Hitler'den hemen önce Almanya!

Sebastian Haffner imzası ve Hulki Demirel çevirisiyle yayımlanan Bir Alman’ın Hikâyesi-Hatırladıklarım, İletişim Yayınları’ndan çıktı. Faşizm günlerinde, nefes almaya ve kendi olarak kalmaya çalışan genç bir Alman’ın yaşadıklarını anlatan bu kitabın hissi, her daim güncelliğini koruyacak gibi gözüküyor.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Geçtiğimiz günlerde Sebastian Haffner imzası ve Hulki Demirel çevirisiyle yayımlanan Bir Alman’ın Hikâyesi-Hatırladıklarım, İletişim Yayınları’ndan çıktı. 1914’ten 1933’e kadar geçen süre içinde, totaliter bir sitemin doğuşuna ve yayılışına, yazarın tabiriyle “sıradan bir insan”ın gözünden tanık oluyoruz. Güçlü gözlem yeteneği ve sosyolojik, psikolojik ve kültürel alt okumalarıyla Haffner, detayları yuvarlak içine alınmış, geniş açılı bir Nazizm fotoğrafı çekiyor. Bu öyle bir fotoğraf ki, soyut olduğunu düşündüğümüz pek çok şeyi bile, piksellerine ayırıp tane tane gösteriyor.

Biyografiden çok öte olduğunu düşündüğüm bu kitabın yazarı Haffner, 1907 yılında Berlin’de doğuyor. Hukuk eğitimi aldıktan sonra, hâkimlik stajı görüyor. 1938 yılında İngiltere’ye iltica ediyor ve gazetecilik yapmaya başlıyor. 1939’da ise yukarıda konu edilen bu çalışmasını yazmaya başlıyor. 1954 yılında Almanya’ya geri dönüyor ve pek çok gazetede yazmaya başlıyor. Bir dizi tarih kitabı da çıkaran Haffner, 1999 yılında hayatını kaybediyor.

Bilindiği gibi Naziler üzerine sayısız araştırma yapıldı, anılar yayımlandı. Sosyal bilimciler, Nazileri tanımlamaya, ideolojisini, eylemlerini kodlamaya çalıştı. Sinema filmleri çekildi, romanlar, öyküler yazıldı, tiyatro oyunları oynandı. Bilinen tarih boyunca, insanlığın ulaşabileceği en örgütlü vahşiliği, faşizmi, militarizmi, totaliterizmi, soykırımı yaşatan güruhun yaptıkları bin bir yol ile anlatıldı. Bir daha yaşanmasın diye… Sosyal bilimciler, yaşananları tanımlamaya çalışırken, sanatçılar, olanları hikâyeleştirdi ve duygular aracılığıyla anlamlandırmaya uğraştı. Bilim insanlarını bir kenara bıraktığımızda ise karşımıza şöyle bir tablo çıktı: Sanatçılar, iki yönlü bir kavrayış içine girdi. Ya Nazizm’in hışmına uğrayan Yahudilerin ve muhaliflerin hikâyesini anlattılar ya da Nazizm’in Ari Almanlara açtığı alanı değerlendirmeye çalışan, hırslarının eseri olan, çoğunluktan yana olan ve kötülükten parsalanmaya çalışan bir grup ya da bir bireyin çöküşünü konu aldılar.

Haffner’in Bir Alman’ın Hikâyesi isimli çalışması, bir anı kitabı olmasının yanında, sıkı bir roman da aynı zamanda… Kitabın tarihi değerini, sosyolojik, psikolojik, bilimsel yönünü reddetmemekle beraber, duyguları harekete geçiren güçlü bir öyküye sahip olduğunu düşünüyorum. Bu öykü gücünü, kendine ve ülkesine dair büyük hırsları ve tutkuları olmadan, sade bir yaşam arzulayan Ari bir Alman’ın yaşantısından alıyor. Kendi olarak kalmak için çabalayan ve en nihayetinde bu pisliğin içine –ucundan kıyısından da olsa- girmek zorunda kalan bir insanın hikâyesi bu…

Bir Alman’ın Hikâyesi – Hatırladıklarım, Sebastian Haffner, çev: Hulki Demirel, 279 syf., İletişim Yayınları, 2018.

OYUN BİTER! 

Haffner, 7 yaşındayken I. Dünya Savaşı başlar. Savaşın anlamını bilmeyen ve oyun ihtiyacını, panolara asılan ölüm ve işgal haberlerini öğrenip arkadaşlarına ilk olarak yetiştirmeye çalışan bir grubun içinde kalarak karşılamaya çalışan bir çocuk olarak büyür. Savaşın bitişi ile dumura uğrar. Çünkü artık ortada oynayacakları bir oyun kalmamıştır. O değildir sadece boşluğa düşen… Cephe haberlerini aynı panolardan takip eden yetişkin Almanlar da boşluğa düşer. Savaş öyle uzun sürmüş, çoğunlukla aynı hislere sahip olmak öyle kutsanmıştır ki, artık normal olanın, birey ve biricik olmanın farkına varacak bir bilinçleri bile kalmamıştır. Koca bir hamaset bulutu önlerinde durmaktadır. Sıkı sıkı sarılırlar ona…

İşte böyle bir ortamda çocukluğunu geçiren Haffner, tıpkı diğer Almanlar gibi, hep haksızlığa uğradığını –çünkü savaşı kaybetmişlerdir ve birtakım şeylerden feragat etmek zorundadırlar- düşünür. Dönemin ekonomik ve kültürel yönünü ele almayı da ihmal etmeyen Haffner, yaşanan siyasal çalkantıları da ustaca ele alır. Nazilerin, onlardan önce iktidara gelenlerin karşılayamadıkları şeyi karşıladıklarını, toplumun hamasi siyasete, ‘mağdur edebiyatı’na ve faşizme duyduğu ihtiyaca hitap ettiklerinin ve bu yol ile başarı ulaştıklarının altını kalınca çizer. Çok geçmeden dönemin ruhunu kavrayan ve o ruhun ötesinde kalmayı başaran Haffner, iltica etmeyi evvelden kafasına koysa da başaramaz ve bir süre daha Almanya’da kalmak zorunda kalır. Günlük hayatını nasıl değiştiğine, kültürün ve siyasetin tamamen Nazilerin denetimine geçmesine, muhaliflerin birer birer katledilmesi süreçlerine tanık olur. Çoğunluğun bir parçası olmadan, Nazilere, Ari bir Alman olduğunu kanıtlamaya çalışarak geçer bazı zamanları… Uzaklaşmaya çalışır ancak başaramaz.

Yukarıda da bahse konu olduğu gibi Haffner, çoktandır kafasına koyduğu iltica fikrini 1938 yılında gerçekleştiriyor. Kitapta sık sık Paris’e yerleşmekten bahseden Haffner, İngiltere’ye gidiyor ve gittiği gibi bir gazetenin de desteğiyle bu kitabı yazmaya başlıyor. 1914 yılında 1933’e kadar geliyor. II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle kalemini elinden bırakıyor. Çok daha uzun ve detaylı olacağını düşündüğü bu çalışması yarıda kalıyor. Çünkü Nazileri sadece Almanlar tanıyordu. Savaşın çıkması ile artık bütün dünya Nazileri tanıyacaktı. Dolayısıyla böyle bir çalışmaya dünyanın ihtiyacı yok, diye düşünür. Bu sebeple Almanya’da bulunduğu 1933-1938 yılları arası kitapta yok.

Haffner hayattayken bu çalışması kitaba basılamadı. Tamamlanmadığını düşündüğü çalışma ancak ölümünden sonra, oğlunun bulduğu notlar aracılığıyla yayımlandı. Faşizm günlerinde, nefes almaya ve kendi olarak kalmaya çalışan genç bir Alman’ın yaşadıklarını anlatan bu kitabın hissi, her daim güncelliğini koruyacak gibi gözüküyor.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.