Ayrıntı dergi editörü Dinçer Demirkent: Sosyal medya derinliksiz tartışmalar üretti

Dinçer Demirkent'le Ayrıntı Dergi üzerine konuştuk. Demirkent, "Sosyal medya, kendine özgü iletişim formunun doğal sonucu olarak derinleşmiş tartışmalardan ziyade sloganvari ya da kötüsü, küfürbaz bir eleştiri üslubu üretti. Sosyal medyayı kullanıyoruz, duyurularımızı, yazılar ve sayılar için ürettiğimiz sloganvari tanıtımlarımızı bu mecrada sunuyoruz, ama asıl olarak dergiye yönlendirme amacıyla" dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – “Türkiye’de canlı bir toplumsal mücadele geleneğine dayanan köklü bir ideolojik miras ya da yetkin bir “akademik Marksizm” damarının olmaması, solda yürütülen teorik tartışmaların kaçınılmaz olarak “mevcut siyaset yapma biçimleri” tarafından üst belirlenmesine neden olması” hasebiyle üretim sebebini tanımlayan Ayrıntı Dergi editörü Dinçer Demirkent ile dergicilik meselesine dair uzun bir söyleşi yaptık.

Ayrıntı Dergi, sol sosyalist düşünce alışverişini geliştirmek, teori üretmek, Türkiye ve Dünya siyaset gündemine eleştirel ve sorgulayan bir birikim ile bakmak konularında üretimini derinleştirirken, kültürü ve sanatı da sosyal bilimlerin haznesine katıyor. Bu ele alış biçimiyle güne ve güncele dair yorumlarını bizimle paylaşan Demirkent, derginin okurla kurduğu ilişki biçimi ve bu biçimin varoluşuna dair gözlemlerini de açıklıyor.

Dinçer Demirkent: Dergi çıkarma fikrini uzun bir süre tartıştık, tartışmadaki her olumsuzlukta çeşitli örneklerle “bakın yüz yıl sonra biz de böyle bir gelenek olarak anılacağız” sözü bazen şakayla da olsa geçti. 200 yıl sonra bugünden bakıldığında biri bizi görecekse, verili hayatı, radikal bir gerçekliği gündemine alarak onu değiştirmeye çalışan sosyalistler olarak görürler diye umuyorum.

İlk olarak, siyaseti, sosyal bilimleri ya da edebiyatı konu alan herhangi bir yazı kaleme alan bir yazar, derginize nasıl ulaşıyor?

Ayrıntı Dergi’nin hem basılı sayılarında hem de web sayfasında yazıların hangi adrese gönderileceğine ilişkin bir duyuru var. Yazarlar bu adrese yazılarını gönderiyor. Gelen yazıları yayın kurulu değerlendiriyor, ardından yazarı bilgilendiriyor.

Son dönemde popüler oyuncuların, şarkıcıların edebiyatı, siyaseti ve sanatı konu alan yazılarının, dergilerin niceliğini arttırdığı ortadayken, niteliğe olan etkisini nedir sizce? Bir anda yazarlığın ilgi görmesine sebep olan etken ne?

Ben Türkiye’de çok fazla dergi olduğunu düşünmüyorum. O nedenle nicelik arttı, bunun niteliğe olumsuz bir etkisi oldu diyecek halim de yok. Aslına bakarsınız dergiler, bilgiyi kendi tarzında örgütleyen diğer araçlardan farklı olarak belli bir fikir etrafında toplanmış grupların seslerini duyurma, büyütme uğraşlarının sonucu olarak çıkarlar. Bildiğimiz siyasi ve sanatsal hareketlerin birçoğunu dergi adlarıyla hatırlarız. Bugüne baktığımda yazıya ve yazarlığa bir ilgiden ziyade, ülkenin içinde bulunduğu sığlaşmaya karşı çıkan, üretim çabasında olan birçok ses görüyorum. Nitelik tartışmasını yapabileceğimiz kamusal müzakerelerin dahi olmadığı bir sığlık içinde yazının bir etkiye sahip olabileceğinin düşünülmesi iyidir, en kötü ihtimalle bir umut verir.

‘YAZAR YAZIDAN UZAKLAŞMALIDIR’

Dergicilikte editör- yazar ilişkisini nasıl yorumlarsınız? İlk kez bir dergiye yazı gönderen bir yazarın editörle ilişkisi, ona bakış açısı ne oluyor?

Biz gelen yazıların önemli bir kısmını –derginin formuna ve içeriğine uygun olmadığı açıkça belli olanlar dışında- bir kurul olarak değerlendiriyoruz. Yazıları çeşitli boyutlarıyla ele alıyoruz. Yazara yapılan dönüş tek bir yayın kurulu üyesinden oluyor, editör olarak. O da yazıya ilişkin önerilerini yazar ile paylaşıyor. Yazarlar, dergilere yazılar gönderen biri olarak kendimi de katayım, yazısının tartışılmasını hem ister hem istemezler. Tartışma yazıyı derinleştirir, sorunlarını çoğaltır, yanıtlarını güçlendirir. Fakat editör yazar ilişkisinde en kritik olarak gördüğüm şey yazarın editör kadar olmasa bile yazıdan uzaklaşması gereğidir. Yazar yazıyı kendisiyle özdeşleştirdiği anda tartışma imkânı ortadan kalkıyor. Editörün yazıya ilişkin eleştirisi sanki yazara yapılmış gibi algılanıyor. Sanırım ilişkideki en büyük sorun bu.

Geçen seneki üretiminiz nasıldı? Ekonomik krizin yaptırımı oldu mu? Krizin sürekliliğinden ve üretiminizin niteliğini etkilediğinden bahsetmek mümkün mü?

Ayrıntı Dergi, iki ayda bir çıkıyor. Geçen yıl da altı sayı çıkarmayı başardık. Başardık diyorum, çünkü dergicilikte sürekliliği sağlamak gerçek bir başarıdır, ülkemiz koşullarında zor bir iştir. Ekonomik olarak sorun yaşamadık, çünkü Ayrıntı Yayınevi gibi kurumsal bir yapı ile birlikteyiz, bu işlerimizi çok kolaylaştırıyor. Fakat çok ciddi başka bir sıkıntımız oldu. Yayın kurulumuzun üyelerinin yarısı barış imzacılarıydı ve KHK’ler ile işlerinden atıldı. Bu rutinimizi önemli oranda aksatan bir sonuç doğursa da bir biçimde başa çıkmaya çalıştık, hala da çalışıyoruz.

‘SOSYAL MEDYA SLOGANVARİ BİR ELEŞTİRİ ÜSLUBU ÜRETTİ’

Sosyal medyanın okur ile iletişimde dergiciliğe ne gibi katkıları oldu? İnternetin üretim ve tüketim bağlamında edebiyata etkisi sizce nedir?

Sosyal medya, kendine özgü iletişim formunun doğal sonucu olarak derinleşmiş tartışmalardan ziyade sloganvari ya da kötüsü, küfürbaz bir eleştiri üslubu üretti. Sosyal medyayı kullanıyoruz, duyurularımızı, yazılar ve sayılar için ürettiğimiz sloganvari tanıtımlarımızı bu mecrada sunuyoruz, ama asıl olarak dergiye yönlendirme amacıyla.

Ayrıntı Dergi Ocak – Şubat sayısında İslamcılık dosyasını ele aldı.

İçinde bulunduğumuz yıllar itibariyle portal ve dergi sayısının artması durumunu nasıl yorumlarsınız? 70’li ve 80’li yıllara nazaran, niceliğin ve niteliğin –olumlu ya da olumsuz- değiştiğini söylemek mümkün mü?

Başta söylediğim gibi Türkiye’de çıkan dergiler büyük bir niceliksel sıçramayı göstermiyor, okur sayıları itibariyle de kitlelerle buluşmuyor. Birbirleri arasında derin tartışmalar yok. Eğer dergiler fikirlerin üretildiği ve dağıtıldığı araçlarsa nitelik ancak böyle kamusal tartışmaların sonucu değerlendirilebilir hale gelebilir. Bir kitabı tek başına değerlendirebilirsiniz, ancak periyodik bir düşünce dergisi ancak temaslarındaki gücüyle değerlendirilir. Bu yüzden dergi sayısı artsın, iyidir; ama dergilerin ve portalların niteliğini artıracak olan hem edebi hem de siyasi tartışmanın mekânları haline gelebilmeleridir.

‘ÖZ GÜCE GÜVEN ÜRETİMİ ARTTIRIR’

Yazın dünyasının özellikle Gezi sonrası insanların politikleşmesi sonrası, talep görmesinin dergiciliğe olan etkisi nedir sizce? Bu durum üretiminizi nasıl etkiledi?

Bizim ilk sayımız Gezi sonrası, Kasım 2013’te çıktı ve elbette konusu Gezi idi. Fakat dergi çıkarmaya yönelik fikir ve arzumuz bundan üç dört yıl önceye gidiyor. Gezi, bizi örgütleyeceğimiz fikre, bunun çoğaltılma ve derinleştirilme potansiyeline ilişkin motive etti. Dolayısıyla belki de Gezi’nin doğrudan etkilediği dergilerden biri Ayrıntı Dergi. Birgün Kitap Eki için hazırladığımız Gezi Kitaplığı dosyasında daha eylemler sürerken 40’ın üzerinde Gezi kitabı yayımlanmış olduğunu fark ettik, nitelikten bağımsız olarak bu üretimin kaynağı bir şeylerin değişebileceğine, insanların kendi öz güçlerine duyduğu güvendi. Dergicilikte böyle bir güven olmazsa, üretim imkânsızlaşır; daha sakin ve bekleyişteki öz güce güvenme de daha heyecanlı ve tezcanlı bir öz güce güven de üretimi artırır. Sakin olanın daha kalıcı olacağını söylemeye gerek yok sanırım.

Yazın dünyasını biçimsel ve içeriksel olarak şekillendiren ilk ortamın dergiler olduğu düşünüldüğünde, yazarın yazdıklarını matbu bir mecrada ilk olarak dergilerde görmesinin etkisiyle, dergilerin yazara vaat ettiği şeylerden en önemlisinin özgüven olduğunu söylemek mümkün mü? Dergiler, yazara ne vaat eder? Ya da karşıtını da sormak mümkün: Yazar, dergilere ne vaat eder?

İkincisiyle başlarsam, yazar da dergilere özgüven verir. Bir dergiye “iyi” yazılar geldikçe dergilerin yayın kurulları, “evet bu iş oldu,” demeye başlarlar. Yazı olmadan, “iyi” yazı olmadan dergi de olmaz. Yazar da kendi yazısını dergide gördüğünde, hele ki ilk yazısı ise bundan heyecan duyar. Üniversite öğrencisiyken yazımın ilk kez yayımlanacağını duyduğumda derginin çıkıp çıkmadığını öğrenmek için bir hafta boyunca her gün kitapçıya sorduğumu hatırlıyorum. Kendini ortaya atmaktır çünkü bu, eleştiri ya da beğeni dalgasına bırakmaktır. En azından ilk his budur.

Türkiye’de dergi mefhumunun önemli bir gelenek olduğunu söylemek mümkün. Geçmişten bu yana, pek çok yazar bir araya gelerek ortak üretim yapmış, dergiler çıkarmıştır. Kendinizi yakın bulduğunuz bir gelenek oldu mu? 200 sene sonra bugünlerden bahsedildiğinde, üretiminizin hayatla olan ilişkisinin nasıl tanımlanmasını istersiniz?

Elbette, bir dergi çıkarıyorsanız, kalıcı olacak bir fikir gruplaşması hedefini önünüze koyuyorsunuz. Dergi çıkarma fikrini uzun bir süre tartıştık, tartışmadaki her olumsuzlukta çeşitli örneklerle “bakın yüz yıl sonra biz de böyle bir gelenek olarak anılacağız” sözü bazen şakayla da olsa geçti. 200 yıl sonra bugünden bakıldığında biri bizi görecekse, verili hayatı, radikal bir gerçekliği gündemine alarak onu değiştirmeye çalışan sosyalistler olarak görürler diye umuyorum.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.