YAZARLAR

İktidar, muhalefete değil gerçeklere yeniliyor

Ekonomik krizin, bozulan göstergelerin, yoğunlaşan sıkıntıların iktidar oylarını etkilemesi şaşırtıcı değil. Ancak Türkiye’de –aslında başka yerlerde de- son yılların dikkat çekici tartışması, bunun çok rasyonel bir zorunluluk olarak işlemesinin önündeki engeller.

Türkiye’nin en büyük şehrinin valisi, insanların işten atılmaktan korktukları için hastayken işe gittiklerini, bu yüzden salgının kontrolsüz yayıldığını söylüyor. Maske uyarısı yapan bir başka valiye, vatandaş “gebermek istiyorum” diye isyan ediyor. Sıkı AKP’li esnaf, toz kondurmadığı liderini karşısında gördüğünde aklına ilk önce “evine ekmek götüremediğini” söylemek geliyor. İktidar ortağının lideri “askıda ekmek” kampanyası açıyor, eleştirenleri “ekmek düşmanı” ilan ediyor. Hakkını alamayan maden işçileri yollarda, haklarına göz dikilen bütün işçiler –iktidarla kötü olmayı pek istemeyen sendikalar bile- çıkmak için kapının eşiğinde. Her türlü çabaya rağmen bastırılamayan, örtülemeyen rakamlar her köşeden çıkıveriyor. Bütün bunlar her türlü kontrole rağmen, hatta aslında niyet edilenlerin tam tersine artık tutulamayan, refleks olarak dışarıya çıkıveren somut rahatsızlıklar. Hemen her araştırmada karşımıza gelen derin sorunların, özel bir çaba gerektirmeden ortaya döküldüğü anlar. Sahipsiz bırakılmış sıkıntıların, kendi başlarına gündeme doğru durdurulamayan ilerleyişleri.

“Gerçek” sorunlardan kaynaklanan tepkiler, daha görünür biçimde siyasi gündeme doğru taşarken, kurgulanmış gündem başlıklarında ilginç bir seyir yaşanıyor. Ülkenin Cumhurbaşkanı, NATO’da askeri, AB’de de ticari ortağı olan bir ülkenin mallarına boykot çağrısı yapıyor. Dünyadaki mevkidaşlarıyla yaşadığı polemikleri iyice kişiselleştirerek yeni bir aşamaya taşıyor. Sistematik biçimde tırmandırılan gerilim, gelen tepkilerin tabanını da genişletiyor. Mesela Macron’a saldırmak, onunla sınırlı olmayan bir karşılık buluyor. Çekilen her reste bazen hiç beklenmeyen bir yerden cevaplar geliveriyor. Gerilimden eksik kalmayalım diye iyice çeşitlendirilmiş çatışma alanları, imkân zenginliği yerine masalarda sandalyesiz kalmaya yol açıyor. Bir içeriye bir dışarıya odaklanan, oradan oraya taşınan siyasi tansiyon, ancak doz artırılarak etkili olabiliyor. Doz artırıldıkça yan etkiler ve sonuç alınamadan öylece ortada bırakılan meseleler de çoğalıyor. Gerilimle siyasi gündemi yönetme işinde, hamlelerin etkisini zayıflatan bir “sürü bağışıklığı” oluşuyor.

Türkiye’de uzun süredir, iktidarın kolayca yönetebildiği bir siyasi gündem alanı (kurulmuş oyunlar) olduğu kabulüne dayanan algı hâkim. Temel soruyu, “iktidar ne yapmak istiyor ve nasıl sonuç alabilir” diye soran ve olacakları bu sorunun cevaplarına göre kestirmeye çalışan bir yaklaşım bu. Muhalefetin büyük ölçüde dahil olduğu bu akıl yürütme biçimi, iyimserlik-kötümserlik tartışmalarını da tetikleyen “aşırı-lüzumsuz-realist” bir tıkanmayı besliyor. Siyasi süreçleri, sadece iktidarın imkanlarına ve yapabilirliklerine göre tarif etmek (bunun global ve lokal versiyonları mevcut); bunu tek veya en belirleyici parametre olarak ele almak, alternatifler düşünmeyi, hiç akla gelmemiş seçenekleri ve asıl olarak da her şeyi yeniden ele alma fırsatını daraltıyor. İşin bu tarafı muhalefetin hâlâ çözemediği bir mesele olarak karşımızda. Ancak bu ezber, iktidar açısından da sıkıntılı sonuçlar ortaya çıkmaya başladı. Kolayca “başka bir gerçeklik” üretebilme imkânı (vehmi), gerçekle arasına bir duvar örüyor. Her gerçeği “abartı bulmasına” yol açıyor.

Bir süredir siyasetin sadece aritmetik bir mesele olarak ele alınmasının yanlışlığı veya kısırlaştırıcı etkisi konusuna değinmeye çalışıyorum. Anket sonuçlarına ve iktidarın aritmetik sıkışmışlığına güvenen bir muhalefetin “beklediği sonucu” almayacağına, zaten alamadığına işaret ediyorum. İktidarın gidici olduğuna kanıt gösterilen bütün anketler, sayıların görünenden fazlasını söylediğini ama bunları okumaya kimsenin fazla enerji harcamadığını ortaya koyuyor. KONDA, Metropoll ve MAK’ın açıklanan son araştırmaları, iktidarın oy kaybının devam ettiğini (çoğunluğu kaybettiğini) gösteriyor. İktidarın çekirdek oyunun, şimdiye kadar görülmeyen ölçüde “güvenli direnç seviyesinin” gerisine düştüğü anlaşılıyor. Ancak muhalefetin de önemli bir çıkış yakalayamadığı ortada. Bu tablo, muhalefet tarafından “değişim” umudunun kanıtı olarak öne sürülüyor. İktidar da bütün stratejisini bu sayısal krizin önemsizleştirilmesi üzerine inşa ediyor. Fakat her ikisinin de tam idrak edemediği ve ilişki kuramadığı durum şöyle özetlenebilir: İktidar, muhalefet karşısında değil gerçekler karşısında kaybediyor.

Geçen yılki yerel seçimden sonra iktidarın yenilgisinde belirleyici olanın kim olduğu konusunda çok tartışma yaşandı. Özellikle HDP ve İYİ Parti’nin “kaybettiren” aktörler olarak fonksiyonları ve ağırlıkları hakkında çok konuşuldu. Bugün de anketler üzerinden yapılan analizlerde, bu partilerin aritmetik etkileri sık sık gündeme geliyor. Bu denkleme eklenen Deva ve Gelecek ile ihtimaller yeniden hesaplanıyor. Elbette muhalefet aktörlerinin kontrol ettikleri tabanı motive edebilmeleri, muhalefet ittifakı içinde tutmaları seçim sonuçlarında, iktidarın kaybettirilmesinde çok etkili oldu, yine olacaktır. Fakat yenilenen İstanbul seçiminde çok daha net biçimde görüldüğü üzere iktidarı asıl kaybettiren, ilişki kuramadığı “gerçekler” oldu. “Hiçbir şey olmasa bile çok şey olmasına yol açan” asıl mesele, ezberi bozulan iktidarın gerçeklerle temasını kaybetmesiydi. Tıpkı 2009 yılında, ortada kaybettiren İYİ Parti ve HDP faktörü yokken görülen AKP gerilemesinde olduğu gibi. Bugün de iktidar partilerinden kopup “kararsızlar” cebini dolduranlar üzerindeki en etkili aktörün kim olduğu gayet açık.

Ekonomik krizin, bozulan göstergelerin, yoğunlaşan sıkıntıların iktidar oylarını etkilemesi şaşırtıcı değil. Ancak Türkiye’de –aslında başka yerlerde de- son yılların dikkat çekici tartışması, bunun çok rasyonel bir zorunluluk olarak işlemesinin önündeki engeller. Kimlik ve kutuplaştırma siyaseti, popülist manipülasyonlar veya bozulan siyasi zemin, “gerçek” üzerinde yaratabildiği etkiyle sürecin işleyişini değiştirebiliyor. Ancak ister gerçeklerin ortaya çıkma huyu deyin, ister hayatın doğal akışına bağlayın, bu kontrol imkânı sonsuz değil. Sorunlar ve memnuniyetsizlikler bir süre yönetilebilse, başka yerlere yönlendirilebilse bile gerçekle ilişkiyi kaybetme hali sırıtarak saklandığı yerden çıkıveriyor. Bazen bir virüs gelip sizi açığa düşürüyor, bazen pek güvendiğiniz “idare etme” yeteneğiniz size oyun oynuyor. İktidarlar, gerçeklerin yarattığı baskıyla idare ederken, gerçekle rabıtayı iyice kaçırmanın faturasını ödüyor. Ancak eş zamanlı olarak muhalefet de iktidarın kaybettiği rabıtayı –boykot isteyene “Renault’yu kapatsana” diye katılarak- bir türlü kuramadığı için, bu kayıptan bir kazanç çıkartamıyor. İttifaklarda hangi partilerin yer alacağı kadar, “gerçeklerin” hangi bloka yakın olacağı önemini koruyor.


Kemal Can Kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR