Süreyyya Evren: Kimlikler sabit oldukları ölçüde akışkanlık yanlısı teorilerin gazabına uğrarlar

Süreyyya Evren’in “Kırılgan Kitap ‘Güncel Sanat Üzerine Yazılar’” ve daha önce yayımlanmış tüm öykülerinin bir arada bulunduğu bir cilt olan “Evsel Dönüşüm” kitapları aynı dönemde raflarda yerini aldı. "Öyküyle romanla yapamadığım, şiirle yapamadığım neyi yapmışım, neyi yapmak için öyküyü yeğlemişim diye baktım" diyen Evren ile kitapları hakkında konuştuk.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

DUVAR – Süreyyya Evren’in iki kitabı aynı dönemde okura ulaştı. “Kırılgan Kitap ‘Güncel Sanat Üzerine Yazılar’” Heterotopya Yayınları tarafından basıldı. Bu metin güncel sanat üzerine yazılardan oluşsa da çok farklı bağlamları bir arada düşünebileceğimiz bir perspektif sunuyor. Sanat, sanatçı kimliği, verili kimlik, tanınma mücadelesi, tanınma sonrası gibi başka noktaları da tartışma imkânı bulabiliyoruz. Bu tartışmalar vesilesiyle gündemimizden düşmeyen yüzleşme, hak talebi gibi meselelere bakabildiğimiz gibi, “İtaat ve İtaatsizlik Arasında: Üniforma” gibi yazılar, kelimelerin ilk aklımıza gelen anlamının dışında düşünüldüğünde, nasıl eğilip, bükülebildiğinin de göstergesi oluyor. Evren’in bir diğer metni ise “Evsel Dönüşüm”, Can Yayınları tarafından basıldı. Yazarın 1990 yılından bugüne kadar kaleme aldığı öyküleri bir arada bulabileceğimiz bu metin, yazarın ilk öykülerinden bugüne kadar olan sürecini takip edebilmeyi sağlarken, kendi içinde devam eden bir “düzeni” fark etmeyi sağlıyor. Ayrıca metodolojik açıdan “sınır-aşımı”nı sonuna kadar hissedebileceğiniz bu öyküler, “tuhaf”lığı olumlayan, gerçekliği kıran, zamanı ve mekânı belirsizleştiren bir anlatı ile buluşturuyor okuru.

Süreyyya Evren, “Kırılgan Kitap ‘Güncel Sanat Üzerine Yazılar’” ve “Evsel Dönüşüm” kitabı hakkında sorularımı yanıtladı. Zaman zaman bahsettiğimiz metinleri aşan, şimdimize de dokunan bir metin ortaya çıktığını umuyorum.

Süreyya Evren

“Kırılgan Kitap: ‘Güncel Sanat Üzerine Yazılar’” başlıklı kitabınız, başlık itibarıyla sadece ‘güncel sanat’ üzerineymiş gibi bir algı oluştursa da bana kalırsa sanatı, hayatı ve, politikayı bir arada düşünebileceğimiz yazılardan oluşuyor. Bu açıdan bakınca sınırı belirsizleştiren, bir okuma deneyiminden söz edebiliriz. Örneğin: “Mükemmel Bir Komşu Nasıl Kapıyı Açar: Komşuluklar Mahallesinden Dedikodular” yazısında şöyle bir pasaj yer alıyor: “Yukarıda bahsettiğim Cihangir’deki apartmanın giriş katında da yaşlı bir Rum teyze otururdu ve bize ev sahibimizin ansızın ülkeden kaçmak zorunda kalan Rum komşularının evlerine ve eşyalarına yok pahasına el koyan bir eski komşu “haydut” olduğunu söylerdi. Biz bunu dinler sonra kirayı elden ödemek üzere ev sahibimizin evine giderdik. İyi kiracılardık…” Bu aslında içinde yaşadığımız coğrafyaya dair çok şey söylüyor, biz genelde “iyi kiracı” olmayı tercih ediyoruz, , “tarih meleği”nin yönü bizde geçmişe pek dönmüyor, yüzleşmiyoruz, geçmişte yaşananların üzerine basıp yeniler inşa etmeye çalışıyoruz. Bu cümleler bana bunu düşündürdü, ne dersiniz? Sizce “iyi kiracılar” olmamayı, geçmişle yüzleşmeyi becerebilecek miyiz?

Geçmişle yüzleşme ânı nasıl bir andır diye sormak gerek. Donuk bir an mıdır mesela? Geçmişle yüzleşir ve donup kalır mı insan? Dinamik bir an mıdır yoksa, bir sonraki ânı hayal edebilir miyiz? Yüzleşmeler aslında sonrası için istenir, mitsel bir an elde etmek için değil. Hayata alan açma vaadi içerdiği için gerekli görülür yüzleşme. Hınçsız bir an doğurmaya vesile olabileceği için sözgelimi. İnsanın veya toplumun tekrar eden sorunlu örüntülerini kırabileceği için bazen. Sanat da bir bakıyorsunuz hınç dolu karşılaşmaların içinde hınçsız ânlar hayal etmeye vesile olmuş. Sanat üzerine düşünmek, andığınız örnekte diyelim İstanbul Bienali’nin “iyi bir komşu” teması üzerine düşünmek, bizi bu arayışlarla nasıl buluşturabilir, bunu denediğim bir yazıdan yaptığınız alıntı. Yüzleşmeler tekrara dayandığında, yani sürekli yüzleşme öncesine dönüp, yüzleşip, sonra yeniden geri bastığımızda, merdivenin ilk basamağına çıkıp inip durduğumuzda, yani galiba hep yüzleşeyazdığımızda, tıkanılan bir yere gelip çatıyoruz. Orada kaldığında insan yüzleşmenin dinamik devamını tercih etmediği ve verimli sonuçlarını doğurmadığı için suçlanabilir, ama o kendisini iyi bir kiracı gibi hissediyordur belki de halen. Politik sanat üzerine konuştuğum yerlerde politik sanat yüzleşme gereklidir deyip duran bir sanat mıdır yoksa iyi komşunun içine girip yüzleşme öncesine ve sonrasına seyahatler hayal etmek de bir siyasa doğurabilir mi diye soruyorum temelde. Kısacası politik sanat tutumu iyinin yerini işaret eden iyi olan olarak günü tamamlamak mıdır illa ki yoksa iyinin ve kötünün arasında sıkışarak da politik sanata katkı yapılabilir mi, hani niyet buysa?

‘YAZAR KENDİNİ OKURA HİÇ KONUŞMAMASI ŞARTIYLA KONUŞMA ÖZGÜRLÜĞÜ VERMEK İSTERKEN BULUR’

Tanınma mücadelesi bağlamında düşündüğümüzde kimlik hâlâ önemli bir yerde duruyor. “Kırılgan Kitap”ta bu konuyu Kürt güncel sanatı üzerinden ele alıyorsunuz. Tanınma mücadelesi elbette önemli ancak bir yandan da kimliğin sabitlenmesini ve dolayısıyla eserin de bundan etkilenmesi ihtimalini barındırıyor. Sanatçının kimliği eserlerinin de kimlikli olmasına sebep oluyor ve bu belki de kaçınılmaz. Ama sizin bahsettiğiniz üzere bir tıkanıklık da ortaya çıkıyor ve bir süre sonra yine sizin ifadenizle, “hiç konuşmaman şartıyla sana sürekli konuşma özgürlüğü vermek isterim” gibi bir durum ortaya çıkıyor. Kimliğin sabitlenmemesi, ki kimliğin çok kırılgan olduğunu gündelik yaşamda, karşılaşmalarda devamlı değiştiğini söyleyebiliriz. Sanatçı bu sabitliği nasıl kırabilir, kırmalı mıdır veya kaçış çizgileri bulmak mümkün müdür? Kimlikten özgürleşmek onunla öne çıkmış sanatçı açısından mümkün mü?

“Hiç konuşmaman şartıyla sana sürekli konuşma özgürlüğü vermek isterim” galiba hayli sık duyduğumuz bir ifade. Herkes konuşma özgürlüğünü veren o makam olmak istiyor, ama konuşma özgürlüğünün kendisinin icra edilmesine katlanmak kolay değil. Konuşma özgürlüğünü tam icra edilecekken geri alıp sonra tekrar vermek ideali sayılıyor. Toplumsal olarak illa ki böyle, kişisel olarak da sıklıkla.

Fakat konuşma özgürlüğünü sürekli talep eden bir aydın, bir sanatçı, bir entelektüel, bir kültür insanı, bir yaratıcı birey, bir bi-şey kimliği de kolay vazgeçilecek bir kimlik değil. Hem bir gerçekliği var ve konuşma özgürlüğüne gerçekten belki bazen, belki sıklıkla, belki arada sırada, ama öyle ya da böyle katkısı var, hem de temelde kendini fikslemeye odaklı. Biraz cips çıtırdatmak gibi ambalajının üzerini detaylı okuyarak.

Tabii sanatçıların veya yazarların, verili kimliklerinden de yerleştikleri imge-kimliklerden de kolay kolay sıyrılabilecekleri yahut kesinkes sıyrılmak isteyecekleri fikrini kuşkuyla karşılamalıyız. Sanatçı veya yazarın kendisi de okura veya izleyiciye sıklıkla hiç konuşmaması şartıyla sürekli konuşma özgürlüğü vermek isterken bulur kendini. Herkes her an gerçekten geribesleme istemiyor. Kimlikler sabit oldukları ölçüde akışkanlık yanlısı teorilerin gazabına uğrarlar, gelgelelim işlevlerinden de bir şey pek yitirmezler. Kimlik, çalışır/işler. Kimlik-imge, özellikle derinlikten kişi ümidi kestiyse çoktan, korunaklı da bir işlem hacmi sağlar. Kısacası bu pozisyonları eleştirmek kolaydır ancak faydalı olduklarında faydadan feragat ederek uzak durmak o kadar kolay olmayabilir – özellikle de tersinin ödüllendirildiği bir kültür dünyasında.

Kırılgan Kitap ‘Güncel Sanat Üzerine Yazılar’, Süreyya Evren, 144 syf., Heterotopya Yayınları, 2019.

BİR ÖYKÜ TOPLUMSAL BİR SESSİZLİKTEN YOLA ÇIKABİLİR’

“Kırılgan Kitap”ta “Diyarbakır: Sakinleşemeyen Sanattan Yapıtlar” içinde şöyle bir cümle geçiyor: “Herhangi bir baskıya direnmeye yönelik temel bir yaklaşım daima bastırılmış olana ses vermek olagelmiştir; fakat onun bir de ikiz kardeşi vardır: Sessizliğe ‘ses vermek’. Bastırılan biçimlerin kendilerini nasıl gizlediklerine, nasıl sözcüklerle değil de, sessizlikle konuştuklarına, görünerek değil de var olmadan var oluşlarına bakmak. Kendilerini gizledikleri dili bulmak.” Bu cümle bana kalırsa günümüzde sanatçı, yazar, sinemacı konumunu da imleyen bir yerde duruyor ve Blanchot’nun “edilgin” dediği, Levinas’ın “il y a” olarak tanımladığı varlık durumunu getiriyor akla, yani “var’ın, varolanı olmayan varoluş, olanı olmayan olmak” aslında “genel olarak olmak”. Burada tanık olmuş ama yaşananlardan sonra hayatta kalmış olanın durumu belirtilmeye çalışılıyor. Yine Blanchot’nun “Ölüm Ânım” metninde, “Onda varoluştan ne kaldıysa değiştirdi” dediği yaşanmışlıklar. Bu fikrimce sizin “kendilerini gizledikleri dili bulmak” dediğinizle ilişkileniyor biraz, sessizlikte konuşan, “varolanı olmayan varoluş” ne dersiniz?

Orada olmayanı konuşmak dedikodu sayılıyor, orada konuşulmayanı olmak sanat. Sessizliğe ses vermeyi haliyle sessizliğe bir ses atamak, sessizlik adına bir ses icat etmek olarak görmüyorum. Sessizliğin olasılıklarına yakınlık göstermek, oraya bakışı çevirmek neler doğurabilir? Bir öykü toplumsal bir sessizlikten yola çıkabilir, yolda aktörler bireysel olarak, tek tek sustukları yerlere yerleşebilir, ve bütün bunları bir öyküye dönüştürme aşamasında kısa öykü sanatının sessizleştiği formlardan kendini çatmaya meyledebilir. Bunlar bana cazip geliyor. Dahası, bastırılan biçimlerin geri dönüşü sanatın her disiplininde kulak kabartılasıdır. Siyaseten de bastırılıp da geri dönenin siyasi içerik olabileceği kadar siyasetin nasılı, formu da olabileceğini akılda tutarak tabii.

Kitapta üzerine düşündüğüm ve güncel bağlantılar kurabildiğim bir yazı da “Eşcinselleri de Trene Bindirin” bu yazının sorun ettiği, bir bakanın “eşcinsellik hastalıktır” diyebilmesinin nedenini, bu cümleyi kurabilecek bir ortama sahip olmasıyla ilişkilendiriyorsunuz ki katılıyorum. Eğer, bunu dile getirebiliyorsa yeterince tepki görmeyeceğini bilmesindendir sahiden. Bu pek çok konu için geçerli yine sizin de bahsettiğiniz, Ermeni soykırımı meselesi, Kürtler ve daha pek çok konuda politikacıların ve onlara bağlı olarak kolluk kuvvetlerinin rahatça hareket edebilmesinin nedeni gelecek tepkiyi ölçebilmelerindendir. Güncel bir örnekle de bunu düşünebiliriz geçtiğimiz günlerde ODTÜ onur yürüyüşüne polis saldırdı ve neredeyse tüm gün biber gazı, plastik mermi ile kampüs işgal edildi. Burada dikkatimi çeken daha kısa bir süre önce ODTÜ şenliklerinin yasaklanmasına gelen tepkinin yarısını bile göremedik. Hatırlarsanız bu konu günlerce gündem olmuştu. Sanırım bu sizin yazıda sorunsallaştırdığınız durumdan bağımsız değil. Saldırının şiddeti biraz da gelecek tepkinin ölçülmesiyle ilgili katılır mısınız?

Saldırının şiddeti gelecek tepki ölçülerek belirleniyor tabii ama bu bir yanıyla teknik bir caydırıcılık tartışması bir başka yanıyla meşruiyet. Ben caydırıcılık kısmından çok meşruiyet kısmını tartışıyorum. Konuşulabilir olanın çatıldığı zemin, bir süre sonra hayal edilebilir olanın yeşerdiği zemin olmaya kadar gider. Ufukta seçilemez olur ihtimaller bırakınız gözünüzün önünde olmayı. Meşruiyet dışında tutmak tarihyazımından dışlamaya, anlam evreninden dışlamaya, giderek kesif bir unutma ile ezmeye döndüğünde olayların nasıl geliştiğine bakmak alan açıcı olabilir. Saldırının şiddeti kadar neliği bile bununla ilgili diyebiliriz. Zaman da alan şeyler. ODTÜ şenliği çeşitli gelenekler ve imgelerle 70’ler Türk solu diye adlandırılabilen konuma bağları olan bir şenlik, ona gösterilen desteğin arka planında birikmiş çok şey olabilir Devrim Stadyumu’na zor sığacak; onur yürüyüşü dediğimizde ise 80’lerin ikinci yarısından sonra artık Türkiye solunun hatta soldan çok muhalefetinin, özgürlükçü hareketlerinin ve yaklaşımlarının, aşağıdan kurucu parçalarından olan bir harekete gönderme yapıyoruz. Türk 68’i onur yürüyüşüne varacak siyasi ve kültürel patikaya zamanında ne kadar göz kırptıysa bugün iki eyleme destek arasındaki fark da o kadar belki de. Öte yandan özellikle kaygılanacak bir şey olmayabilir, bir 30 yıl sonra onur yürüyüşü daha fazla dayanışma çekiyor noktaya da gelebilir. Bu kez de o dengesizliği konuşuruz.

Evsel Dönüşüm, Süreyya Evren, 480 syf., Can Yayınları, 2019.

‘DEĞİŞEN ÇOK ŞEY VAR’

Biraz da neredeyse aynı anda okura ulaşan “Evsel Dönüşüm” kitabınızdan bahsedelim istiyorum. Daha önce yayımlanmış yayımlanmamış tüm öykülerinizin bir arada bulunabileceği bir cilt “Evsel Dönüşüm”, 1990 yılında yazılmış en erken dönem öykülerini de 2019 yılında kaleme alınmış en taze öyküleri de içeren bu kitap için genel bir temadan söz edemeyiz, ancak bir genel süreklilikten, bir üsluptan söz edilebilir sanırım. Bu kitaptaki 51 öyküye toplu olarak baktığımda öykülerin epey ‘sınır aşımı’ yaptığını söyleyebilirim: Dilin işlenişinde ve kurguda ‘sınıraşımı’, yer yer karşılaştığımız parçalı anlatılar, zamanın çizgisel zamandan çıkışları, mekânın çoklu olması ya da belirsizliği, tuhaflığın sıklıkla olumlanması, kesin gerçeklere illa ki yaslanılmaması… Bunlar benim gözleyebildiklerim, bana kalırsa neredeyse ‘metotlar-dışı’ bir yerde duruyor olumlu anlamda ama yine de sormak isterim öyküleri yazarken uyduğunuz veya benimsediğiniz bir ‘düzen’ var mı? Yani bu metinleri Süreyyya Evren öyküsü olarak kafamıza yerleştiren ne? Çünkü bence bir yerde isimsiz rastlansa herhangi bir öykünüze, sizin öykünüz olabileceğini tahmin etmek o kadar zor olmayacaktır.

Zannedersem yaklaşım. Kitabın yayıma hazırlanması aşamasında benim de yıllar sonra ilk kez okuduğum öyküler oldu. Hatta o en gençlik öykülerini, 17 buçuk yaşında falan kaleme alınmış öyküleri okurken bir gözümü kapattım. Ama gerçek aşka çok yüksek bir inanç dışında utanılacak bir şey göremeyince iki gözümü de açıp okumaya devam ettim. Baktım, şimdi yaptığım şeyin bir versiyonunu yapıyormuşum gerçekten de. Değişen çok şey var, ama niyet ve yaklaşım süreklilik içinde. Niyet de hiçbir zaman öykü ile bir ağaca tırmanmak değil doğrusu. Öykü ile bir düşüşe yerleşmek daha sık. Öyküde bir şeyler yapmak ve öyküye bir şeyler yapmak dertlerim hep olmuş ve bunlar yavaş yavaş birikmiş. 51 öyküyü de yeni okuduğum için böyle rahat konuşuyorum, yoksa hatırlayamamanın gerginliği olurdu! Bu süreklilik arz eden yaklaşıma bir ‘düzen’ belki değilse de bir düzenleme sürekliliği olarak gerçekten de bakılabilir sanıyorum, ‘metotlar-dışı’ hissi vermesi de ondan olabilir: Bir metodun seçilip veya icat edilip dikkatle uygulanmasından çok metotların dikkatle incelenip bir yaklaşım lehine talileştirilmesi eğilimi saptanabiliyor çünkü.

Metinde güncele dokunan öykülerden de bahsedebiliriz bunlardan biri kitapla aynı adı taşıyan “Evsel Dönüşüm”. Bu öykü en başta kentsel dönüşüme gönderme yapıyor diye düşündürse de katmanlarına indiğimizde başka şeylerle de karşılaşıyoruz. Mesela evin kapısını gelip yıkan görevliler durumu epey ilginç. Çünkü kapı biraz da kişinin dışarıya yüzünü dönmesini imler. Onun kapanışı kendi özel alanına geçiştir. Burada kapının yıkılması biraz da otoritenin gözünü evimizin içine kadar sokmuş olmasını, yaşamımızın her ânına müdahale etmek istemesi, bedenlerimize kadar dayanan bir otoriter politikayı imliyor sanki ne dersiniz? Ayrıca, bu öyküde dikkatimi çeken bir şey de kömürlükte gerçekleşen eylemler, burada kömürlük de aslında biraz sokağın susturulmasını, sesimizin mekânların içine, sadece kendimizin duyduğu bir alana sıkışıp kalmasına gönderme diye düşündüm, katılır mısınız?

Evsel Dönüşüm öyküsü kentsel dönüşüm belasını yerinden ederek, kentsel dönüşümün kapısını kırarak içine dalmaya çalışıyor da olabilir. Çok temel siyasi meselelerin dikkatle sürekli gündeme getirildiğini gördüm öyküleri baştan sona okurken. Bazen birinin bıraktığı yerden diğeri el almış gibi. Ancak bu meselelere dair yaklaşım hep kendi arızalarımıza ironik bakış içermiş, mağdur konumundan konuşmanın sadece parodisi var, kendisi pek yok.

Öyküyle romanla yapamadığım, şiirle yapamadığım neyi yapmışım, neyi yapmak için öyküyü yeğlemişim diye de baktım toplu öyküleri toplu okurken. Hikâye etmeye dair ısrarlı bir tartışma gibi de geldi. Nasıl hikâye etmeli, hikâye etmenin nasılı hikâyeye nasıl nüfuz etmeli – ve kısa öykü nasıl bir işleve soyunabilir? Kitabın adının da Evsel Dönüşüm olması biraz da bu yüzden, bu yaklaşımla her bir öyküdeki kapılar diğer öykülere açılıyor ve kırılıyor olabilir.

Öykülerinizde gerçekliğin sınırlarında dolaşmıyorsunuz. Çok gerçekçi başlayan bir öykünün bir şekilde sürrealist bir boyuta evrildiğine sıklıkla tanık oluyoruz. Hatta bu öykülerinizin belirgin özelliklerinden de diyebiliriz. Örnek vermem gerekirse, “İnfilak, Çıt” adlı öykünüzde, anlatı oldukça gerçekçi başlıyor, Zonguldak, kömür, ölüme yazgılı yaşamlar… Ama sonra devreye cinler giriyor; bir başka öyküde evliya olan bir çocuğun öyküsü gerçekçi bir anlatıma ansızın dâhil oluyor veya bir başkasında da çağrılan ruh geliyor ve dahası gitmeyip kalıyor. Madde-ruh ayrımına karşı bir duruş belki de bu, sanki insanın ruhani yanını es geçmiyorsunuz. Gerçekliği kırmak için kullandığınız kimi unsurlar bana bunları düşündürdü, siz ne dersiniz?

Madencilik, göçmen sorunları, çeşitli çalışma koşulları, sınıfsal sorunlar, etnik meseleler – bakınca bunlar tekrar eden temalar gibi. Ama işte evet ruhlarla, cinlerle, olabilirin sınırlarının genişliği ile hemhâl durumdalar. Daha çok yukarıda söz ettiğim “düzenleme” hatta aranjman açısından bakılabilir. Hemen her bir öyküde bir aranjman önerisi karşımıza çıkıyorsa bu aranjman gerçekçi anlatımı da, siyasi meseleleri de, bunlara karşı konumlarımızı, aldığımız tavırları ve edindiğimiz kimlikleri de ve dahası tüm bu meseleleri hikaye etmekte başvurageldiğimiz anlatı formlarını da “aranje edilecek” birer öğe olarak alıyor olabilir.

‘EROTİK OLANDA BİR KENDİNİ BEĞENMİŞLİK VAR’

“Evsel Dönüşüm”de yer alan öykülerde ayrıca queer’in tuhaflaştırılanı sahiplenme düsturunu da görebiliyoruz fikrimce. Bana “ibneyiz buradayız” sloganını çağrıştıran öykü başlıkları da buna dâhil. Mesela, “Hiç Ayılmadan İki Regl Arası” veya “Bir Gün Herkesin Vajinası Olacak” gibi. Yine cinsiyet kimliğinin sabit olamayacağına gönderme yapan anlatılardan da söz edebiliriz. Başlığı tersten de okunan “Natsidrük’te Bahar” öyküsünde bahsedilen şu durum gibi: “Sonra birlik olduk onunla, İsmet’i kızdırmak için kız olmaya karar verdik. Kız olduk birden ve Kürt gelin ve damadı alıp evcilik oynamaya başladık. Leğenden bir ev yaptık kendimize. Yuva yaptık. Oynamak isterse bu oyunu sadece kızların oynayabileceğini söyleyecektik İsmet’e” anlatısında olduğu gibi. Bu nedenle öyküler çok farklı bağlamda tartışılabilir diye düşünüyorum, sizin bu konuda fikriniz ne olur?

Cinsellik öykülerde bir noktadan sonra epey bir dikkat çekmeye başlıyor. Bahsettiğiniz her şey gerçekçi başlıyor burada da geçerli. “Hiç Ayılmadan İki Regl” Arası öyküsü gerçekten de iki regl dönemi arasında hiç ayılmamakla, hep ve her an sarhoşlukta yaşamakla ilgili. Queerleştirmeyi, queerizasyonu anlatının queerleştirilmesi veya kuirleştirilmesi, nasıl yazarsanız, olarak da okuma eğilimim var tabii ki. Fakat doğrudan gender meseleleri de masada, doğrudan cinsellik de. Erotik olanı, erotike bulanmış anlatımı fazla söylemsel, fazla modern, benim için fazla bilmiş bulan bir yanım var. Erotik olanda bir kendini beğenmişlik var. Yakın hissetmediğim bir şey. Hiçbir şeyi sebepsiz güzel yapmaya çalışmıyorum. Bence bugün sanatta, öyküde, romanda, şiirde, hepsinde, bir bölümü, bir dizeyi, bir sahneyi güzel anlattıysanız neden güzel anlattığınızın da eser içinde bir açıklaması olmalı. Anlatının queerizasyonunu, konu cinsellik olmadığında da bir mesafe almak olarak yorumlayabilirsiniz. Güzelle içten, dolayısıyla da mesafeli, bir ilişki kurmak için galiba.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".