Trajedi izlemenin dayanılmaz hafifliği

İnsanlar sadece tiyatrolarda sahnelenen trajedeleri izlemedi tarih boyunca. Gladyatör dövüşleri, meydanlarda asılma, zina eden kadınları taşlama, kurban etme, çarmıha germe, cadıları yakma, realite şovları, haberler, gazetelerin üçüncü sayfaları… En çok izleyici çeken, en çok tıklanan, dramatik iniş çıkışları en yüksek olan trajediler. Binlerce yıldır değişmeyen tek şeyse sıradan hayatın reytinginin her daim az olması.

Ayşegül Dikenli Williams

LONDRA – Aristoteles Antik Yunan’da seyircinin en severek izlediği trajedilerin en felaketli olanlar olduğunu söyler. Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyler, ölümcül hatalar, pişmanlıklar, acımasızlıklar, yanlış anlaşılmalar, sürgünler…

Hele de sonu en trajik bitenler, seyircinin en rağbet ettikleriymiş. Aristoteles bu tespitini seyircileri eleştirmek için yapmıyor aslında. Felsefenin amacı soru sormak ne de olsa. Diğer insanların trajedilerini izlemeye neden ihtiyaç duyuyoruz? Aristotoles’un yanıtı ‘katarsis’, yani trajedi izlerken hissetiğimiz o ‘arınma’ hissi. İnsana kendisini dışarıdan gösteren trajedi türünün ‘ağladım-rahatladım’ etkisi vermesi. Arınma ve rahatlama hissinin yanında, korku, acıma, empati ve şevkat hissediyor insanlar trajik bir hikayeyi izlerken.

‘KATARSİS VE PSİKOLOJİ’ 

İzleyici olmanın ve bu arınma ya da ‘ağlayıp açılma’ hissinin psikolojik ve sosyal etkileri üzerinde durulmaya değer. İnsanlar sadece tiyatrolarda sahnelenen trajedeleri izlemedi tarih boyunca. Gladyatör dövüşleri, meydanlarda asılma, zina eden kadınları taşlama, kurban etme, çarmıha germe, cadıları yakma, realite şovları, haberler, gazetelerin üçüncü sayfaları… En çok izleyici çeken, en çok tıklanan, dramatik iniş çıkışları en yüksek olan trajediler. Binlerce yıldır değişmeyen tek şeyse sıradan hayatın reytinginin her daim az olması.

Psikolojiyle biraz ilgilenenlerin çok da yabancı olmadığı bir terim katarsis. Sadece Antik Yunan’da değil hemen hemen tüm kültürlerde benzeri uygulamalar var. Bazı kültürlerde cenazelerde ‘ağıt yakan’ kadınlar kiralanır; acı çekenlerin ifade edemedikleri duyguların dışa vurulmasına yardım ederler.

Modern psikanalizin kurucusu Frued’un yakın çalışma arkadaşı  Josef Breuer, terapi seanslarında bu yöntemi kullanmıştı. Terapi gören kişi, güvenli ve uzaman kontrolü altındayken o en travmatik ana gider ve o anı bir seyirci gibi izler. Çığır açan bu teadavi yöntemin uzantıları günümüzde de hala uygulanıyor.

‘HEPİMİZ İNCE BİR BUZUN ÜZERİNDEYİZ’ 

Günümüzün ünlü filozoflarından Alain De Botton’un konuk oldupu bir podcast dinliyordum Spotify’da. Podcast’in başlığı ‘Nasıl başarısız olunur?’ Botton Antik Yunan’dan dem vuruken Şans Tanrısı Fortuna’dan bahsediyor. “İnsanlar şansın etkisini unuttu. Hepimiz ince bir buzun üzerindeyiz ve çoğu zaman kontrol bizim elimizde değil“ derken yargılamadan, ötekileştirmeden bakmamızı gerektiğini anlatmaya çalışıyor.

Doğduğumuz ülkeyi, şehri, aileyi seçemiyoruz. Tesadüfen İzmir’de sevgi dolu bir ailede doğma şansımız neyse, çatışmaların, mutsuzluğun olduğu bir şehirde ya da fonkiyonel olmayan bir ailede dünyaya gelme olasılığımız da aynı. Yanlış anlaşılmasın, Botton, hayatımızın sadece şanstan veya şansızlıktan ibaret olduğunu söylemek istemiyor. Kontrol edebildiklerimiz, başa çıkabildiğimiz canavarlarla dövüşürken bizden daha talihsiz olanları yargılamadan, hem kendimize hem diğerlerine insaflı olmamız gerektiğini vurguluyor. Sıradan bir hayat yaşamak aslında hiç de sıradan değil. Hepimiz kendi trajedimizi eninde sonunda yaşıyoruz. Bunu aklımızdan çıkarmayarak, diğerlerinin trajedesini izlerken şefkatli ve insaflı olalım diyor ünlü filozof.