü olarak Okan, Enis ve Turgut arasındaki olay şekillenmeye başlamıştı. İlgim birden mültecilere dönünce Beria’nın öyküsü de belirmeye başladı. İki aksı birleştirmek için Zeynep’in hikayesini kurdum. Böylece polisiye notlarım ile Beria sarmal bir yapıda ilerlemeye başladı. Çok iç içe ya da birbirinden kopuk olmadan son ana kadar devam ettiler.

‘YAZARIN GÜNDEMDEN KOPUK YAŞAMASI MÜMKÜN DEĞİL’

Mülteci sorunu dışında yine güncelliğini asla yitirmeyecek olan –maalesef ki– çeşitli suçlar da romanın içerisinde yer alıyor. İnsan ticareti, taciz, çocuk işçiler, uyuşturucu meseleleri, kadın ticareti ve daha fazlası. Bunlar aslında gazetelerin bile artık yazmaktan vazgeçtiğini düşündüğümüz ve kadın programlarına bir şekilde konu başlığı olan maddeler. Hukuk ve emniyet sistemi meselesi ise bambaşka bir mevzu. Peki kötülüklere denk gelmek, okumak, yaşanılan coğrafyanın içinde yer almak yazarı ne kadar etkiliyor; kötülüğün anlatımı, kurgusu sizce okura nasıl bir farkındalık kazandırıyor? İnsanın yaptığı aklınızın en almadığı kötülük sizce nedir?

Göç eden kalabalıkların haklarını arayacak, arkalarını kollayacak kimseleri yok. Çaresiz bir kalabalıktan söz ediyoruz. Böyle olunca insan ticareti, taciz, çocuk işçiler, uyuşturucu meseleleri, kadın ticareti ve daha fazlası diye saydığımız suçların merkezinde göç eden kalabalıklar oluyor. Günümüz de bu kalabalıkların zavallı öyküleri ile dolu. Yazarın, sanatçının bu durumdan etkilenmemesi, gündemden kopuk yaşaması mümkün değil. Sonuçta onu besleyen hayattır. Okudukları, izledikleri, yaşadıkları ile biçimlenecek ve bunu sanatına yansıtacaktır elbet.

Kötülüğün kurgusuna gelince, her kurgunun her okuru aynı şekilde etki altına alması beklenemez elbet. Ama çoğunluk okurun romanlarda detaylara indiğini söyleyebiliriz. Kurgu ile haberlerde izlenen birkaç dakikalık olayın öncesine tanıklık edildiğinden, okur o süreci fark ediyor. İnsana dair birikimi artıyor. Bu birikimin okurun hassasiyetini arttırdığını düşünüyorum.

Beria’dan sonra insanın yaptığı kötülükler sıkça sorulmaya başladı. İnsanın yani biz yetişkinlerin, çocuklar, hayvanlar ve doğa karşısındaki acımasızlığını aklım almıyor. İnsana yakıştıramıyorum. Kendileri için iyi bir şey isteyemeyecek olduklarından, biz yetişkinlerin koruması altında olmaları gerekirken onlara yaptıklarımıza inanamıyorum.

‘UMUDUN BİTTİĞİ YER’

Peki özellikle göçmenlik ve mültecilik konusunda nasıl bir toplumsal farkındalık yaratılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

İçinde bulunduğumuz güne çok da güvenle bakamıyorum. Çocuklarımızın Beria, analarımızın Aişe olmayacağının garantisi yok. Bir gecede göç eden kalabalıklara dönüşebiliriz. Yakın tarihimiz birçok coğrafyada benzer örneklerle dolu. Bu noktada empatinin güçlenmesi gerek. Her şey yolunda iken hiç kimsenin kamyon kasalarında, bilinmez bir yolculuğa çıkacağını sanmıyorum. Daha iyi ve hatta daha uzun bir hayat umudu ile memleketten kaçış bence en son nokta. Umudun bittiği yer… Onların çaresizliklerini görecek bir açı yakalamamız gerek. Ülkesinde bilgisayar mühendisliği yapan birinin sığındığı bir başka ülkede karın tokluğuna ütü yaparken gülüp eğlenmediğini fark etmeliyiz.

Edebiyat bu toplumsal farkındalığı yaratmanın yollarından biri ise eğer günümüz eserlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Edebi eserlerin büyüsü üç boyutluluğunda bana göre. Okuru içinde bulunduğu gerçek gerçeklikten koparıp, kurgusal dünyasına götürebilmesinde. Okuru orada kahraman ile birlikte duygulandırıyor, eğlendiriyor, korkutuyor ya da heyecanlandırıyorsa iyi bir eserdir. Okuru götürdüğü yerde bir parça olsun dürtebiliyorsa, okunanın daha da kıymetli olduğunu düşünürüm. Didaktik bir dil kullanmaksızın derdini anlatabilen çok iyi eserlerimiz var. Bunun yanında birer proje olarak ele alınıp, kitap-para, para-kitap ilişkisi için piyasaya sürülen birçok kurgu var. Nitelikli okurun sunulanla yetinmeyeceğini düşünüyorum.