Koray Feyiz: Şiirim samimiyetin ifadesidir

Şair Koray Feyiz'le son kitabı Karganın Mürekkebi üzerine konuştuk. Feyiz, "Şairler burjuvazinin gelişmesiyle halkı anlamaktan uzaklaştı" dedi.
Koray Feyiz

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

Şiirleri kadar şiir üzerine düşünceleriyle de dikkat çeken ve 1980 kuşağının kelimenin gerçek anlamında “kendine has” şairlerinden biri Koray Feyiz. 2018’de yayımlanan “Şiirden Sesler Korosu” adlı inceleme kitabının ardından Mart 2019’da Öteki Yayınları’ndan son şiirlerini içeren “Karganın Mürekkebi”yle okurla buluştu. Şairlik serüveni kırk yılı bulan Koray Feyiz’le son yayımlanan şiir kitabıyla ilgili ve genel olarak şiir üzerine konuştuk.

Şair Koray Feyiz

Şiirleriniz okuyanlarda yer yer politik bir şair olduğun izlenimi uyandırıyor gibi. Bu doğru mu ya da ne kadar doğru diye sormak istiyorum? Bununla birlikte şiirin politikayla ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz, neler söylersiniz?

Bir şair olarak benim hırsım, eğer bir hırs varsa, gördüğüm, dokunduğum, bildiğim, sevdiğim veya tepki duyduğum her şeyi yazmak. Ancak politik bir şair olarak sınıflandırılmayı reddediyorum.

Halklarının duygularıyla hiç temas etmemiş, kayıtsız kalmaya devam etmiş veya belli bir baskı gerçekliğinden uzaklaşan bir şiiri tanıtan veya vaaz eden şairler, en politik şairler olarak nitelendirilebilir. Çağımızın şairlerinin genel uygarlık hareketinden, dünyanın gelişiminden uzak durmaları nedeniyle, bu gelişimin geri kalmasına katkıda bulunduklarını da söylemeden geçemeyeceğim.

Benim için işçiler hakkında yazmak, kitleler hakkında yazmak, düşüncelerimin bir sonucudur. İstanbul’un, ağaçların ya da yaşamın farkında olduğumda Türkiye’nin ve dünyanın toplumsal düzeninin de farkına vardım. Doğal olarak, bu gösterimin daha hareketli ve daha gelişmiş olması şiirimin de kararlı bir parçası olan tüm insanlığı içine alacak bir biçimde daha yoğun ve daha büyük olmasını yaratmaktadır. Fakat genel olarak bakınca şiirimin politik kısmı, bütün içerisinde birkaç şiiri oluşturmaz bile. Bu yüzden, sınıflandırılmayı reddediyorum.

‘TÜRKİYE OLİGARŞİSİ HER ZAMAN YÜKSEK KÜLTÜRÜ TEMSİL ETTİ’ 

Şiirinizde başka birtakım şeylerin yanı sıra yeryüzünü anlamaya, betimlemeye, tanımlamaya, adlandırmaya, hatta yeniden adlandırmaya çalışıyorsunuz. Sizce bir şair olarak yeryüzünü, doğayı, hayatı tanımak, betimlemek, özellikle adlandırmak neden önemli?

İsim vermenin bir netlik sağladığını düşünüyorum. Şairin sorumluluğu, dünyanın yaratılmasını tamamlamak için bir anlam vermek. Çünkü isim; kelime, temel şeylerin bilgisi, hatta bu bilgi mevcut değilken var olan ilk şey… İsim elimizde son derece karanlık ve gizemli bir malzeme. Bu bilgi, özellikle seksenli yıllarda, ODTÜ’lü genç bir üniversite öğrencisiyken, genç bir şair olarak ve Paul Celan’dan çeviriler yaparak edebiyata başladığım dönemin son yıllarında bir görev olarak ortaya çıktı.

Büyük, manyetik çekim geleneksel kültür idi. Toprağını çok küçümseyenlerin bilmedikleri şu olsa gerek; onlar sadece yön değiştirmiyor, dillerini de değiştirmiş oluyor. Üstelik sınıfsal bir konum olan bu estetik pozisyona bir tepki olarak.

Türkiye oligarşisi her zaman yüksek kültürü temsil etti ve kendilerini geleneksel toplumun ve halkının en yenileriyle hizalamak istediler.

O dönemde, 1980’li yıllarda, Türkiye’de şiirin hatırı için belli bir şiir anlayışıyla yazılmış şiir yapıtları vardı. Şimdi isim vermek istemiyorum. Bu şairlerle aynı zamanda yazmaya başladım. Ülkemize, halkımıza duyduğumuz ilgi ve sorumluluk kararlılığımızı motive etmekteydi. Biz bu teorinin mucidi değildik. En baştan beri, Nâzım Hikmet örneğine sahibiz. Ülkemdeki şiirin kurucusu, özgürlükleri savunan ve bizim zaten kararlılığımızın germinde olan Nâzım Hikmet… Ve bunun gibi başat örnekler yeterliydi.

Ancak oligarkların daha da zenginleştirilmesi, toprağımızın kapitalizm tarafından sömürülmesinin önünün tamamen açılması için oluşturulan yeni yapının etkisiyle birçok şair yalnızca kozmopolit figürler olma ve kendilerini geleneksel kültür aracılığıyla evrensel kültürle birleştirme yoluna gitti. Bu bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde günümüzde de devam ediyor. Fakat biz öncekilerimizin, öncülerimizin örneğini takip ettik ve hayata, halkımızın sefaletine, acılarına ve büyük coğrafyaya, görkemli mekânlara, tarihi ve doğa olaylarına ilişkin görüşümüzü dile getirdik. Bu yeni değildi. Ancak sınıf çatışmalarının gittikçe daha da yoğunlaştığı ve halkın, halkların daha fazla baskı altında kaldığı dönemde ortaya çıkan yeni bir kuşağa ait olduğumuz ve mücadeleyi üstlendiğimiz unutulmamalı. Bunu yaparken bizi oligarşinin bu katmanına bağlayan ve kesin olarak ölü olmayan ve dahası kurtarmak için gerekli olan geleneksel ​​tarzla kesin bağları da kopardık. Bu aynı zamanda takdir ettiğimiz ve hayran olduğumuz ve düşünmeden yaşayamayacağımız ya da şair olarak gelişebilmemiz için gerekli olan kültürel mirasa sahip olduğumuz anlamına da geliyor. O nedenle kültürümüze çok şey borçluyuz. Toprağımıza dikkat etmeli, kendimiz olmak anlamına gelen kendi kültürümüzü yaratmalıyız ve bu daha zor bir yoldur. Daha özgün bir yol ve bazen kaba olma yolunda giden bir yol. Ancak kaba olandan da, gerçeklikten de korkulmamalı.

‘GENEL OLARAK TEORİYE KARŞIYIM’ 

Sözü son kitabınız “Karganın Mürekkebi”ne getirmek istiyorum. Şairin dünyayı anlaması, hayatı yorumlaması, tanımlaması bağlamında “Karganın Mürekkebi” ne söylemek istiyor? Şiirlerinizin yazılmasında rol oynayan sorun ne ya da neler oldu? Nasıl bir düşünsel perspektif söz konusuydu?

“Karganın Mürekkebi”nin ‘hiçbir’ teorisi var… Yazmaya başladığım zamandan beri zaten var olan konuları yazdım. Genel olarak teoriye karşıyım. “Karganın Mürekkebi” modern şiir bağlamında yerleştirmek istemediğim belli bir formu alan ve metaforlarla zenginleştirilmiş organik bir yapıt. Fakat nihayetinde aynı şekilde bir formu var. Ancak tek meselesi sadece bir farkındalık yaratmak da değil. Aksine, hayatımın her bir günü organik. Bu farkındalığı arttırırken o kitabı aynı samimiyetle, ülkemin tüm bölgeleri için aynı sevgiyle yazabildim. Bunun yalnızca yapılan bir incelemenin, bir analizin, bir işin yapılmasına yol açabilecek bir ürün olmadığını unutmamak gerekiyor. Daha doğrusu, kitap kendi doğumumla ya da kendimi bir şair olarak bir şekilde tanımanın süreciyle başladı. “Karganın Mürekkebi”nde ülkemizin bütün fenomenlerini alarak kendini her şeyde genişletme tutkusu var ve hatta dünyadan bile parçalar var. Fakat genel olarak “Karganın Mürekkebi” bir kişiliğin, bir şairin, toprağını bilenlerin ve bilmediği şeylere girmek isteyenlerin büyümesidir. Tamamlanmayan ve diğer tüm şairler tarafından devam ettirilen bir şiirdir. Kapalı bir çalışma değil. “Karganın Mürekkebi” bana göre tüm akımların ve tüm yeni yaratımların ve yeni Türkiye’nin tüm yeni sorunlarının yansıdığı açık bir çalışmadır.

‘GEZİ PARKI DİRENİŞİ  ŞİİRE YENİ BİR BAKIŞ AÇISI KAZANDIRDI’ 

Kitabınızın ilk şiiri “Halk Burada Usta” başlığını taşıyor. Kitaba, şiirlere Gezi eylemlerinin de yukarıda söylediklerinizle benzer biçimde yansıdığı görülüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Gerçekten, Gezi Parkı Direnişi şiire yeni bir bakış açısı kazandırdı ve şairleri de etkiledi diye düşünüyorum. Gezi Parkı Direnişi kadar çağdaş tarihte şairler ve halkımız için daha derin bir fenomen olmadığı kanısındayım. Gezi Direnişi biz şairlere problemlerimizle başa çıkmak için nasıl kolektif ve çoğulcu bir bakış açısı geliştirebileceğimizi de öğretti diyebilirim.. Direniş bir yakınlaşma anı oluşturdu şairler arasında. Orada olduğumuz gerçeği, benim fikirlerimde ve üretimimde, farklılıkları da beraberinde getirdi. Şairler doğal olarak kendilerini Gezi Direnişi üzerinden geliştirmeye devam etti. Bize tarihi bir olgu olarak birliği ve beraberliği sundu toprak.

‘NE MATERYALİSTİM NE DE MANEVİYAT ARAYIŞI İÇİNDEYİM’ 

“Karganın Mürekkebi” de dahil olmak üzere şiirleriniz materyalist, sizin de tarihsel materyalist anlayışta bir şair olduğunuz belirtilse… Ne söylemek istersiniz?

Tarihsel materyalizmin her türlü olguyu içeren bilimsel ve felsefi bir bakış açısı olduğu söylenebilir. Biri şiirimde tarihsel materyalizmi bulursa, bu tamamen benim için dışsal bir şey. İşimde ne materyalizm ne de maneviyat arayışı içindeyim. Metafizik düşünceyi de benimsiyor değilim. Daha doğrusu ben bir şey aramıyorum. Sadece yazıyorum. Yazma isteği! Bir kâğıt ve kurşun kalem. Ve benim şiirimle ilgili olan bütün tezler, benim için tamamen dışsal. Eğer biri felsefi bağlantılar bulursa, bu benim sorumluluğum değil. Kapıyı hepsine açık bırakıyorum. Ama genel olarak görünür şiir anlamında materyalist olduğumu söyleyebilirim. Bu, son derece görünür ve dokunulmaz şeyler dışında konuşamam, şarkı söyleyemem ya da yazamam. Eğer biri buna materyalizm diyorsa, ben materyalistim.

Sadece şiirlerimin üzerinden geçmek zorundayım, sadece şiirlerimin başlığı… Akla gelebilecek her şeyi ve insanın isyanını da yazıyorum. Bu önemli; şiirin bir parçası… Çok önemli ve çok onurlu… Hepsi şiir; bunu açıklığa kavuşturmak lazım.

Yıldızlar, ay, çiçekler, aşk hakkında ya da her şeyden önce, tüm zamanların tüm şairleri gibi şarkı söylemek istiyorum diyecektim. Şiirsel bir doktrinim yok; şiirsel bir ideolojim yok. Ben hayati, insani ve organik ihtiyaca göre bir şairim ve bu benim bütün doktrinim. Bu nedenle genel filolojik yorumları kabul etmiyorum. Hayır, filoloji oldukça dışsal bir meseledir, ancak genel olarak şiirin ekstra felsefi yorumunu reddederim. Sadece kendimle ilgili değil bu. Çünkü şairlerin sadece var olmalarının yeterli olduğuna inanıyorum -şairlerin var olması iyidir- ama şairler tarafından kırk kitap basmak için kırk bin kitap şiirsel yorumlama eklenirse, o zaman şairlerin nerede yaşayacaklarını soruyorum? Kesinlikle temel olarak bu anlamda bir şairim: Şiirimin yorumlanmasında şarkı söylemekten, kendimi ifade etmekten, dünyanın harikalarını görmekten başka bir şey yapmam. Dünyanın muhteşemliğinde, gelecek için insanlık mücadelesini de katalogladım. Çünkü insanlığın kaderini değiştirmek hayatın büyük bir parçası ve ben de bunu hayal ediyorum.

Karganın Mürekkebi, Koray Feyiz, 140 syf., Öteki Yayınevi, 2019.

‘KENDİMİ PRATİK BİR ŞAİR OLARAK GÖRÜYORUM’

İnsan, insanlık, hayat ve dünyaya ilişkin sorunlar karşısında şiiriniz ne söylüyor; şair olarak nasıl bir tavır içindesiniz?

İnsan hakkında hiçbir teorim yok. Benimki çokseslilikle ilgili biraz… Günümüz şiiri gibi… Çok parçalı ve çok kimlikli bir şiir… Bireysel de aynı zamanda. Şöyle ki kıyafetlerim iplik iplik yıpranmaya başladığında alacağım giysilerle ilgili teorilerim var; ama… Demek gibi bir şey bu biraz da. Adamın ne olduğunu bilmiyorum ve ben yaşayan bir insanım ve hayat bu anlamda “insan”ın esasen ne olduğunu düşünmek için değil. Belki de beni bir tamirci ya da arkeolog mesleğinden daha az ilgilendiren bir şeydir bu, bu daha önemli. Fakat insanın ne olduğu hakkındaki tartışılabilir olan bu tartışma, beni ilgilendirmeyecek kadar çok konuşmaktır. Doğduğumuzu ve öleceğimizi vb. biliyoruz. Ama bunların arasında çok zor ya da bir şeyleri söylemek çok kolay ve bununla hiçbir ilgim yok; ne hakkında olduğunu bilmiyorum. Belki de felsefi idealizm hakkında en ayırt edici olanın gerçekleştirilmesidir: Sonsuza dek çözümü olmayan şeyleri tartışmak…

Ben genel olarak kendimi pratik bir şair olarak görüyorum. Şiir de belli bir anlamda pratik olmalı. Neden olmasın? Soruyorum: Neden hayal etmiyorsunuz?

Belli felsefi sistemlere veya tartışılabilir konuşmaya ve argümanların stilize edilmesine tepkili ve mesafeliyim. Filozoflar, insanın, hayatın, dünyanın ne olduğunu sormaya devam etmekte özgürler. Ama ben bu soruya karşı tamamen cahilim.

‘ŞAİRLER BURJUVAZİNİN GELİŞMESİYLE HALKI ANLAMAKTAN UZAKLAŞTI’ 

Şairin, şiir dilinin ve bir tür olarak şiirin yaşamla, toplumla, ilişkisi, teması, mesafesi, alışverişi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle yalın ve doğrudan şiir için bir yer olduğunu düşünmüyorum. Deneysel şiir içinse, dildeki değişimler konusunda, genel olarak şairlerin ve yazarların ne gibi ölçütler koyduğunu düşünmek gerekli. Belirli bir anda, dil veya ifade, özellikle sınırlardaki düşünceler için yeterli olmayabilir. Bunun dışında sürekli değişimler, kalıcı anlayışlar ve edebi akımlar doğar.
İnsan estetik bir sistemi, sanatı, kıyafet değişikliğini reddedemez. Ama sonra, genç bir şaire cevap verirken biraz olumsuz bir tepki, nihilisttik ve yıkıcı bir tepki olsa bile, sadece şiirin sınırlarına değil, tüm sanatlara, özellikle resme giden belirli bir ahlak olduğunu söyleyebilirim…

Burjuvazinin gelişmesiyle birlikte, büyük metropollerin oluşmasıyla birlikte şairler ve ressamlar toplumu, halkı, sıradan insanları anlamaktan çok uzaklaştı. Bu yüzyılın başından beri bu büyük sanayi burjuvazisi olgusu varlığını sürdürmüştür. Göremiyoruz ancak… Bunun sonucuna bakmayı ve sonuçları incelemeyi reddedemeyiz. Ancak romantik şairlerin rolü, endüstriyel burjuvazinin büyük gelişimiyle yüzyılın başlarında kaybedildi.

Zamanla şairler ve ressamlar kendilerini uzmanlara dönüştürdüler. Yazılı ya da figüratif anlatıma aktarılan bilgi ve duygular… Resimde temsil olgusu gittikçe zayıfladı. O zamanlar, büyük bir kültür ve küçük burjuvazinin ekili bir katmanı için bir uzmanlık alanı olarak sanata zaten bir yer edinmişlerdi. Küçük burjuvazi kendi tarzında, büyük burjuvaziden çıkarılan dersi, sınıftan uzak durma ruhuyla özümsemek istedi. Küçük burjuvazi, işçilerle değil, büyük finansörlerle kendisini birbirine bağladı.

Tüm bu ekonomik fenomen yanlıştı. Ekonomik tarih ve sınıf ilişkilerini değiştirerek kendimize nasıl liderlik edeceğiz, kendimizi yeni şeylere geri döndürmek için? Kendimizi, o kadar uzağa yolculuk etmiş, soyut resim gibi tüm propaganda yöntemlerini kullanarak, harika eserler ortaya koyan, ancak popüler düşünceden çok uzak olan eserleri kullanarak kendimize nasıl götüreceğiz? Kim doğru? İnsanlar mı, soyut ressamlar mı? Ya da en hermetik şairler mi?

Kendimi bu sorundan ayırmıyorum, çünkü şiirlerimi özellikle konumlandırmak zordur. Bunu biliyorum. Ancak şunu söyleyebilirim: Şiirlerim mutlak bir samimiyetin ifadesidir. Belki de diğer şairlerin durumu da budur. Fakat bir resim atölyesi, tiyatro, film, nesir ya da müzik okulu kendisini tamamen insanlardan ayırırken, bunun yanlış bir yolda olduğunu, olmayan bir kör sokakta olduğunu biliyorum.

Ancak öte yandan, kendimi reddetmiyorum -kendini reddetmek kesinlikle saçma olacak- sürekli eleştirel bakışla ifade olanaklarımızın genişletilmesi de gerekmekte. Dolayısıyla bunlar eleştiriyle, gözlemlerimizle, üretimimizle, çabamızla ve entelektüel mirasımızla aşılacak sorunlardır.

Son olarak ekleyeceğin bir şey var mı?

Söyleşi için çok teşekkür ederim…


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).